Emperyalist saldırganlık ve modern sömürgecilik: Tarih ve eleştiri

img
Emperyalist saldırganlık ve modern sömürgecilik: Tarih ve eleştiri YDH

"Tarih şunu gösterir: Emperyalizm savaşı dayattığında her zaman galip gelmez, ama aynı ölçüde mutlak bir yenilgi de yaşamaz."




Muhammed Kadan

YDH - El-Ahbar gazetesinde yazan Filistinli akademisyen Muhammed Kadan, gündelik bir deneyimden hareketle hakikat ve siyaset ilişkisini tartışmaya açıyor ve bunu tarihsel örneklerle derinleştiriyor. 1956 Süveyş Krizi ve sonrasındaki gelişmeler üzerinden emperyalizmin her zaman açık zafer ya da yenilgi üretmeyen karmaşık bir yapı olduğunu vurgulayan Kadan, Ahmed Afif el-Bizri’nin analizleri aracılığıyla modern sömürgeciliğin iktisadi, askeri ve siyasal boyutlarını birlikte ele alıyor.

27 Şubat Cuma günü ikindi vakti bir arkadaşım beni aradı ve başka bir arkadaşla birlikte Kudüs’e gitmeyi önerdi. Sıradan bir gündü: Oruç tutan, çok dindar sayılmayacak üç genç, teravih namazını kılmak için Mescid-i Aksa’ya gidiyorduk.

Akşam ezanında fazla bir şey yemedik; peynirli birkaç falafel ve Kudüs’e özgü ka’ak (ekmek) yeterli oldu. Teravih namazını bitirdikten sonra ızgara et yemek için el-Bağdadi lokantasına yöneldik.

Orada, müzakerelerin tıkandığını anlatan bir habere gözüm takıldı; bu sırada Donald Trump, sorun olmadığını, görüşmelerin gelecek haftaya ertelenebileceğini söylüyordu.

İçten içe bu adamın yalan söylediğini bilirsin. Siyasi kariyeri, doğru ile yalan arasındaki sınırı aşındırmak üzerine kurulu; bir şey söyler, ardından tam tersini yapar.

Hannah Arendt, Hakikat ve Siyaset başlıklı makalesinde, gerçekliğin iktidarın baskısı karşısında ayakta kalma ihtimalinin son derece zayıf olduğunu yazar. Peki o zaman hakikat nedir? Müzakereler baştan sona bir aldatmaca mıydı? İran bu tuzağa mı düştü?

On iki gün süren savaşın ardından, müzakereler sırasında taraflar arasında eşgüdüm olduğu ve son darbenin bu yüzden İran ve herkes için daha beklenmedik ve sarsıcı geldiği yönünde çok sayıda analiz de ortaya çıktı; özellikle 27 Şubat Cumartesi sabahı gerçekleşen son saldırı bağlamında.

Büyük krizler içinde hakikat ve gerçeklik meselesi açık bir tartışma alanı olarak kalır. Örneğin 1956’da Mısır’daki bölgesel savaşın bununla ilişkisi nedir? Gerçekte ne yaşandı, emperyalizm nasıl devreye girdi ve o anda Sovyet bloğu nasıl bir konum aldı?

Tarih şunu gösterir: Emperyalizm savaşı dayattığında her zaman galip gelmez, ama aynı ölçüde mutlak bir yenilgi de yaşamaz. İkisi arasında bir ara konum, sonuçların şekillendiği gri bir alan vardır.

Bu yüzden emperyalist saldırıyı yalnızca zafer ve yenilgi ikiliği içinde düşünmek yetersiz kalır. Onu anlamak için savaşların güç dengelerinde, siyasal bilinçte ve bölgenin yöneliminde yarattığı dönüşümlere bakmak gerekir.

1956 yılına dönelim. Yazılarımda bu yıla sık sık dönüyorum; neredeyse bir saplantı haline geldi. Çünkü Cemal Abdülnasır liderliğindeki Mısır, Süveyş Kanalı’na yönelik üçlü saldırıyı püskürtebildi.

Aynı dönemde Filistinliler de yeniden olayların merkezinde yer aldı; Gazze’nin işgali ve Refah ile Kefr Kasım gibi katliamlar yaşandı. Bu yazıda, söz konusu saldırının başarısızlığının ortaya çıkardığı sonuçlar üzerinde durmak istiyorum.

