"Dahiye'nin güneyi, Güney Lübnan ve Bekaa’dan pek çok kişi için savaş artık yalnızca bombardımandan korkmak ya da tehdit haritalarını beklemekten ibaret bir deneyim değil."
Zeyneb el-Musevi
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Zeyneb el-Muesvi, Dahiye'de ve çevresinde yaşayanların savaş deneyimini gündelik bir gerçeklik olarak içselleştirdiğini ve bunun davranışlarını dönüştürdüğünü anlatıyor. Tehditler artık kaçınılmaz göçün işareti değil, psikolojik savaşın parçası; bu da kalma ve direnme eğilimini güçlendiriyor. Toplumda, liderlik etrafında yeniden kurulan bağ ve bölgesel gelişmelerin etkisiyle yükselen bir moral dikkat çekiyor.
Dahiye'nin güneyi, Güney Lübnan ve Bekaa’dan pek çok kişi için savaş artık yalnızca bombardımandan korkmak ya da tehdit haritalarını beklemekten ibaret bir deneyim değil.
Günlük hayatın parçasına dönüşen bu tecrübe, onların davranışlarını ve “kalmak” fikrine bakışlarını baştan aşağı yeniden kurdu.
Geçen savaşta biriktirdikleri deneyimlerin ardından, geniş bir kesim İsrail’in uyarılarını artık sadece mekânı hedef alan değil, iradeyi kırmayı amaçlayan psikolojik bir mücadelenin unsuru olarak okuyor. Bu uyarılar, hayatın imkânsızlaştığını ya da ayrılığın kaçınılmaz olduğunu gösteren kesin işaretler olarak görülmüyor.
Bu nedenle, asgari düzeyde bile olsa direnmek, içinde bulunulan toplumsal çevrede giderek yaygınlaşan ortak bir tutum olarak öne çıkıyor; onurla olduğu kadar savaşın dayattığı koşullara uyumla da besleniyor.
Dahiye'de kalanlardan Ali Seyfeddin, her tehditte ailesiyle birlikte evden çıkıp deniz kıyısına gittiklerini, bombardıman sona erdiğinde ise geri döndüklerini anlatıyor.
Ona göre önceki savaş onlara çok şey öğretti; en önemlisi de hedef haritalarının, onları korkutmayı ve düşmanı hayatı bütünüyle durdurabilecek kudretli bir güç olarak göstermeyi amaçladığı gerçeği.
Seyfeddin, her bombardıman dalgasının ardından medyanın Dahiye'yi sanki hayatın tamamen çekildiği bir alan gibi gösterdiğini, oysa geri döndüklerinde yaşam imkânının hâlâ sürdüğünü gördüklerini söylüyor.
Bu yüzden haritalar ve kırmızıya boyanan bölgeler artık eskisi kadar ürkütücü değil; tehdit de onları yerlerinden etmeye yetmiyor. Binalar yıkıldığında çadır kurmak mümkün, ancak “kan ve kriz tüccarlarının” kapısında aşağılanmak bir seçenek değil.
Bu durum yalnızca Seyfeddin’e özgü değil. Dahiye'nin geniş bir kesimi, 66 Gün Savaşı dönemine kıyasla farklı bir yol izliyor. Tehdit altında dahi kalmayı, sabretmeyi ve katlanmayı seçiyorlar; risk arttığında geçici olarak deniz kıyısına ya da dağlık alanlardaki yakın noktalara gidip, bombardıman hafiflediğinde geri dönüyorlar.
Onlara göre bu tercih, uzun süreli yer değiştirme ya da sömürü koşullarına bağımlı bir yaşamdan daha fazla onur taşıyor. Bu yaklaşımın, İsrail’in Dahiye'nin tamamını kırmızıya boyayıp toplu tahliye çağrısı yapmasına yol açan etkenlerden biri olduğu düşünülüyor.
Fakat bu tutum, yerel çevrede ek bir farkındalık da yarattı: yayımlanan haritalar mutlaka “askerî hedefler”e işaret etmiyor; herkes hedef hâline gelmiş durumda. Bu algı, varlıklarını savunma mücadelesine katılımı güçlendirdi.
Öte yandan güneyden Beyrut’a gelen Hadi Şuayto, önceki savaş deneyiminin birçok kişi için son derece ağır bir döneme denk geldiğini, özellikle Hasan Nasrullah’ın ölümüyle birlikte geri dönüşün imkânsızlaştığı yönünde bir duygu yarattığını hatırlatıyor.
Şuayto, bu değerlendirmenin mevcut genel sekreter Şeyh Naim Kasım açısından adil olmadığını, çünkü bugün içinde bulunulan çevrenin meseleye tamamen farklı baktığını ifade ediyor.
Ona göre insanlar Kasım’ın liderliğine daha sıkı sarıldı; özellikle bekleme döneminin ve çatışma sürecinin yönetiminde sergilenen tutarlılık, onun hikmetine ve dayanıklılığına olan güveni artırdı.
Şuayto, bu dönüşümün toplumun ruh hâline doğrudan yansıdığını, Nasrullah’ın ölümünün yarattığı boşluğun önemli ölçüde kapandığını ve insanların liderlik etrafında daha sağlam biçimde kenetlendiğini belirtiyor.
Moral düzeyindeki yükselişi, “cephelerin birliği” olarak adlandırdığı durumun geri dönüşüyle ve bölgesel ölçekte elverişli gördüğü konjonktürle ilişkilendiriyor. Ona göre çatışmaya katılan tarafların çoğalması ve cephelerin çeşitlenmesi, tek bir hattın hedef alınmasını zorlaştırdı ve Lübnan içindeki baskıyı azalttı. İşgal altındaki Filistin topraklarında hissedilen eşgüdüm ve ortak operasyonlar da bu moral artışına katkı sağladı.
Benzer değerlendirmeler, farklı ifadelerle birçok kişinin sözlerinde tekrar ediyor. Sur’dan gelen Fatın Rıza, savaşın uzayabileceğini, ancak asıl önemli olanın zaferle ve İsrail’in topraklardan tamamen çekilmesiyle sonuçlanması olduğunu söylüyor.
Bu ruh hâlinin sokaklarda, kafelerde, yer değiştirenlerin kaldığı çadırlarda, barınma merkezlerinde ve medyada açık biçimde hissedildiğini vurguluyor.
Rıza’ya göre genel atmosfer tek cümleyle özetlenebilir: “Moral çok yüksek.” Çünkü haksızlığa sessiz kalınan dönem geride kaldı; yerini, aşağılanmayı reddeden ve yüzleşmeyi açıkça sahiplenen yeni bir evre aldı.
Rıza bu süreci, Hasan Nasrullah’ın son konuşmalarında işaret ettiği uzun ve kapsamlı mücadele perspektifinin devamı olarak görüyor. Ona göre bu mücadele onun ölümüyle sona ermedi, tersine daha da kök saldı.
Zaferin gerçekleşmesi ise yalnızca fedakârlık değil, aynı ölçüde inanç ve sabır gerektiriyor. Tam da bu nedenle, toplumsal çevre dayanma gücünün önemli bir kısmını buradan alıyor ve direnci, savaş karşısında verilen anlık bir tepki olmaktan çıkarıp, yol ne kadar uzarsa uzasın sonunun zaferle biteceğine dair ortak bir kanaate dönüştürüyor.
Çeviri: YDH