Direnişin ahvaline dair Arap ve Batı tasavvurundaki dönüşüm

img
Direnişin ahvaline dair Arap ve Batı tasavvurundaki dönüşüm YDH

"Trump'ın beyanatlarına hâkim olan o malum azamet vehmi bir kenara bırakılacak olursa, Lübnan ve Hizbullah dosyasına yaklaşımının, Beyaz Saray içindeki nüfuzlu çevrelerin sunduğu siyasi içerikli raporlara dayandığı görülür."




İbrahim el-Emin

YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim el-Emin, İsrail'in Lübnan'daki işgali ekseninde bölgesel ve küresel aktörlerin Hizbullah'a yönelik stratejik okumalarındaki hataları ve on gün gibi kısa bir sürede yaşanan algı dönüşümünü analiz ediyor. Emin, Donald Trump'ın ve bazı Arap başkentlerinin Hizbullah'ın tasfiye edildiği yönündeki erken hükümlerinin, sahadaki direniş gerçekliğiyle çarpışarak nasıl çöktüğün, anlatıyor. Özellikle Batılı istihbarat birimlerinin ve Mısır'ın, İsrail'in sunduğu anlatı yerine sahadaki somut verilere dönme ihtiyacı hissetmesi, dengelerin sanılandan daha karmaşık olduğunu gösteriyor.

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald Trump'ın Lübnan dosyası ve Hizbullah meselesini bugüne değin kapsamlı bir şekilde ele aldığına pek rastlanmadı; zira bu konudaki duruşu genellikle gazetecilerin sorularına verdiği muhtasar cevaplar mahiyetindeydi.

Geçtiğimiz 19 Şubat tarihinde gerçekleşen "Barış Kurulu"nun ilk toplantısında Trump, "Lübnan sorunu çözülmeli, zaten o kadar da büyük bir mesele değil" diyerek, üzerinde çalışılan bazı hususlar olduğunu ve ulaşılan neticelerle kıyaslandığında bu durumun nispeten küçük kaldığını ifade etti.

İran'a yönelik tecavüzkâr hamlelerinden iki hafta sonra, 16 Mart'ta, İsrail'in Lübnan'ı işgaline ABD'nin destek verip vermeyeceğine dair bir soruya yanıt verirken ise, İsrailli liderlerle görüştüğünü teyit ederek Hizbullah'ı "uzun vadeli ve büyük bir sorun" olarak niteledi; hemen ardından da "süratle tasfiye ediliyorlar[1]" hükmünü paylaştı.

Trump'ın beyanatlarına hâkim olan o malum azamet vehmi bir kenara bırakılacak olursa, Lübnan ve Hizbullah dosyasına yaklaşımının, Beyaz Saray içindeki nüfuzlu çevrelerin sunduğu siyasi içerikli raporlara dayandığı görülür.

Bu raporların arkasında ise İsrail, Lübnan, Suriye ve Suudi Arabistan kaynaklı verilere yaslanan siyasi odaklar mevcuttur. Fakat çatışmaların gidişatı ve Hizbullah'ın sürece fiilen dahil olması, her defasında olduğu gibi, sahadaki mütehassıs ve mesleki raporların bir kısmının karar alıcılardan gizlendiğini bir kez daha aşikâr kıldı.

Düşman liderlerinin Hizbullah'ın "tuzağa düştüğünü" iddia etmeleri ve İsrail'in, örgütü tamamen tasfiye etme planının son merhalesine geçmek için bu fırsatı ganimet bileceğini söylemeleri, uluslararası genel atmosferden azade bir durum değildi.

Benzer bir takdir ve mülahaza; Fransa, Britanya ve Almanya'nın resmi çevrelerinde olduğu kadar, bazı Körfez başkentlerinde de yankı buldu.

Söz konusu başkentlerden bazıları, bu "neticeyi" Lübnanlı siyasi güçlere ve mercilere baskı yapmak amacıyla kullanarak, Hizbullah'ın silahlarının gerekirse zorla susturulması yönündeki seçenekleri dayatmaya çalıştı.

Halbuki Lübnan'daki resmi makamlar, ordu komutanlığından çok daha farklı bir değerlendirme almaktaydı. Orduya göre durum hiç de sanıldığı gibi değildi; iktidar sahipleri, Hizbullah'ın maruz kaldığı tahrik ve baskılara rağmen ülkeyi bir iç fitneye sürüklemek istemediğini ve iç hareketlenmelere yönelebilecek bir karşılık verme potansiyelini dizginlediğini hesaba katmak mecburiyetindeydi.

Öte yandan meseleyi hatalı bir zaviyeden okuyan bir başka kesim ise Suriye'deki yeni yönetim kadrosuydu. Onlar, Hizbullah'ın Suriye meselelerine ciddi bir müdahalede bulunması halinde, Suriye birliklerinin örgütü birkaç gün içinde imha edebileceğine dair bir kanaat taşıyordu.

Bu tasavvurun temelinde, Hizbullah'ın Suriye'deki herhangi bir muhalif gruptan çok daha zayıf olduğu yönündeki yerleşik inanç yatmaktaydı.

El-Ahbar gazetesinin konuya vakıf kaynaklardan edindiği bilgilere göre, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) ile Beyrut istasyonu da dahil olmak üzere bölgedeki üç Amerikan istihbarat merkezi, "Hizbullah'ın tasfiye edilebileceği faraziyesine" şüpheyle yaklaştı.

Bu çevreler, örgütün İsrail tarafından gerçekleştirilen günlük saldırılara sessiz kalmasını, "aşırı bir zaafiyet içinde olduğunun kesin delili" saymamanın gerekliliğine işaret etti.

Aynı minvalde Mısır Genel İstihbarat Teşkilatı da Hizbullah'ın saflarını yeniden tanzim etme kabiliyetinin küçümsenmemesi hususunda uyarılarda bulundu. Teşkilatın üst düzey yetkilileri, iç müzakerelerde "Hizbullah'ın fiilen bittiği" yönündeki iddialara, "Eğer bittiyse, her gün darbe alıp karşılık vermemesini nasıl izah edeceğiz?" sorusuyla mukabele ederek bu uyarıyı dile getirdi.

Savaşın patlak vermesiyle birlikte bu aktörlerin tutumu nasıl bir hal aldı?

Aynı kaynaklara göre, savaşın başlamasından yaklaşık on gün sonra bu hayali tasavvur tamamen çöktü. İsrail'in kurguladığı anlatıya şüpheyle yaklaşan askeri ve emniyet birimleri, kendi saha değerlendirmelerini ivedilikle ön plana çıkararak siyasi güçleri hatalı adımlar atmamaları konusunda uyardı.

Batı cephesinde ise büyükelçilik çalışanlarının, bilhassa emniyet ve askeri ataşelerin ilgisi tek bir soru üzerinde yoğunlaştı: "Hizbullah'ın mukavemet gücü var mı?[2]"

Elbette verilen cevaplar tek sesli değildi. Zira Lübnan'daki pek çok yetkili, Hizbullah'ın fiilen bittiğine ve on beş ay boyunca İsrail saldırılarına karşılık vermemesinin bir "strateji" değil, "acz ve zaafiyet" olduğuna kani olmuştu.

Halen bu görüşte ısrar edenler, saha performansında gerçek bir güç emaresi görmediklerini savunmaktadır. Kimileri daha da ileri giderek, direnişin kazandığı iddia edilen başarıların veya İsrail'in yaşadığı tıkanıklığın sahadaki fiili dengeden değil, İsrail'in ağırlığı İran ile olan savaşına vermesinden kaynaklandığını iddia etmektedir. Şüphesiz bu kesimler, sahadaki gerçeklerin bu takdiri teyit edip etmediğini tetkik etme zahmetine katlanmamışlardır.

Esef verici olan husus şudur ki; yabancı merciler verileri toplama konusunda çok daha titiz davranmışlardır.

Hizbullah'ın çöküş faraziyesini dışlayan eski raporlarına geri dönerek, bu bilgilerin kaynaklarını tespit etmeye ve sahadaki yeni verileri elde etmek için yeniden temas kurmaya başladılar. Buna, yabancı diplomatların ordu yetkililerine, emniyet birimlerine, gazetecilere ve siyasetçilere yönelttiği sorular eşlik etti.

Dikkat çekici bir nokta ise, bu büyükelçiliklerin, İsrail'deki temsilcilikleri aracılığıyla geniş bir veri ağına sahip olmalarına rağmen, Tel Aviv'den gelen bilgilere pek itimat etmemeleridir. Zira oradaki diplomatlar, yayınlanması mümkün olmayan bilgileri eski subaylardan ve gazetecilerden doğrudan almaktadır.

Bu bağlamda, Britanya'daki bir Arap büyükelçisinin aktardığına göre, bu sefaretler 12 Gün Savaşı boyunca İsrail'in İran mukabelesi sonucunda aldığı ağır darbelere dair raporları da içeren muazzam bir veri havuzu oluşturdu.

