"Savaş, İran’ın imkanlarını şüphesiz zayıflatmış ancak çatışma kurallarında köklü bir dönüşüm yaratamamıştır. Kesin bir sonucun alınamaması ve Tahran’ın herhangi bir yükümlülük altına girmemesi, İran’ın yaralarını sarıp gücünü tahkim etmesi için zemin hazırlıyor."
Yahya Debbuk
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Yahya Debbuk, İsrail ile İran arasındaki çatışmanın birinci ayını geride bırakırken, askeri üstünlüğün stratejik bir zafere dönüşemediği gerçeğine odaklanıyor. Debbuk Netanyahu’nun "zafer" söyleminin ardında yatan hedeflere ulaşılamama itirafını çözümleyerek, İsrail stratejik aklının maksimalist hedeflerden muğlak bir beklenti sürecine evrildiğini vurguluyor.
ABD ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş, Washington ile Tel Aviv cephesinin karşısında duran Tahran ile girilen; askeri araçların tek başına netice tayin etmeye yetmeyeceği o uzun erimli çatışma sürecinde önemli bir dönüm noktası teşkil ediyor.
İran tarafını hedef alan darbelerin sertliğine rağmen, karşı taraf gerilimi ne kadar tırmandırırsa tırmandırsın, kesin veya "sıfır toplamlı" sonuçlar elde etme ihtimali uzak görünüyor.
Muhtemeldir ki savaşı başlatan taraf olan ABD ve İsrail, bu gerçeği ancak sahaya inip meydanın yakıcı gerçekleriyle yüzleştikten sonra kavrayabildi.
Resmi söylem her ne kadar gerçeklikten kopuk, farklı bir manzara sunmaya devam etse de, İsrail’in iç değerlendirme koridorlarında "sonuç alamama" halinin emareleri belirginleşiyor.
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun önceki gün yaptığı ve "zafer nutku" olarak nitelendirilen konuşması, tam da bu çelişkinin işaretlerini barındırıyor.
Netanyahu, savaşın en büyük merhalesini geride bıraktıklarını ilan ederken, aslında ilan edilen hedeflere ulaşılamadığını da zımnen itiraf etmiş oldu. Zira bu hedeflere varmak için zamana ve ileride tamamlanabilecek dahili unsurlara ihtiyaç duyulduğunu belirterek "İran rejimi er ya da geç devrilecek" demesi, başarısızlığı perdeleme çabasından başka bir anlam taşımıyor.
Savaşın ikinci ayına girilmesiyle birlikte İsrail’deki seçkin zümre ve araştırma merkezleri, siyasi hamaseti bir kenara bırakarak sonuçları yeniden tartmaya başladı.
Bu değerlendirmeler, Tel Aviv’in çıtayı düşürdüğünü; "askeri harekatla İran rejimini devirmek" gibi yüksek perdeden hedeflerin yerini, ölçülebilir kriterlerden yoksun, muğlak gayelerin aldığını gösteriyor.
Askeri darbelerle bazı taktik kazanımlar elde edilmiş olsa da stratejik hedefe hala ulaşılamadı. İran rejimi ayakta, nükleer programı sonlandırılamadı ve bölgesel müttefik ağı dağıtılamadı.
Tel Aviv Üniversitesi bünyesindeki Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü tarafından yayımlanan analiz, taktiksel başarıların planlanan "zafer" manasına gelmediğini vurguluyor.
Enstitü, İran’ın aldığı hasarı "önemli" bulmakla birlikte, Tahran’ın askeri kabiliyetini yeniden inşa etme bilgisini ve yeteneğini koruması hasebiyle bu durumu "geçici" olarak nitelendiriyor. Dahası, tarihi tecrübeler İran’ın bu tür darbeler karşısında strateji değiştirmek yerine "uyum sağlama" eğiliminde olduğunu kanıtlıyor.
Her iki tarafın da kendisini "galip" ilan etme gayreti, aslında bizatihi o "sonuçsuzluk" halinin yansımasıdır. İsrail yönetimi "varoluşsal tehditlerin" bertaraf edildiğinden dem vururken, İran ise ABD ve İsrail’in ortak operasyonuna göğüs geren ve mukabele kabiliyetini yitirmeyen bir devlet portresi çiziyor.
Bu ikilik, savaşın bir "algı muharebesine" dönüştüğünü ve İsrail-ABD ikilisinin bu süreçteki esaslı başarısızlığını simgeliyor.
İsrail iç siyasetinde ise tablo daha karmaşık bir hal alıyor. Savaşın başında yüzde 80’i aşan kamuoyu desteği, zamanla yerini kuşkuya bıraktı.
İran tehdidini tamamen bitirme veya rejimi devirme gibi büyük hedeflerin gerçekçiliği artık daha yüksek sesle sorgulanıyor. Seçkinlerin beklenti çıtası her geçen gün biraz daha aşağı çekiliyor.
Savaşın sonuna dair beklentiler ise geleneksel bir zaferden ziyade ucu açık senaryolara evriliyor. Bu senaryoların başında, büyük operasyonların durduğu ancak gerilimin bir sonraki raunt için pusuda beklediği "geçici bir karşılıklı caydırıcılık" hali geliyor.
İkinci senaryo olan siyasi mutabakat ise Washington ve Tel Aviv’in Tahran’ın iradesini kırmaktaki acziyeti nedeniyle şimdilik uzak bir ihtimal olarak duruyor.
Nihayetinde bu öngörüler, özellikle nükleer program söz konusu olduğunda askeri seçeneğin tek başına uzun vadeli hedefler için yetersiz kaldığını teyit ediyor.
En iyimser senaryoda bile askeri darbeler nükleer projeyi ancak geciktirebiliyor; bu da taraflar savaş halinde olsa bile müzakere seçeneğini tekrar masaya getiriyor.
Ayrıca bu savaş, İran’ın deniz seyrüseferi ve enerji gibi hassas alanları etkileme kabiliyetini göstermesiyle, gerilimi dizginlemenin ne kadar güç olduğunu da ortaya koydu. Bu durum, İsrail’de gelecekteki herhangi bir çatışmanın çok daha çetrefilli, karmaşık ve öngörülemez olacağı kanaatini pekiştiriyor.
Netice itibarıyla, İsrail seçkinlerinin savaşın birinci ayındaki okuması, kısmi başarıların itirafı ile yapısal kısıtlamaların farkındalığından doğan bir terkibi yansıtıyor.
Savaş, İran’ın imkanlarını şüphesiz zayıflatmış ancak çatışma kurallarında köklü bir dönüşüm yaratamamıştır. Kesin bir sonucun alınamaması ve Tahran’ın herhangi bir yükümlülük altına girmemesi, İran’ın yaralarını sarıp gücünü tahkim etmesi için zemin hazırlıyor.
Bu da tehdidin, savaş öncesinden çok daha ileri bir noktada yeniden üretilmesi riskini beraberinde getiriyor.
Çeviri: YDH