Savaşın kıskacında Lübnan: Sürrealizm ile şizofreni arasında

img
Savaşın kıskacında Lübnan: Sürrealizm ile şizofreni arasında YDH

"Beyrut, nâzır ve şuurludur: O bilir ki İsrail’in meselesi, kökeni, dini, mezhebi ve ideolojisi ne olursa olsun; ister seküler ister dindar olsun, projesine karşı duran ve mukavemet eden her insanladır."




Muhammed el-Makhur

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Muhammed el-Makhur, modern Lübnan’ın tarihsel kimlik krizini, mevcut savaşın (İsrail saldırıları) yarattığı yıkım ve toplumsal yarılma üzerinden analiz ediyor. Yazar, Lübnan halkının kendine atfettiği "müstesnalık" inancının, savaş gerçeği karşısında nasıl bir "şizofrenik kopuşa" ve gerçeküstü bir siyasi duruşa dönüştüğünü acı bir ironiyle sergiliyor. El-Makhur, bir yandan Lübnan’ın parçalı yapısını (Sünni, Şii, Hristiyan, Fenikelilik iddiası vb.) sorunsallaştırırken, diğer yandan Beyrut’un tarihsel direniş kimliğine ve Mahmut Derviş’in şiirsel mirasına sahip çıkıyor.

Lübnanlıya atfedilen o "müstesnalık[1]" meselesini tartışmaya açacak değilim; zira bu konu, söz konusu küçük coğrafyada adeta kutsiyet atfedilen bir tabudur. Belki de bu coğrafyanın darlığı, hakikatinden yahut hakkındaki mübalağalardan bağımsız olarak, bu müstesnalık iddiasının başlıca müsebbiplerinden biridir.

Esasen Lübnan’ın kendine has bir cazibesi olduğunu ikrar etmek gerekir; o her daim farklı, her daim güzeldi. Ancak bugün, savaşın gölgesinde Lübnan’ı güzel kılan nedir?

Bu sorunun bugün bambaşka bir boyutu var. Bir kez daha Güney halkı yollara düştü; başkent, diğer şehirler ve köyler sığınma merkezleriyle dolup taştı.

Her ne kadar aksini iddia edenler olsa da, mültecilerin tüm bölgelerde hüsnükabul gördüğünü söylemek pek de isabetli sayılmaz; nitekim bazıları, zillet içinde yaşamaktansa evini terk etmemeyi seçti. İsrail uçakları gökyüzünü bir an olsun boş bırakmıyor; her gün yeni bir hava saldırısı, yeni bir hedef, yeni şühedalar ve yaralılar...

Filistin sınırı boyunca uzanan köyler ise direnişçiler eliyle, İsrail birlikleri için aşılması müşkül çetin birer harp meydanına dönüştürülmüş durumda.

Gökyüzünde uçakların ve patlamaların gürültüsünden başka bir gürültü daha var: Dev puntolu başlıklar altında yükselen feryatlar... Bu feryatlar ne son anlarını yaşayan kurbanlara ne de enkaz altında can çekişenlere ait; bu ses, sahiplerinin sesini içeriden ziyade dışarıya duyurma telaşından ibaret. Bazıları ise kendinden beklenenin ötesine geçerek, tabiri caizse "kraldan çok kralcı[2]" kesiliyor.

Savaşın tam ortasında, Hizbullah’ın silahı -ki Lübnan’ın en çetrefilli ihtilaf mevzusudur- üzerine koparılan gürültünün en münasip zamanı olduğunu düşünüyorlar.

Egemenlik, devlet otoritesi, "devlet içinde devlet" [3] olma hali ve dış mihraklara bağımlılık gibi kavramların ardı arkası kesilmeyen bir tekrarla zikredildiğine şahit olursunuz.

Öte yandan, Enformasyon Bakanlığı’nın tamimiyle yasaklanmasının ardından, "direniş" (mukavemet) kelimesi bazılarının lügatinden neredeyse tamamen silinmiş vaziyette.

Bu seslerin, sahiplerinin şahsiyetlerine, tarihlerine ve duruşlarına uygun düşmesi şaşırtıcı değildir; zira bunlar, Lübnan’ın o parçalanmış, çok parçalı ve bir o kadar da karmaşık halinin birer delilidir.

Kimilerince bir iftihar vesilesi sayılan bu farklılıklar, maalesef Lübnan’a mahsus "birbirimize benzemiyoruz[4]" düsturunun da temelidir. Bu ifade, acı bir biçimde mevcut vakayı özetliyor. Burada -genelleme yapmamak kaydıyla- herkes sorunun "ötekinde" olduğuna ve kendisinin diğerinden efdal olduğuna inanıyor.

Fakat daha beteri, her tarafın Lübnan’ın kendi suretinde, kendi yöresine has nezaket kurallarıyla (etiquette), kendi yeme içme adabı ve -kimlik ile karıştırılan o dini ve mezhebi karmaşanın bir parçası sayılan- kendi lehçesiyle şekillenmesi konusundaki inadıdır.

Bu durum bizi iki uçlu bir soruya sevk ediyor: Lübnan’da sahici bir kimlikten söz edilebilir mi? Ve eğer cevap evet ise, Lübnan’ı cem eden ortak bir kimlik var mıdır?

Şizofreninin tanımlarından biri de; düşünceyi, davranışı ve duyguları etkileyen, gerçekle bağın kopması, hezeyanlar, halüsinasyonlar ve doğru olmayan şeylere duyulan kesin, sarsılmaz bir inançla tezahür eden zihni bir bozukluk olmasıdır.

Trajedinin zirvesi ise hastanın hastalığını bilmemesidir ki bu durum tedaviyi imkânsız kılar; zira şifanın ilk şartı, dertten haberdar olmaktır.

Müteveffa dâhi Ziyad Rahbani[5], Amerikan Filmi adlı oyununda Lübnan’ın halini sahneye taşımıştı. Sanatçı ve münekkit ferasetiyle bu vakayı tasvir etmek için en münasip yerin bir akıl hastanesi (asfuriye) olduğunu görmüştü.

1980 yılında sergilenen bu oyunu izleyen yahut dinleyenler, oyunun sonunda "kara mizahın" beraberinde getirdiği derin bir hüzün ve melal hissedeceklerdir. Bugün Lübnanlıların vatandaşlık ve milli birlik üzerine kurdukları cümlelerin, o oyunun kapanış sahnesinden pek bir farkı yoktur.

Lübnan’da gizli kalmış ama varlığını her an hissettiren bir şahsiyet vardır; onu bir komedi oyununun karakterlerinden biri sanırsınız. Sokakta, "havayı boyayıp size satacağına[6]" ya da "denize mermer döşeyeceğine" söz veren nüktedan birine rastlayabilirsiniz.

Hatta size nezaketle havayı hangi renge boyatmak istediğinizi veya mermerin cinsini sorabilir. Bu türden bir mizah, Lübnan’ın kendine has müstesnalık inancının bir başka yansımasıdır. Ve bu hal, belirli bir sosyal zümreye has değildir; zenginlik yahut fakirlik bu karakterin belirleyicisi olamaz.

Müstesnalık fikri Lübnan’da birleştirici bir unsurdur. Sıradan bir Lübnanlıya sorduğunuzda "Lübnanlı akıllıdır/beceriklidir" (şatır)[7] cevabını alırsınız.

Fakat savaş -ki sadece bu sonuncusunu kastetmiyorum- farklı karakterleri su yüzüne çıkarıyor. Bir Lübnanlı olarak biliyorum ki, bu vatanda (şimdilik gizliden gizliye) meselenin İsrail’e istediğini, hatta vatan toprağının bir kısmını vererek çözülüp çözülmeyeceğini düşünenler var.

İsrail’in sorununun sadece Lübnanlıların bir kesimiyle -şu an için Şiilerle- sınırlı olduğuna kani olanlar mevcut; ve bu zümrenin olayları kendi arzusuna göre tahlil eden kendine has bir "felsefesi" var.

Bu, tarihten kopmadan evvel gerçeklikten kopmanın getirdiği mucizevi bir yetenektir. Zira aynı kişi, geçen yüzyılın yetmişli ve seksenli yıllarında İsrail’in sorununun -Filistin Kurtuluş Örgütü’nün varlığı sebebiyle- sadece Sünnilerle ve Beyrut’la sınırlı olduğunu da düşünebilir ki bu, hakikatle uzaktan yakından alakalı değildir.

Bir şerh düşmek gerekirse; İsrail’in meselesinin sadece bu kesimle sınırlı olduğuna kendini inandıran Lübnanlı, aynı zamanda İsrail’in (ve dahi Amerikalıların veya herhangi bir Batılının) kendisine farklı davranacağına da kanidir.

Bu inancı, "Lübnanlı beceriklidir" zannına ve kendisine layık görülecek o ferid muameleye dayandırır. Burada sadece sokaktaki sıradan insandan bahsetmiyorum; bu fikir, devlet kurumlarında söz sahibi olan, bir kitleyi temsil eden siyasetçilerde de mevcuttur.

Fakat "hava boyacısının" veya "deniz mermercisinin" o sempatik şakasının aksine, bu tavır siyasette düşük seviyeli bir şaklabanlık, şizofrenik bir gerçeküstücü sıçrama olarak belirir.

Naçizane bilgime göre, sürrealizm resimde bir ekoldür; siyasette böyle bir ekolün varlığı bugüne değin işitilmiş değildir.

Bugün Beyrut değişiyor. İçinde, sesini alışık olduğu üzere yükseltmekten korkanlar var ve bunu kolayca fark edebilirsiniz. Onun güzel adetlerini, çehresini, o harikulade tarafgirliğini, başka hiçbir başkentin cesaret edemediği o asil isyanını değiştirmek isteyenler var.

Beyrut, nâzır ve şuurludur: O bilir ki İsrail’in meselesi, kökeni, dini, mezhebi ve ideolojisi ne olursa olsun; ister seküler ister dindar olsun, projesine karşı duran ve mukavemet eden her insanladır.

Beyrut kapılarını ve kalbini hepsine açtı. İşte bu yüzden 1982’de işgal edildi; çünkü o, mukavemetin başkentiydi. Mahmut Derviş’in "Beyrut" şiirinde tasvir ettiği üzere, o bir semboldü, bir ikondu; "son çadır ve son yıldız"dı[8].

İlkokul tarih kitabından Fenikelilere[9] dair bir dersi hatırlıyorum. Lübnan lehçesiyle "Fini’iyyin"... Bu kelime Lübnan’da dilin de ötesinde bir yerdedir; Lübnanlıların büyük bir kısmı sanki kurucu Fenikeli atanın üçüncü kuşak torunlarıymışçasına, tarihçilerin dahi cüret edemeyeceği bir kesinlikle o devirden bahsederler (Bu arada bu mesele de, hangi Lübnanlının Fenikeli olup hangisinin olmadığına dair bir tartışma ve niza konusudur).

Kitapta, onların iç ihtilaflarını bir kenara bırakıp dış tehlike karşısında nasıl birleştikleri anlatılırdı.

Ülkesinin tarihini okuyan bir çocuk olarak o gün hissettiğim gururu hatırlarım: Ben bir "Fenikeliydim"! Dünyada sadece benim ülkemde yetişen arzlar (sedir ağaçları), başka hiçbir karın benzemediği karlar ve gökyüzünün dünyanın en güzel sahilini süslemek için seçtiği o Ruveyşe Kayası[10] benim başkentimin sinesindeydi!

Şimdi, Dahiye'ye tepeden bakan dağdaki bir evde, birden fazla noktadan yükselen duman bulutlarını seyrediyorum. Bir saattir, her uçak sesi yaklaştığında ve her sonik patlamada çocukların korkusunu yatıştırmaya çalışıyorum.

Aniden, henüz hiç uçağa binmemiş beş yaşındaki yeğenim, seyahat etmeye karar verdi. Hızla ayağa kalkıp "Ben yolculuğa gidiyorum!" dedi.

Hayal dünyasından Paris’in güzelliklerini anlattı, uzak olup olmadığını sordu. Ondan iki yaş büyük abisi tartışmaya dahil olup, kendi muhayyilesine dayanarak İtalya’yı tercih ettiğini, bilhassa Milano’nun zarafetini anlattı. Sonra beni hayrete düşüren o soruyu sordu: "Lübnan’da güzel olan ne var?"

Yedi yaşının masumiyetine ve ülkesi hakkında güzel bir şeyler duyma iştiyakına sığınarak, dilim döndüğünce cevap verdim. Sonra bu makaleyi yazmak için bir köşeye çekildim.


[1] Müstesnalık (Temeyyüz): Orijinal: تميّز: Seçkinlik, başkalık, diğerlerinden ayrılma. Arapça m-y-z (ميز) kökünden gelen bu kavram, Lübnan siyasi ve sosyolojik literatüründe "Lübnan Müstesnalığı" (el-İstisna’ el-Lübnani) fikrine atıfta bulunur. Bu, Lübnan’ın Doğu ile Batı arasında bir köprü olduğu, bölgedeki diğer ülkelerden farklı olarak çoğulcu ve kozmopolit bir yapıya sahip olduğu inancını besler. Yazar, bu "müstesnalığın" bugün bir yıkım ve şizofreniye dönüştüğünü ima etmektedir. (ç.n.)

[2] Kraldan Çok Kralcı: Orijinal: ملكياً أكثر من الملك (Melekiyyen eksera mine’l-melik): Klasik bir siyasi deyimdir. Buradaki Lübnan bağlamında, dış güçlerin (Batı veya bölgesel aktörler) taleplerinden bile daha radikal tutumlar takınan yerel siyasi aktörleri eleştirmek için kullanılmış. (ç.n.)

[3] Devlet İçinde Devlet: Orijinal: الدولة داخل الدولة (Ed-Devle dâhile’d-devle): Özellikle 1960’lardan itibaren önce Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ), daha sonra Hizbullah için kullanılan bir suçlama kalıbıdır. Lübnan merkezi otoritesinin zayıflığını ve silahlı grupların özerk yapısını ifade eder. (ç.n.)

[4] Birbirimize Benzemiyoruz: Orijinal: ما بيشبهونا (Ma bişbehuna): Lübnan lehçesinde (Ammiye) kullanılan bu tabir, Lübnan’daki mezhebi ve kültürel kutuplaşmanın en keskin sloganıdır. "Onlar bize benzemez" diyerek ötekileştirilen grup, genellikle yaşam tarzı, dini aidiyet veya siyasi görüş bakımından farklı olandır. Yazar bu ifadeyi, ulusal kimliğin parçalanmışlığının bir nişanesi olarak görür. (ç.n.)

[5] Lübnan’ın efsanevi şarkıcısı Feyruz’un oğlu, dâhi müzisyen, oyun yazarı ve sol görüşlü bir münekkit. Film Ameriki Tavil (1980), iç savaşın tam ortasında Lübnan toplumunun kolektif deliliğini bir akıl hastanesi metaforuyla anlatan kült bir eserdir. Yazarın bu atfı, metnin entelektüel zeminini Lübnan sol/muhalif geleneğine bağlar. (ç.n.)

[6] Havayı Boyamak / Denize Mermer Döşemek: Orijinal: بدهنلك الهوا بويا / ببلطلك البحر (Bedhenlek el-hava buya / Bebellitlek el-bahr): Lübnan halk kültüründe çok yaygın olan bu deyimler, imkânsızı vadeden, aşırı özgüvenli, bazen de sevimli bir biçimde mübalağacı Lübnan karakterini temsil eder. Yazar burada, siyasetteki "gerçeklikten kopuşu" bu halk deyişleriyle ironik bir şekilde birleştirir. (ç.n.)

[7] Şatır (Becerikli/Akıllı): Orijinal: شاطر: Arapçada klasik anlamda "yol kesen, kurnaz" anlamına gelirken, Lübnan lehçesinde "zeki, işini bilen, becerikli" anlamında kullanılır. Bu kelime, Lübnanlıların kendi zekalarına ve ticaret/hayatta kalma kabiliyetlerine olan sarsılmaz inançlarının bir özetidir. (ç.n.)

[8] Mahmut Derviş ve "Beyrut" Şiiri: Filistinli büyük şair Mahmut Derviş’in 1982 İsrail işgali sırasında Beyrut’ta yazdığı Kasidetü Beyrut isimli eserine atıf. "Son çadır, son yıldız" imgesi, Beyrut’un Arap dünyasındaki özgürlük ve direniş için sığınılacak son kale olduğu inancını simgeler. (ç.n.)

[9] Fenikelilik: Lübnan’daki bazı Hristiyan (bilhassa Maruni) çevrelerin, Arap kimliğini reddederek köklerini antik Fenikelilere dayandırma çabası. Bu ideolojik tercih, Lübnan iç savaşının ve kimlik krizinin en derin çatlaklarından biridir. (ç.n.)

[10] Ruveyşe Kayası (Güvercin Kayası): Orijinal: صخرة الروشة: Beyrut sahilinde bulunan, şehrin simgesi haline gelmiş doğal kaya oluşumu. Lübnan milli gururunun en somut nişanelerinden biridir. (ç.n.)

Çeviri: YDH