Hürmüz ve Babülmendep'in kesişme senaryosu

img
Hürmüz ve Babülmendep'in kesişme senaryosu YDH

"Görece sınırlı imkanlarıyla Yemen’in tecrübesi bu sonuçları doğurduysa; çok daha büyük askeri kapasiteye, geniş coğrafyaya ve kenetlenmiş bir nüfus kitlesine sahip İran söz konusu olduğunda denklem nasıl şekillenir?"




Lokman Abdullah

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Lokman Abdullah, Ortadoğu'nun can damarları olan Hürmüz ve Babülmendep boğazlarının, Batı'nın askeri tehditlerine karşı nasıl birer stratejik silah olarak kullanılabileceğini inceliyor. Yemen'deki Sanaa yönetiminin kısıtlı imkanlarla küresel deniz trafiğine müdahale edebilmesi ve ABD öncülüğündeki ittifakları bir uzlaşma noktasına zorlaması, askeri gücün bu tür coğrafi denklemlerdeki yetersizliğini kanıtladı.

Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD), İran'ın bu talebi gönüllüce yerine getirmeyi reddetmesi durumunda Hürmüz Boğazı'nı güç kullanarak açacağına dair mükerrer tehditlerine rağmen, Tahran yönetimi seyrüsefer trafiği üzerinde "denetimli kontrol" politikasını sürdürmekte kararlı görünüyor.

Bu doğrultuda, hasım olarak gördüğü devletlerin gemilerinin geçişi üzerindeki denetimlerini sıkılaştırıyor. Tahran bu politikayı yürütürken, İran topraklarının derinliklerine yönelik kara harekâtını da kapsayacak herhangi bir askeri müdahalenin, boğaz üzerindeki fiili kontrol denklemini değiştirmeye yetmeyeceğine dair sarsılmaz bir kanaatten yola çıkıyor.

Bu kanaat yalnızca İran tarafıyla sınırlı değil; Washington başta olmak üzere Batılı başkentlerde de hakim bir görüş. ABD Başkanı Donald Trump'ın NATO müttefiklerinden destek devşirme yönündeki mükerrer ancak reddedilen çabaları ve geniş çaplı bir askeri seçeneğe yönelme konusundaki Amerikan tereddüdü de bu durumla açıklanabilir.

Avrupalı devletler; stratejik, ekonomik ve güvenlik temelli gerekçelerle, bu hayati koridordaki bir askeri çatışmanın maliyetinin çok ağır olacağının ve sonucunun belirsizliğinin farkında.

Askeri seçeneğin işlevsizliğine dair bu kanaat, Gazze'ye destek savaşı kapsamında Yemen sahasında yaşananlarla daha da pekişti. Zira Sanaa yönetimi, Babülmendep Boğazı’ndaki nakliye trafiğini yüksek bir disiplin ve etkinlikle yönetti. İsrail gemilerine veya onlarla bağlantılı olanlara tam abluka uygularken; Gazze’deki savaşı destekleyen tutumları nedeniyle baskı önlemlerini Amerikan ve Avrupalı tankerleri de kapsayacak şekilde genişletti.

Buna mukabil, Çin, Rusya ve bazı gelişmekte olan ülkelerin gemilerinin geçişine izin verildi. Bu süreçte Washington, Sanaa’yı, İsrail ile bağlantısı olmayan bazı nakliye şirketlerinden geçiş izni karşılığında ücret talep etmekle suçladı; bu durum, deniz koridorlarının siyasi ve ekonomik bir baskı kartı olarak kullanılmasının bir parçası sayıldı.

Bugün Tahran üzerinde kurulan baskılar; gerek insani ve ahlaki başlıkların öne çıkarılması gerekse tırmanan sözlü tehditler bakımından Yemen örneğiyle benzerlik taşıyor.

Ancak bu araçlar, Yemen vakasında kesin bir sonuç doğurmamıştı. O dönemde Batı, Babülmendep krizini çözmek için birleşik bir tutum kristalize etmeyi başaramadı.

ABD, "Refah Muhafızı Operasyonu" adıyla bilinen ittifakı kurup askeri güç kullanma ve Yemen topraklarına hava saldırıları düzenleme tehdidini savururken; Avrupa Birliği, Yemen topraklarına müdahale etmeksizin Süveyş Kanalı’na kadar gemilere refakat ederek seyrüsefer güvenliğini sağlamayı hedefleyen Aspides misyonuyla paralel bir yol izledi.

Yemen örneğinde dikkat çekici olan husus, San'a güçlerinin Babülmendep kıyı şeridini doğrudan kontrol etmiyor oluşudur. Birliklerinin konuşlandığı en yakın nokta kıyıdan yaklaşık yüz kilometre mesafededir; zira bu sahil şeridi Tarık Salih komutasındaki Cumhuriyet Muhafızları gruplarının kontrolündedir.

Tahran ile Sanaa arasındaki devasa kapasite farkına rağmen; Yemen tarafından dayatılan kuralları ihlal etmeye çalışan gemilere yönelik saldırılar sadece Babülmendep ile sınırlı kalmadı.

Bu operasyonlar, Ensarullah’ın konuşlu olduğu bölgelerden yüzlerce kilometre ötedeki Aden Körfezi’ne kadar uzandı ve burada birçok gemi hedef alınarak batırıldı. Dahası operasyonlar, en yakın mevziden 500 kilometreden fazla mesafedeki Hadramut açıklarında, Umman Denizi'ndeki İsrail bağlantılı gemilere kadar ulaştı.

Amerikan öncülüğündeki ittifakın ve Avrupa misyonunun İsrail’e yönelik ablukayı kırma hedeflerinde başarısız olmasıyla birlikte Başkan Trump, sürpriz bir şekilde San'a ile -İsrail’i kapsamayacak şekilde- uzlaşma seçeneğini kabul etti.

Bu durum, bu tür karmaşık ihtilaflarda askeri seçeneğin sınırlı etkinliğine dair ek bir gösterge teşkil etti. Neticede Yemen’in "destek savaşı" Gazze’ye yönelik saldırıların durmasıyla sona erdi.

Yemen topraklarının üçte ikisinden fazlası henüz kontrollerinde olmamasına rağmen San'a, bu süreçten bölgesel bir askeri güç olarak çıkarak, etkisinin kısıtlı kalacağına dair tahminleri boşa çıkardı.

Buradan hareketle şu soru akıllara geliyor: Görece sınırlı imkanlarıyla Yemen’in tecrübesi bu sonuçları doğurduysa; çok daha büyük askeri kapasiteye, geniş coğrafyaya ve kenetlenmiş bir nüfus kitlesine sahip İran söz konusu olduğunda denklem nasıl şekillenir?

Dahası, Tahran, Sanaa ve Direniş Ekseni'nin diğer unsurları arasında yüksek düzeyli bir koordinasyon ve kesişme yaşanırsa güç dengeleri nasıl değişir?

Şurası kesin ki; kırmızı çizgiler aşıldığı takdirde Babülmendep ve Hürmüz gibi hassas deniz koridorları stratejik bir "kıskaca" dönüşebilir. Bu da küresel enerji ve ticaret krizini derinleştirerek, saldırganlığın öncü güçleri üzerindeki baskıyı tahammül edilmez bir noktaya taşıyabilir.

Çeviri: YDH