"Neticede Lübnan Siyonizmi ne bir komplo teorisi ne de hazır bir etikettir; tahlil edilebilir ve parçalarına ayrılabilir bir olgudur. O, bizzat siyasetin tanımı üzerine verilen bir savaşın ifadesidir."
Kerim Haddad
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Kerim Haddad, Lübnan siyasetindeki "Siyonizm" mefhumunu sadece tarihsel bir işbirliği vakası olarak değil, modern bir "söylem mühendisliği" olarak analiz ediyor. Haddad, egemenlik ve meşruiyet gibi kavramların, aslında mukavemetin elindeki güç araçlarını tasfiye etmek için nasıl araçsallaştırıldığını Carl Schmitt gibi düşünürlerin kuramlarıyla harmanlayarak ortaya koyuyor. Lübnan Siyonizmi, İsrail’i açıkça savunmak yerine, İsrail’e karşı durmanın "maliyeti" ve "gayrimeşruluğu" üzerinden bir dil inşa ediyor.
Lübnan Siyonizmi, basit bir suçlama ya da içi boş sloganlarla geçiştirilebilecek yalın bir hadise değildir. Aksine o, dini aidiyetlerin veya mezhebi kimliklerin ötesine geçen; modern Lübnan’ın tarihi süreçte teşekkül eden çıkar ağları, söylem kalıpları ve siyasi saf tutuşları içerisinde mevzilenmiş karmaşık bir fikri-siyasi yapıdır.
Bu sebeple, söz konusu olguyu anlamak peşin hükümler vermekle değil, onun varlık şartlarını tahlil etmekle mümkündür: Bu yapı nasıl tecelli ediyor, niçin üretiliyor ve hangi söylem zemininde meşrulaştırılıyor?
Aslına bakılırsa "Lübnan Siyonizmi" ifadesi, Siyonist projeye doğrudan örgütsel bir bağlılığı değil; gerek bu projenin anlatılarını benimseyerek, gerekse yerel siyaseti onun stratejik mantığına hizmet edecek şekilde uyarlayarak, bu projeyle nesnel düzlemde kesişen bir siyasi mevziyi işaret eder.
Bu bağlamda Siyonizm, burada ilan edilmiş bir kimlikten ziyade siyasi bir işleve, güç dengeleri içerisindeki bir konuma dönüşür. Bu, bir üyelik kartı değil, bir nüfuz yapısı içindeki yer tutma biçimidir.
Tarihsel olarak Lübnan, bu türden bir yakınlaşmanın sarih anlarına şahitlik etti. Bunların en barizi, karmaşık iç ve bölgesel çatışmalar ikliminde bazı Lübnanlı güçler ile İsrail arasında aleni münasebetlerin kurulduğu iç savaş dönemidir.
Bu durum, sadece doğrudan ahlaki bir "ihanet" değil; Lübnan’daki iç dengenin, karşısındaki güç açıkça bir düşman olsa dahi, ancak dışarıdan destek alarak korunabileceğine inanan bir siyasi vizyonun tezahürüydü. İşte burada Lübnan Siyonizminin ilk emareleri belirir: Düşmanı, "kendini koruma" namına geçici bir ortağa dönüştürmek.
Ne var ki Lübnan Siyonizmi bu kaba haliyle mahfuz kalmadı. Savaşın nihayete ermesi, uluslararası ve bölgesel iklimin değişmesiyle birlikte, kendisini yeni bir dille; "devlet", "meşruiyet" ve "silahın tekeli" söylemiyle yeniden üretti.
Bu yeni dilde artık İsrail’i savunmak değil, onunla girilen çatışmanın mahiyetini yeniden tanımlamak esas alındı. Mesele işgalin kendisi olmaktan çıktı, işgale verilen "tepki" bir sorun haline getirildi. Tehlike artık saldırganlıkta değil, mukavemette aranmaya başlandı.
Lübnan Siyonizmi, tam da bu noktada bir söylem olarak kristalleşir: İsrail’in haklı olduğunu iddia etmez, ancak ona karşı durmanın gayrimeşru olduğunu fısıldar.
Saldırganlığı müdafaa etmez fakat bu saldırıya verilen cevabı suç sayar. Safını açıkça ilan etmez, ancak kavramları öyle bir yeniden kurgular ki bu taraf tutma hali görünmez kılınır. İşte bu, onun en tehlikeli suretidir.
Bu dönüşüm, Carl Schmitt’in vazettiği egemenlik kavramıyla anlaşılabilir: "Egemen, istisnai duruma karar verendir." Lübnan örneğinde ise egemenlik fikri, devletin kendi toprakları üzerinde fiili bir hükümranlığı bulunmasa dahi, her türlü mukavemet eylemini suçlu ilan etmek için kullanılır.
Yani egemenlik, milli iradeyi özgürleştiren bir vasıta olmaktan çıkıp onu dizginleyen bir araca; bir hürriyet kavramından bir men etme mekanizmasına dönüşür. Bu haliyle egemenliğin içi boşaltılır ve kavramın kendisi bizzat kendine karşı kullanılır.
Dolayısıyla Lübnan Siyonizmi, sadece siyasi ittifaklar yoluyla değil, dilin yeniden inşasıyla da iş görür. Kavramlar seviyesinde bir mesai yürütür: "Mukavemet"i bir problem, "saldırganlık"ı bir bağlam, "teslimiyet"i ise bir gerçekçilik haline getirir.
Bu, sadece siyasi bir duruş değil, bilincin sembolik bir mühendisliğidir. Bu yüzden onun güncel ve en tehlikeli tezahürleri İsrail ile kurulan doğrudan ilişkilerde değil; zayıflık makamından yapılan "doğrudan müzakere" çağrılarında ve mukavemeti hukuki kılıf altındaki hükümet kararlarıyla suçlu çıkarma çabalarında gizlidir.
Bu uğursuz anda hukuk, dostu ve düşmanı yeniden tanımlayan siyasi bir aygıta dönüşür. Meşru şiddetin tanzimi olarak sunulan şey, aslında meşruiyetin yeniden pay edilmesidir; öyle ki toplumdan kendini savunma hakkı çekilip alınır ve bu hak, eli kolu bağlı yahut aciz müesseselerin tekeline bırakılır.
Bu düşünce tarzı, "müzakere adı altında zilleti kabullenmek" şeklinde adlandırılabilecek bir eğilimle irtibatlıdır: Yani tavizi bir stratejiye, kırılmayı ise rasyonel bir seçeneğe dönüştürmek.
Burada müzakere, bir güç dengesi unsuru olarak değil, herhangi bir dengenin alternatifi olarak sunulur. Bu; kozsuz, baskı gücünden mahrum ve "hayır" diyebilme iradesinden yoksun bir müzakeredir. Onu bir çıkış yolu değil, tahakkümün yeniden üretim biçimi kılan da tam olarak budur.
Peki, Lübnan Siyonizmi neden bu şekilde zuhur ediyor?
Cevap, Lübnan’ın bizzat kendi siyasi bünyesinde saklıdır: Zayıf bir devlet, mezhepsel nizam, çok katmanlı dış bağımlılıklar ve bitmek bilmeyen iç patlama korkusu. Bu ahval içinde "istikrar", bedeli egemenliğin asli unsurlarından feragat etmek olsa dahi yüce bir değer haline gelir. Devlet dışındaki her türlü güç, vatanı müdafaa mevziinde olsa bile bir tehdit olarak algılanır.
Buna ek olarak, uluslararası faktörler belirleyici bir rol oynar. Modern küresel nizam zayıflığı cezalandırmaz, aksine onu sürekli yeniden üretir.
Güç araçlarından vazgeçen devletler barışla ödüllendirilmez, bilakis tabiiyet çukurunda terk edilir. Bu çerçevede Lübnan Siyonizmi, meşruiyetin adalet ilkelerine göre değil güç dengelerine göre tanımlandığı daha geniş bir uluslararası yapının içsel bir yansımasıdır.
Yine de, devletin bekasını veya silahın tekeli ilkesini savunan herkesi bu kavramın içine hapsetmek mümkün değildir. Bu noktada yapılacak bir kavram kargaşası tehlikelidir; zira analizi bir aforoz aracına dönüştürür.
Esas fark şu soruda gizlidir: Bu söylem, devletin toplumu koruma kapasitesini güçlendirmek için mi ortaya konuyor, yoksa bu kapasiteyi yerine hiçbir alternatif koymadan yok etmek için mi? Gerçek bir güç dengesine mi dayanıyor, yoksa taviz vermenin koruma sağlayacağı vehmine mi?
Lübnan Siyonizmi, ikinci seçeneğin dayatıldığı yerde baş gösterir: Toplumun elindeki güç unsurlarını, yerine ikame bir güç inşa etmeksizin söküp atmak istendiğinde ve tehlikenin merkezi dış düşmandan kaydırılıp zapturapt altına alınması gereken bir "iç mesele"ye dönüştürüldüğünde...
Neticede Lübnan Siyonizmi ne bir komplo teorisi ne de hazır bir etikettir; tahlil edilebilir ve parçalarına ayrılabilir bir olgudur. O, bizzat siyasetin tanımı üzerine verilen bir savaşın ifadesidir: Siyaset, gerçekliği olduğu gibi idare etmek midir, yoksa onu değiştirme iradesi mi? Egemenlik, karar verme kudreti mi demektir, yoksa sadece dikte edilen kurallara riayet etmek mi?
Bu sorulara verilecek cevap sadece Lübnan’ın bölgesel çatışmadaki yerini değil, aynı zamanda Lübnanlıların nasıl bir devlet tahayyül ettiğini de tayin edecektir: Kendi egemenliğini bizzat üreten bir devlet mi, yoksa dışarıdan idare edilen bir devlet mi?
Çeviri: YDH