1957’de Suriye’de beklenmeyen bir gelişme yaşandı: Sola, hatta komünizme ve Sovyetler Birliği’ne doğru belirgin bir yönelim ortaya çıktı; bu, Amerikan emperyalizmine karşı devrimci bir bağlam içinde gerçekleşti.

Buna rağmen bu yönelim, Nasırcılığa düşmanlıkla birlikte gelmedi. Suriye Genelkurmay Başkanı Ahmed Afif el-Bizri, komünistlere yakın bir isimdi ve Nasır’a yönelik sert eleştirilerine rağmen Cemal Abdülnasır’ın saygısını kazanmıştı; kendisini bu göreve Cumhurbaşkanı Şükrü el-Kuvvetli atamıştı.

Bu gelişmeler büyük bir diplomatik krizi tetikledi ve neredeyse Suriye’ye yönelik emperyalist bir saldırıya dönüşecek noktaya ulaştı. Bizri, Fransa’da askeri eğitim almış, Fransız komünistlerle ilişkiler kurmuş üretken bir entelektüel ve yazardı.

Tarihçi Selim Yakub, 2004’te İngilizce yayımlanan Arap Milliyetçiliğini Dizginlemek: Eisenhower Doktrini ve Ortadoğu adlı kitabında, ABD yönetiminin Truman Doktrini’nden sonra giderek alışılmış hale gelen bir gelenek doğrultusunda Eisenhower Doktrini’ni ilan ettiğini anlatır.

Bu doktrin, Ortadoğu’da herhangi bir komünist gücün yükselişini engellemek ve Sovyetler Birliği karşısında Amerikan nüfuzunu korumak için askeri, siyasi ve iktisadi stratejiler geliştirmeyi amaçlıyordu.

Ancak Yakub’un analizi bunun ötesine geçer. Doktrinin pratikteki anlamı yalnızca komünizmi sınırlamak değil, aynı zamanda bölgede bağımsız bir Arap gücünün yükselişini önlemekti.

Bu nedenle "Arap milliyetçiliği"ne karşı mücadele stratejinin temel unsurlarından biri haline geldi; bu mücadele, Arap kimliğini yeniden tanımlama ve onu siyasal ve kültürel olarak yönlendirme girişimlerini de içeriyordu.

Washington’un Ürdün ve Suudi Arabistan gibi müttefikleri bu süreçte önemli rol oynadı. Bununla birlikte Suudi Arabistan, bazı anlarda Haşimi hırslarından Abdülnasır’dan daha fazla çekiniyordu; bu da tutarlı bir bölgesel ittifak kurmayı zorlaştırıyordu.

1957 krizi, Süveyş Savaşı’nın ardından gelen dönüşümlerin doğrudan bir sonucuydu. Bu çerçevede bölgedeki sonraki krizleri ve savaşları da düşünmek mümkün.

Yenilgi, tek bir askeri olay üzerinden her zaman açıklanamaz; çünkü siyasal dönüşümler bundan daha geniştir. Nitekim 1956’da Mısır’ın direnişi, Suriye’de daha radikal siyasal yönelimlerin ve sola yakınlaşmanın önünü açtı.

Ardından Abdülhamid Serrac’ın Suriye hükümetine girmesi, özellikle ABD’nin Irak Petrol Şirketi için boru hatları döşeme çıkarları nedeniyle Washington ile gerilimi artırdı.

Bu proje ABD için stratejik öneme sahipti; özellikle Suriyelilerin Mısır’a yönelik saldırı sırasında petrol hatlarını sabote etmesinden sonra. Zamanla ABD ile İsrail ve Adnan Menderes liderliğindeki Türkiye arasında işbirliği gelişti ve Suriye bölge için bir tehdit olarak sunuldu.

Sahiden de Suriye’ye yönelik bir işgal planı hazırlandı ve Türkiye sınırda asker yığmaya başladı. Bunun üzerine Sovyet Dışişleri Bakanı Andrey Gromıko sert bir karşılık tehdidinde bulundu.

Soğuk Savaş gerilimlerinin Ortadoğu’da bu düzeye ulaşması beklenmiyordu; ancak bu tehdit yeni bir denge yaratarak savaş ihtimalini sınırladı. Aynı dönemde Cemal Abdülnasır’ın Suriye’ye asker göndermesi de ülkenin siyasi ve askeri yalnızlığını kırdı.

Amerikan emperyalizmi nasıl düşünür?

1962’de Ahmed Afif el-Bizri, emperyalizme karşı Arap bir teori geliştirme çabası içinde önemli eseri Nasırcılık ve Modern Sömürgecilik'i yayımladı. Bu kitapta, eski sömürgecilik ile modern sömürgecilik arasında ayrım yaparak Arap siyasetini anlamak için eleştirel bir çerçeve sundu.

Eski sömürgecilik doğrudan işgale dayanıyordu; modern sömürgecilik ise petrol, ekonomi ve tekelci kapitalizm üzerine kurulu.

Bizri’nin en önemli vurgusu, modern sömürgeciliğin tüm biçimleriyle Filistin’deki yerleşimci sömürge projesine temel dayanak oluşturduğudur. Bu bağlamda, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde bölgedeki hegemonik merkezin Britanya’dan ABD’ye nasıl kaydığını açıklar.

Aynı çerçevede Nasırcılığa da eleştirel yaklaşır; bazı anlarda bu hareketin söz konusu dönüşümler karşısında fırsatçı tutumlar sergilediğini belirtir.

Kitabın önemi, emperyalist saldırıyı çok katmanlı bir sistem olarak düşünmeye çağırmasında yatar. Bizri’ye göre modern sömürgecilik, ordulara ve doğrudan işgale dayanmayı bırakmış değildir; aksine askeri güç, daha geniş ekonomik, siyasi, kültürel ve medya ilişkileri ağı içinde yeniden düzenlenmiştir.

Bu anlamda ordu ve savaş, modern sömürgeciliğin yapısında yer almaya devam eder; ancak artık tek araç değildir. Askeri güç her zaman hazırdır, gerektiğinde devreye girer ya da tehdidiyle varlık gösterir; ABD’nin küresel askeri üs ağı bunun bir örneğidir.

Ancak bu güç, daha geniş bir kapitalist sistem içinde işlediği için savaş çoğu zaman diğer hegemonya araçları tükendiğinde başvurulan son seçenek haline gelir.

Ahmed Afif el-Bizri, 1984’te yayımlanan Amerikan Askeriyesi: Çağdaş Köleliğin Çiti adlı eserinde ABD’nin emperyal rolünü askeri, siyasi ve ekonomik boyutlarıyla ele alır.

Kitap, tekelci kapitalizmin ABD ile ilişkileri düzenleyen temel çerçeve olduğunu, emperyalist doktrinin ise yerleşimci sömürge devletleri ve Endonezya ile Suudi Arabistan gibi rejimlerle kurulan ilişkiler üzerinden şekillendiğini ortaya koyar.

Bizri’nin temel vurgusu, ABD’nin küresel güç dengesini kendi lehine korumak ve yeni güç merkezlerinin ortaya çıkmasını sınırlamak için bu sistemi kullandığıdır; İran ve Çin’in son yıllardaki yükselişi bu bağlamda değerlendirilir.

Bu nedenle güç merkezlerini ve ilişkileri korumak hayati önem taşır. Bizri’ye göre ABD’nin bölgeye yönelik düşmanlığı yalnızca petrolle ilgili değildir; aynı zamanda küresel tekelci kapitalist düzenin sürdürülmesiyle ilgilidir.

Bu düzende İsrail ve Suudi Arabistan kritik rol oynar. Kitabın bir bölümü tamamen Amerikan askeri yapısına, üslerine ve küresel ağlarına ayrılmıştır; bunların nasıl işlediği ve nasıl planlandığı ayrıntılı biçimde incelenir.

Amerikan emperyalizmi, Ortadoğu olarak adlandırılan bölgeye yönelik yaklaşımını üç eksen üzerinden kurar: Petrol, hâkimiyet ve İsrail. Bu üç alan üzerinden bölge halklarını hedef alır.

Saldırganlık ve savaş ilanı, bu çıkarları ve askeri üsler ağını koruma amacının bir uzantısıdır. Ancak savaşın bu çıkarları gerçekten koruyup korumadığı ya da daha büyük risklere mi yol açtığı ayrı bir sorudur.

Kurtuluşçu güçlerin bu sorular üzerine düşünebilmesi için kişisel tepkilerden ve geçici saiklerden uzaklaşması gerekir; çünkü bu tür yaklaşımlar düşünme ve eyleme kapasitesini sınırlar. Yapısal bir perspektiften bakmak ise daha geniş bir kavrayış ve bölgeye dair yeni tasavvurlar sunar.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel