"Vatan; halkı, toprağı ve kurumlarıyla varoluşsal bir tehdit altındayken, sahip olmadığınız sıfatlarla böbürlenmekten vazgeçin. Zira boyun eğmek devlet inşa etmez, teslimiyet toprağı korumaz, yalvarmak onur getirmez ve ağlayıp sızlamak egemenlik kurmaz."
Necib Nasrullah
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Necib Nasrullah, Lübnan'ın içinde bulunduğu varoluşsal kriz ve İsrail saldırganlığı karşısında mevcut hükümetin (veya karar vericilerin) takındığı tavrı yerde yere vuruyor. Yazara göre Lübnan yönetimi, direnişi zayıflatma vehmiyle hareket ederek düşmanın (İsrail-ABD) ekmeğine yağ sürmekte ve ülkenin savunma direncini kırıyor. Özellikle belirli tarihlerdeki hükümet kararlarının vatana ihanet ve utanç vesikası olduğunu vurgulayan Nasrullah; meşruiyetin dış güçlerin desteğinde değil, halkın ve meydanın direnişinde aranması gerektiğini söylüyor.
Lübnan, en tehlikeli fırtınanın eşiğinde. Bu sebeple, boş iddialardan uzak durarak ve temelde İsrail-ABD saldırganlığının süregelen eylemlerinden kaynaklanan fiili tehlikelerle bağ kurarak; resmi karar mekanizmasını zorla elinde tutanların akıllarını başlarına almaları ve inkâr döngüsünden çıkmaları gerekir.
Gerçeklere göz yummaya devam etmek ya da onları çarpıtmak, üstelik utanç verici kararlarla direnişe karşı yürütülen küresel savaşta düşmanla aynı safa gelmek; kin güden yaklaşımların veya vesayet ve bağımlılık mecburiyetlerinin doğurduğu olumsuz sonuçları daha da ağırlaştırıyor.
Ülkeyi ve insanını kurtaracak asıl şart, bu iki ismin vehimlerinden sıyrılmalarını, milli ve ahlaki olmayan konumlanışlarını düzeltmelerini zorunlu kılıyor.
Terk edilmesi gereken bu vehimlerin ilki, direnişe zarar verebilme hülyasıdır; bir diğeri ise saldırganlık üzerine hesaplar kurarak yerleşik dengeleri bozabileceğine inanma gafletidir.
Şurası aşikârdır ki; eğer bu vehimler ve onların doğurduğu onur kırıcı gerçekler olmasaydı, ülkenin mukavemeti daha güçlü, kendini savunma kabiliyeti ise daha sağlam olurdu.
Bu noktada, sorumlulukların ve rollerin açıklığı göz önüne alındığında; resmi kararları gasp edenlerin, eğer niyetleri gerçekten ülkeyi savunmak ve ondan geriye kalanı korumaksa, düşmanın hırslarını kabartan ve iştahını artıran o vahim hatalardan derhal rücu etmeleri gerekir.
Düşman, ateşkes mutabakatı anından itibaren, Lübnan ordusunun ilerlemesini ve direnişin anlaşmaya sadık kalarak boşalttığı alanları doldurmasını engelleyen o cürüm üzerine strateji kurmuştur.
Litani’nin güneyinde toprağı ve halkı savunma görevinin "devlete" teslim edilmesine rağmen sergilenen bu tutum, İsrail’in ateşkes yükümlülüklerinden sıyrılmasına, işgalini sürdürmesine ve on beş ay boyunca insanları kaçırıp öldürerek evlerini yıkmaya devam etmesine zemin hazırlamıştır.
Vatanı kuşatan tehlikelerin büyüklüğü, bu kişilerin 5 ve 7 Ağustos 2025 kararlarından derhal vazgeçmelerini gerektiriyor. Bu kararlar ve onları tamamlayan uygulamalar olmasaydı, düşman Lübnan kanını bu denli pervasızca akıtmaya devam edemez, bu toprakların evlatlarının 66 gün boyunca yürüttüğü şerefli mücadele karşısında ulaşamadığı alanları ele geçiremezdi.
Aynı şekilde, 2 Mart 2026 kararlarından da açık ve kesin bir dille geri adım atmalıdırlar; zira milli ve insani utanç vesikası olan bu kararlar, saldırganla doğrudan buluşmak ve onu daha fazlasına teşvik etmekten başka bir anlam taşımıyor.
Sözde "doğrudan müzakere" girişimlerini vakit kaybetmeden geri çekmelidirler. Zira anayasa ve yasalara aykırılığını bir kenara bıraksak bile, ateş altında doğrudan müzakere yapılamayacağı gerçeğini belli ki gözden kaçırmışlardır. Müzakere adına müzakere yapmak, acziyetin zirvesi ve teslimiyetin kılıfıdır.
Derhal, yerinden edilen insanların dertleriyle ilgilenen ve kasten artırılan acılarını hafifletecek kapsamlı bir plan hazırlamalıdırlar. Makamıyla övünüp halkına karşı görevlerini unutanlar için bu, sorumluluğun en temel gereğidir. Ayrıca, saldırıya alkış tutan siyasi tavırları dizginlemeli ve iç fitne ateşini körükleyen provokatörlerin peşine düşmelidirler.
Siyasi ve milli safsatalara bir son vermelidirler. Bu safsataların başında ise devletin egemenliği ve silahların tekelliği gibi artık paslanmış ve kokuşmuş retorikler geliyor.
Siyasi veya diplomatik her istilacıya bedelsiz tavizler ve siyasi kozlar sunmaktan vazgeçmelidirler. Lübnan halkının yanında duran, halkın direnişine ve toprağın savunulmasına katkı sağlayan devletin büyükelçisini sınır dışı etme kararından derhal dönmelidirler.
Esirlerin ve kaçırılan Lübnanlıların durumunu takip etmek ve onları geri getirmek için her türlü çabayı göstermek, ertelenemez bir sorumluluktur. Bilmelidirler ki saygıya layık tek meşruiyet, ülkeyi savunma ve vatandaşları koruma meşruiyetidir.
Hiçbir meşruiyet bunun üzerine çıkamaz; aksine, meydanın meşruiyeti sarayların meşruiyetinden üstündür ve onu silip süpürür.
İsrail ihlallerinin belgelenmesi ve uluslararası mahkemelere taşınması için bugünden tezi yok talimat vermelidirler. Tüm bunlar, yürürlükteki yasaların emrettiği en asgari görevlerdir. Bu sorumlulukları yerine getirmemek, en hafif tabiriyle açık bir ihmaldir ve hesap vermeyi gerektirir.
Bu, hassasiyet iddiasında bulunup tam tersini yapanlar için bir nebze meşruiyet kazanma adına son fırsattır. Kendi üzerlerine düşen sorumluluğu üstlenmedikleri sürece, ne onların ne de başkalarının meşruiyeti olacaktır; zira meşruiyetin kaynağı dışarısı değil, içerisidir.
Vatan; halkı, toprağı ve kurumlarıyla varoluşsal bir tehdit altındayken, sahip olmadığınız sıfatlarla böbürlenmekten vazgeçin. Zira boyun eğmek devlet inşa etmez, teslimiyet toprağı korumaz, yalvarmak onur getirmez ve ağlayıp sızlamak egemenlik kurmaz.
Çeviri: YDH