Direnişçileri yargılamak hukuken mümkün mü?

img
Direnişçileri yargılamak hukuken mümkün mü? YDH

"Toplumsal sözleşme teorisine göre halk, egemenliğinin bir kısmını kendisini savunması karşılığında yöneticiye devretmiştir. Eğer yönetici bu asli görevini yerine getirmezse, sözleşme ihlal edilmiş olur."




Cihad İsmail

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Cihad İsmail, Lübnan Ceza Kanunu (288, 184, 302. maddeler), 1907 Lahey Sözleşmesi ve Toplumsal Sözleşme Teorisi arasındaki hiyerarşiyi gözeterek, direnişin hukuki meşruiyetini savunuyor. Toplumsal sözleşme kuramı, halkın kendi güvenliğini sağlaması karşılığında egemenlik haklarının bir kısmını yönetici erke devrettiği varsayımına dayanıyor. Sözleşmenin temelini oluşturan bu koruma yükümlülüğü yönetici tarafından aksatıldığında, mutabakatın meşruiyeti de sarsılıyor. Böyle bir tabloda halk, devlet güvenlik görevini yeniden tesis edene dek kendi varlığını sürdürme ve savunma yetkisini geri alıyor. Dolayısıyla yazara göre direniş, kamu otoritesinin asli sorumluluğunu yerine getiremediği durumlarda devreye giren, hukuki dayanağı olan meşru bir istisnai hak niteliği taşıyor.

Lübnan hükümetinin 2 Mart 2026 tarihinde, İsrail'in geniş çaplı saldırıları sürerken direnişin askeri faaliyetlerini yasaklama kararı almasının ardından bazı direnişçiler gözaltına alındı.

Bu kişiler hakkında, Ceza Kanunu'nun 288. maddesinin birinci fıkrasında yer alan "Devletin savaşta tarafsızlığını korumak amacıyla aldığı tedbirleri ihlal edenler geçici hapis cezasıyla cezalandırılır" hükmünü çiğnedikleri gerekçesiyle soruşturma yürütülüyor. Peki, direnişçilerin bu madde kapsamında bir suç işlediğinden söz edilebilir mi?

Ceza hukuku perspektifinden bakıldığında, her suçun teşekkül etmesi için belirli unsurların, özellikle de devletin tarafsızlığını korumak adına aldığı tedbirleri ihlal eden bir "maddi unsurun" (fiilin) varlığı gerekir.

İran-ABD-İsrail savaşının 288. madde kapsamına girdiğini varsaysak bile, bir eylemin suç sayılabilmesi için devletin söz konusu savaşa dair önceden somut tarafsızlık tedbirleri almış olması şarttır.

Oysa direnişçiler İsrail'e füze fırlattığında, Lübnan devleti tarafsızlığını teyit eden hukuki bir karar almış değildi; yalnızca temenni veya siyasi duruş seviyesinde kalan, hukuki bir "tedbir" niteliği taşımayan beyanlarda bulunmuştu. Dolayısıyla, suçun unsurları daha en baştan eksiktir.

Kaldı ki 288. maddenin temel amacı, savaşan devletlerle olan uluslararası ilişkileri korumaktır. Oysa 23 Haziran 1955 tarihli kanunun birinci maddesi uyarınca İsrail, kendisiyle hiçbir şekilde ilişki kurulamayacak bir "düşman" olarak tanımlanmıştır. Bu da 288. maddenin kapsamına bir düşman devletin giremeyeceğini açıkça ortaya koymaktadır.

Ayrıca, suçlama konusu eylemin İsrail'in süregelen saldırılarını püskürtme amacı taşıması, Ceza Kanunu'nun 184. maddesinde düzenlenen "meşru müdafaa" kapsamında bir hukuka uygunluk nedenidir. Kanun, bu korumayı hem gerçek hem de tüzel kişilere tanıdığından, eylemin bireysel değil de bir örgüt çatısı altında yapılmış olması bu gerçeği değiştirmez.

Uluslararası insani hukukun temel kaynaklarından olan 1907 Lahey Sözleşmesi, tarafsızlık ilkesini düzenlerken tarafsız devlete bazı yükümlülükler yükler: Savaşa katılmamak, topraklarının kullanılmasına izin vermemek ve taraflara eşit mesafede durmak.

Buna karşılık, savaşan devletlerin de tarafsız devletin egemenliğine saygı duyma ve topraklarında saldırgan eylemlerde bulunmama yükümlülüğü vardır. Komşu devlet sıfatındaki İsrail'in Lübnan topraklarına yönelik mükerrer saldırıları, Lübnan'ın bu uluslararası sözleşmeden doğan haklarını zedelemektedir.

Lübnan'ın, komşusunun saldırganlığına karşı mutlak bir tarafsızlık sergilemesi, devletin toplumu savunma görevini işlevsiz kılar. Savaş gibi istisnai dönemler, devletin sorumluluklarından kaçmasını değil, aksine daha fazla sorumluluk üstlenmesini gerektirir.

Hukuk kuralları birbirlerinden kopuk düşünülemez. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nun 2. maddesi, mahkemelerin normlar hiyerarşisine uymasını zorunlu kılar; yani uluslararası sözleşmeler, çatışma durumunda iç hukuktan önce uygulanır.

Bu bağlamda, hem Lübnan'ı hem de İsrail'i bağlayan 1907 Lahey Sözleşmesi, Ceza Kanunu'nun 288. maddesinin yorumlanmasında esas alınmalıdır. Bu da devletin kendi imkânlarıyla karşı koymadığı, aksine savunma araçlarını ortadan kaldırarak yol açtığı bir saldırıya direnenlerin eylemini suç olmaktan çıkarır.

Lübnan Anayasası'nın 2. maddesine göre, Lübnan topraklarının herhangi bir kısmından feragat etmek veya vazgeçmek yasaktır. Tarafsızlığın; işgal altındaki topraklar ve anayasal hükümler görmezden gelinerek mutlak bir şekilde uygulanması, devletin bir kısım toprak üzerindeki egemenliğinden vazgeçmesi anlamına gelir.

Bu ise Ceza Kanunu'nun 302. maddesinde müebbet hapisle cezalandırılan bir suçtur. Devlet, asli görevi olan egemenliği savunmaktan vazgeçerse, egemenliğin asıl sahibi olan halk (Anayasa'nın başlangıç metni 'd' fıkrası uyarınca), vekilin (anayasal kurumlar) terk ettiği savunma hakkını bizzat kullanma yetkisine sahip olur.

Toplumsal sözleşme teorisine göre halk, egemenliğinin bir kısmını kendisini savunması karşılığında yöneticiye devretmiştir. Eğer yönetici bu asli görevini yerine getirmezse, sözleşme ihlal edilmiş olur.

Bu durumda halk, devlet tekrar savunma görevini üstlenene kadar kendi varlığını koruma hakkına döner. İşte direniş, devletin bu görevini yerine getiremediği anlarda ortaya çıkan hukuki ve meşru bir istisnadır.

Sonuç olarak; gerek Anayasa ve uluslararası sözleşmeler, gerekse toplumsal sözleşme ilkeleri ışığında, direnişçilerin eylemleri 288. madde kapsamında bir suç olarak nitelendirilemez.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel