"Rejimin 'Hristiyan çevreyle' olan ilişkisinde halihazırda yaşanan patlamanın bazı arka planları var ve bunlar -eğer bu isimlendirme doğruysa- mutlaka 'mezhep meselesiyle' ilgili değil."
Semir el-Yazci
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Semir el-Yazci, Suriye'de ana akım anlatıların ötesine geçen bir değerlendirme sunuyor. Yazar, Şam’daki bir "içki kısıtlaması" gibi görünürde küçük bir sivil özgürlük meselesinin, nasıl olup da Hama kırsalında, Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) rejimine bağlı grupların Hristiyanlara yönelik faşizan bir saldırıya (gazve) dönüştüğünü, bölgesel jeopolitik ve iktisadi çöküş dinamikleriyle açıklıyor.
Hama’nın batı kırsalında yaşanan son faşizan saldırı, bu kez her zamankinden daha çıplak bir biçimde kendini gösteriyor. Sahil bölgesi ve Süveyda’daki katliamları meşrulaştırmak için öne sürülen eski bahaneler; bağımsızlık veya federalizm eğilimlerinin bulunmadığı, eski rejimle ilişki şüphelerinin taşınmadığı yerlerde artık işlevini yitirmiş durumda. Hatta çoğunluk çevresinden olup rejime sadakat besleyen elitler bile; Şam Valiliği’nin alkollü içecekleri kısıtlama kararı ve ardından gelişen sivil protestolar ile buna "mukabil" düzenlenen Selefi eylemlerle tırmanan gerilim sürecinde, sanki kademeli bir kopuşun eşiğindeler.
Bu kesim, sadece rejime verdikleri eski desteği geri çekmekle kalmıyor; aynı zamanda geçtiğimiz yılın mart ayında Sahil’de başlayan soykırım ve etnik temizlik faaliyetlerine sağladıkları o mutlak örtüyü de aralamaya başlıyorlar[1].
Rejimin "Hristiyan çevreyle" olan ilişkisinde halihazırda yaşanan patlamanın bazı arka planları var ve bunlar -eğer bu isimlendirme doğruysa- mutlaka "mezhep meselesiyle" ilgili değil[2].
ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü emperyalist savaşın gölgesinde gerçekleşen mevcut iktisadi çöküş, iktidarın elindeki Körfez koruması kartını düşürdü. Bu koruma, gerek Suudi ve Katar ödemeleriyle sağlanan doğrudan mali destek, gerekse İran’ın Hürmüz Boğazı’nı uluslararası deniz trafiğine kapatmasından önce ülkeye peş peşe ulaşan petrol ve gaz sevkiyatları aracılığıyla yürütülüyordu.
Eski rejimin devrilmesini takip eden süreç boyunca Suriye ekonomisinin damarlarını besleyen rant balonu, İran’daki savaşın patlak vermesiyle söndü.
Bu durum sadece Körfez’den gelen nakit akışını ve enerji sevkiyatı karşılığındaki ödeme kolaylıklarını kesmekle kalmadı; aynı zamanda mevcut dini yönetime petrol zengini liberal propagandanın sağladığı o eğreti sivil örtünün her zamankinden daha hızlı bir şekilde sıyrılmasına yol açtı[3].
Otoriter Selefilik ile Körfez destekli liberalizm arasında yaklaşık bir buçuk yıldır hüküm süren o "birlikte yaşama" hali, İran’a karşı yürütülen savaşın dönüm noktasını aşamadı.
Bunun sebepleri, deyim yerindeyse, bu iki proje arasındaki o kırılgan işbirliği veya "karşılıklı hizmet" zemininde yatan yapısal zayıflıktı[4]. Nitekim rejimin, başkent Şam’da içki satışını kısıtlama kararıyla kişisel özgürlüklere müdahale ettiği ilk anda bu ortaklık bozuldu.
Şam Valisi’nin içki dolaşımını kısıtlama kararına karşı Bab Tuma’da alevlenen protesto kıvılcımı, nispeten "güvenli bir bölgede" çaktı[5].
Mevcut kırılgan evresindeki iktidar, bizzat güvenlik ve siyaseten kontrolü altında tuttuğu başkentin kalbinde gerçekleşen bir protestoyu yeni bir kanlı bastırma hareketiyle karşılamanın maliyetini üstlenemeyecek kadar zayıf bir durumda.
Bununla birlikte, sivil ve barışçıl protesto sahnesinin bizzat kendisi, rejimin radikal tabanını rahatsız etti. Zira bu kitle; bir yıl boyunca süregelen soykırım, katliam ve etnik temizlik politikaları altında, Süveyda ve kuzeydoğu Suriye’deki sınırlı istisnalar dışında, toplumsal bir edilgenlik ve boyun eğme tepkisine alışmıştı[6].
Bu bağlamda, bu olayın öylece geçiştirilmemesi gerekiyordu; aksi takdirde bu durum, bir yılı aşkın süredir izlenen soykırımcı kimlik politikalarının etkisini zayıflatacak ve rejimin cemaatler ile mezhepleri birbirine karşı kışkırtarak Suriye’nin toplumsal coğrafyası üzerindeki o Ortaçağ karanlığını andıran tahakkümünü sürdürme yeteneğine set çekecek bir geleneğe veya tekrarlanan bir kalıba dönüşebilirdi[7].
Bab Tuma eylemine karşı düzenlenen karşı gösteriler ise amacına ulaşamadı. Çünkü bu hareketlenme, Selefi propagandaya kolayca cevap vermeyen kentsel çevrelerde örgütlenmişti.
Dahası, Suriyelilerin çoğunluğu için mevcut öncelikler, ekonomik krizin derinleşmesiyle birlikte, rejimin dar tabanının onları hapsetmeye çalıştığı o kutuplaştırıcı kimlik politikalarının dışına taşmış durumdadır[8].
Aslına bakılırsa başarısızlık sadece Abbasiyyin Meydanı’ndaki karşı eylemle sınırlı kalmadı; Selefilerin asıl tabanının bulunduğu Hama, Humus ve İdlip gibi vilayetlerdeki kitlesel eylem çağrılarını da kapsayacak şekilde genişledi.
Cuma namazlarını takip eden bu eylemler, her bir toplanma noktasında iki yüz kişiden fazlasını bir araya getiremedi. Yine de bu cılız hareketlenme, darlığına ve sınırlılığına rağmen, nefret söyleminden beslenen kutuplaşma sinirlerini germeye yetti.
Öyle ki bu durum, toplumsal bilincin -her zamanki gibi- bu süreci aşmaya ve ilerlemeye muktedir olamadığı bir anda istismar edilebilir hale geldi.
Bu durum, Hama’nın batı kırsalında kız çocuklarına yönelik tekrarlanan taciz vakalarıyla kesişti. Normalde güvenlik tedbirleri veya aşiretler arası sulh meclisleriyle çözülen bu hadise, "Hristiyan çevrelerin" toplumsal özgürlükçü geleneğin en büyük kalesi olarak görülmesi hasebiyle, onlara karşı keskin bir toplumsal kutuplaşmayı genişletmenin kapısı haline getirildi[9].
Rejimin en radikal Selefi tabanı, bu özgürlükçü geleneği kendi Ortaçağ zihniyetine doğrudan bir tecavüz olarak değerlendiriyor.
Ne var ki Sukaylabiye’ye yönelik son faşizan saldırının bu kesişimler zemininde gerçekleşmesi, rejimin sert çekirdeğine bir fayda sağlamadı. Aksine, yeni mağduriyet ve baskı çemberine giren çevreler üzerindeki soykırımcı kimlik politikalarının ağırlığının bir nebze hafiflemesine hizmet etti.
Sahil ve Süveyda katliamlarıyla yerleşen o yıkım kalıbı bu yeni saldırıyı tam olarak kapsamadı. Zira muhtemel bir katliam, katliam tehdidi ve kanlı boyun eğdirme aracının aşınması nedeniyle gerçekleşmedi.
Dahası, tüm bu soykırımcı eylemlerin kaynağı olan faşist yapı, bir yandan rejimi koruyan diğer yandan ise -başka çevrelerin sahip olamadığı o simbolik koruma kalkanı nedeniyle- Hristiyanlara dokunmamasını ihtar eden Batı’nın bir ürünüdür[10].
Her ne kadar bu kalkan, böylesine başına buyruk bir faşist yapının varlığında olması gerektiği kadar etkin olmasa da...[11]
[1] Sahil ve Süveyda Katliamları: Yazar, Mart 2025'te Lazkiye/Tartus (Sahil) ve Süveyda'da yaşanan katliam sürecine atıfta bulunarak metnin kronolojik bağlamını kuruyor. (ç.n.)
[2] el-Bi'etü'l-Mesihiyye (البيئة المسيحية): Arapçada "bi'e" (çevre/ortam), bir topluluğun sadece dini kimliğini değil, onun sosyo-ekonomik hayat tarzını, siyasi duruşunu ve coğrafi yayılımını ifade eden geniş bir terimdir. Burada Hristiyan topluluğun rejimle olan pragmatik ilişkisindeki çatlağa işaret ediliyor. (ç.n.)
[3] Rant Balonu (فقاعة الريع): Ekonomi politikte "rentier state" (rantçı devlet) kavramına atıftır. Suriye ekonomisinin üretimden ziyade dış yardımlar (Körfez parası) ve enerji geçişleri/satışları üzerinden dönen suni büyümesini ifade eder. "Fukka'a" (balon) kelimesi bu yapının geçiciliğini ve kırılganlığını vurgular. (ç.n.)
[4] Et-Tazafur ve't-Tehadum (التضافر والتخادم): Yazar burada iki ilginç kök kullanıyor. Tazafur (birleşme/örgülere ayrılma) ve Tehadum (karşılıklı hizmet/çıkar ilişkisi). "Tehadum", tarafların birbirini sevmesinden değil, birbirine muhtaç olmasından kaynaklanan kirli bir ortaklığı ima eden aşağılayıcı bir tona sahiptir. (ç.n.)
[5] Bab Tuma (باب توما): Şam'ın kadim Hristiyan mahallesi. Adını Havari Tomas'tan alır. Kentin sadece dini değil, aynı zamanda sosyal ve kültürel (özellikle gece hayatı ve seküler yaşam tarzı) merkezlerinden biridir. (ç.n.)
[6] İzaletü'l-Gıta (إزالة الغطاء): "Örtünün kaldırılması" veya "maskenin düşmesi". Burada "gıta" (örtü), rejimin sivil ve laik görünmek için kullandığı liberal makyajın, iktisadi kriz ve radikal Selefi tabanın baskısıyla artık taşınamaz hale gelmesini betimler. (ç.n.)
[7] Siyasetü'l-Hüviyye el-İbadiyye (سياسات الهوية الإبادية): "Soykırımcı kimlik politikaları". Bu terim, kimlik siyasetinin sadece bir ayrışma değil, karşı tarafı fiziksel olarak yok etmeye (ibade) yönelik bir araç olarak kullanılmasını ifade eden ağır bir siyasal eleştiridir. (ç.n.)
[8] Siyasetü'l-Hüviyye el-İstiktabiyye (سياسات الهوية الاستقطابية): "Kutuplaştırıcı kimlik politikaları". İstiktab (kutuplaşma), toplumun iki zıt uca (kutup/kutub) çekilerek aradaki gri alanın ve sivil diyaloğun yok edilmesini anlatır. (ç.n.)
[9] El-Hazine el-Ekber (الحاضنة الأكبر): "En büyük kuluçka/yuva/ortam". Hazine kelimesi, bir fikrin veya yaşam tarzının korunup büyütüldüğü sosyal tabanı ifade eder. Hristiyan çevrelerin "toplumsal özgürlükçü gelenek" için bir sığınak olarak görülmesi, Selefi zihniyet için bir nefret nesnesidir. (ç.n.)
[10] El-Gıta er-Remzi (الغطاء الرمزي): "Sembolik örtü/koruma". Batı dünyasının Doğu Hristiyanlarına yönelik tarihsel "himaye" (protectorate) geleneğine ve modern dönemdeki diplomatik hassasiyetine yapılan bir atıftır. Yazar, bu korumanın diğer gruplara (örneğin Sünni muhalifler veya Dürziler) aynı ölçüde sunulmadığını ima eder. (ç.n.)
[11] Binyetü'l-Faşiyye el-Mutefellite (بنية فاشية متفلتة): "Başına buyruk/dizginlerinden boşanmış faşist yapı". Mutefellit, herhangi bir kural veya merkezi otorite tarafından tam olarak kontrol edilemeyen, vahşileşmiş yapıları tarif etmek için seçilmiş güçlü bir sıfattır. (ç.n.)
Çeviri: YDH