Ancak bu süreçteki en can alıcı nokta, sadece bilgi toplamak değil, bu bilginin savaşı nihayete erdirecek müzakerelerde nasıl kullanılacağıdır. Zira her kim müzakere kapısını aralamaya çalıştıysa, gerek ABD gerekse İsrail tarafında kapalı kapılarla karşılaştı.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Washington ve Tel Aviv'de kendisini dinleyecek kimse bulamadığını itiraf etti.

Macron, Mısır istihbaratının ABD ve İsrail ile olan köklü münasebetlerini (bilhassa Gazze dosyasındaki rolü hasebiyle) göz önünde bulundurarak Kahire ile güvenlik ve siyaset koordinasyonuna yöneldi. Paris, bu sayede Amerikalıların ve İsraillilerin ilgisini çekecek bir girişim taslağı oluşturmayı ümit etmektedir.

Buna rağmen temel gedik halen şudur: Sunulan müzakere tekliflerinin çoğu geçmiş savaşın gerçeklerine istinat etmektedir. Bu durum, Mısır istihbarat heyetinin Beyrut'a yaptığı son ziyaretin başarı şansını da olumsuz etkiledi.

Zira Mısırlılar, "İsrail'in çekilmesi ve saldırıların durması mukabilinde, Hizbullah'ın silahlarının dondurulması ve İsrail'e yönelik operasyon yapılmaması" şeklindeki eski fikirlerinden yola çıkmaktadırlar.

Bu çerçevede, geçtiğimiz günlerde Beyrut'ta bir Lübnanlı yetkili ile Avrupalı bir ziyaretçi arasında gerçekleşen üst düzey görüşme, mevcut karmaşanın boyutunu faş etmektedir.

Avrupalı ziyaretçinin "Ne yapılabilir?" sorusuna Lübnanlı yetkilinin verdiği cevap gayet nettir: "Evvela ABD ve İsrail'in onayını almış bir taslak sunulmalı; ancak daha mühimi, bu taslağın sadece ateşkesi değil, on beş aydır süregelen her türlü ihlalin durdurulacağı taahhüdünü de içermesidir. Aksi takdirde Lübnan'da size yardımcı olabilecek tek bir kişi dahi bulamazsınız!"


[1] Süratle tasfiye ediliyorlar: Orijinal: "ويجري القضاء عليهم بسرعة" (Ve yecri'l-kadâu aleyhim bi-sur'atini): "Kaza" (قضاء) kökü Arapçada hükmetmek, bitirmek, infaz etmek ve yok etmek anlamlarına gelir. Modern siyasi literatürde "el-kadâ alâ" kalıbı, bir yapıyı veya örgütü tamamen ortadan kaldırmak, tasfiye etmek manasında kullanılır. "Yecri" (جري) fiili ise sürecin halihazırda akmakta ve devam etmekte olduğunu belirtir. Trump'ın bu ifadesi, asimetrik savaş yürüten yapılar hakkındaki Amerikan "counter-terrorism" (terörle mücadele) doktrininin bir yansımasıdır. Ancak "bi-sur'ah" (hızla) vurgusu, sahadaki gerçeklikten ziyade seçim atmosferindeki veya diplomatik baskı altındaki bir liderin retorik sabırsızlığını gösterir. Kur'an-ı Kerim'de "Kaza" kökü Allah'ın kesin hükmünü ifade eder (Örn: Ve kaza rabbuke...). Burada ise beşeri bir gücün kesinlik arz etmeyen, temenniye dayalı hükmü söz konusudur. (ç.n.)

[2] Mukavemet gücü: Orijinal: "القدرة على الصمود" (El-kudrah ale's-sumûd): "Sumûd" (صمود) kelimesi Arapçada bir kayanın yerinden oynamaması, rüzgara veya sarsıntıya karşı direnmesi demektir. Filistin ve Lübnan direniş literatüründe "dayanıklılık", "pes etmeme" ve "sabitlik" kavramlarını karşılayan en temel terimdir. 1967 sonrası Arap siyasi sözlüğünde "direniş" (mukavemet) kadar "sumûd" da merkezi bir yere sahiptir. Bu, sadece askeri değil, halkın ve altyapının da saldırılar karşısında ayakta kalma iradesini niteler. Allah'ın isimlerinden olan "Es-Samed" (hiçbir şeye muhtaç olmayan, her şeyin kendisine muhtaç olduğu, sarsılmaz) ismiyle aynı kökten gelir. (ç.n.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel