Günaydın, Beyrut

img
Günaydın, Beyrut YDH

"Ölüm uçaklarından gelen o ölüm seli, Beyrut’taki insanların hayatını sildi süpürdü. Kimisi muradına erip can verdi, kimisi sırasını bekliyor, kimisi ise umuda tutunmaya devam edecek."




Eyhem es-Sahli

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Eyhem es-Sahli, İsrail saldırıları altında yeniden Beyrut’a yazılmış bir vefa, hüzün ve direniş mektubu sunmuş. Yazar, Beyrut’u yalnızca bir coğrafi mekan değil; Mahmud Derviş, İlyas Huri ve Ziyad Rahbani gibi dev isimlerin ruhuyla yoğrulmuş, hürriyetin ve entelektüel çilenin sığınağı olan canlı bir varlık olarak tasvir eder. Şehrin mimari yıkımına karşın "hikaye"nin ve "hayal"in ölmezliği vurgulanırken, Beyrut’un teslimiyeti temsil eden beyaz bayrağı asla çekmeyeceği gerçeği tarihi referanslarla perçinlenir.

"Bu ufuk, gök canavarı için betondan bir levha;

Sokaklarda selamet arayarak yürüyoruz.

Ölürsek bizi kim gömecek?

Ve ey... Ey Beyrut’un öğle vaktinde kırılan günü!

Acele et biraz,

Acele et ki son feryadımız neresidir bilelim." — Mahmud Derviş, Yüksek Gölgeye Övgü[1]

Lübnan’ın dinlenmesine, başkentinin bir an olsun uykuya dalmasına hiç izin verilmedi. Tarihin her döneminde bir hadisesi, her hadisesinde bir trajedisi, her trajedisinde ise kurbanları oldu.

Akdeniz’e nazır bu şehir böylece akıp gidiyor. Öyle bir deniz ki bu, Beyrut’un "orta yolda" yaşamasına müsaade etmiyor; ya sağdasın ya solda, ya uçtasın ya da derinde[2].

Yine de bu şehir, bölgedeki tüm hemcinsleri arasından sıyrılıp her türlü şeraitle hemhal olmayı, herkese göre şekil almayı ve "yaşamanın yolunu bilen" o asıl Beyrut kalmayı başarıyor.

Ezelden beri yerinde sarsılmaz duran, Lübnan’ın batısını kuzeyden güneye mühürleyen bu kıyıdan tarih gelip geçti ama asla konaklamadı.

Tarih, Beyrut’ta başka bir hayat, farklı bir musiki, yabancı diller ve kendi ülkelerinden kaçıp Beyrut’a sığınanların taşıdığı çokça Arap lehçesi gördü.

O sığınanlar ki; kelamlarını sarf etmek, seslerini duyurmak ve hürriyet sancaklarını bir kitapta, bir kasidede, bir tuvalde, bir şarkıda ya da bir makalede yükseltmek için buradaydılar.

Daha birkaç gün evvel Ahmed Kabur’u3] geçen yıl ise Ziyad Rahbani’yi[4] kaybettik. Beyrut zamanının iki sesiydi onlar. Savaşları ve düşleri bir arada yaşayan, uyumayan ve yenilmeyen bir fikir çatışmasına ev sahipliği yapan bu ülke olmasaydı, onlar da var olamazdı.

Fikrin öncüleri uykuya dalsa veya mağlup düşse bile, Hamra’nın kahvehaneleri[5] o zihinleri ağırlamaya devam edecek.

İnsanlar çevrelerinden, fikirlerinden dağılıp gitse de o zihinler kendi düşüncelerine seslenmeyi sürdürecek. İşte budur Beyrut; ciğerlerinde şiirin soluduğu, kalbinde tabloların renklendiği o başkent.

Onlardan önce de Küçük Dağ'ın yazarı İlyas Huri’yi[6] kaybettik. Huri, Şam’da Arapça öğrenip oraya meftun olan, ancak Beyrut’u ziyaret ettiğinde hayal kırıklığına uğrayıp Şamlı dostlarının bu şehre neden bu kadar büyülenmiş olduğuna şaşıran Fransız bir müsteşrike şöyle demişti:

"Beyrut güzel değildir ama efsunludur."

İlyas’ın dediği gibi, Beyrut bir fitnedir:

"Zira meftun olan kişi, neden efsunun esiri olduğunu bilemez. Aşık ise aşkını kelimelerle tedavi etmeye çalışırken kalbinin sırlarını keşfetmeye yeltenir; ancak sırlar çözüldükçe gizem daha da katmerlenir."

Lübnan’ın dört bir yanı gibi bugünlerde bombalanan bu şehirle kurulan ilişki tam da böyledir. Mahmud Derviş’in ifadesiyle o; "Denizin elması, mermerin nergisi, taştan bir kelebek... Aynadaki ruhun sureti, ilk kadının vasfı ve bulutların kokusudur." Bu şehrin kendisiyle övünmeye, varlığıyla ve kudretiyle gururlanmaya hakkı var.

Çünkü o, sadece kendisine benzer ve 5 Ağustos 1982’de, İsrail’in Beyrut kuşatması sırasında yayımlanan es-Sefir gazetesinin manşetindeki gibi "Asla beyaz bayrak kaldırmaz."[7]

O nüshada Naci el-Ali’nin meşhur bir çizimi vardı: Hanzala, Semir Kasir’in Acının Başkenti[8] dediği o kadına, yani Beyrut’a bir gül uzatıyor ve "Günaydın ey Beyrut" diyordu.

Başka hiçbir yere değil, yalnızca Beyrut’a mahsus olan bu detaylar, tek bir şehirde toplanmış asırların mirasıdır. Doğrudur; Beyrut kendi kadim mimarisini katletti, taşın hafızasından geriye mahalleler arasına saçılmış yıkıntılardan başka bir şey kalmadı. Muhtemelen bir vakit sonra o kalıntıların da işi bitirilecek.

Fakat şehrin yerlileri ve o şehrin yabancıları burada bakidirler; ölmeyen ve ölmesi mümkün olmayan hikayelerin hafızasını koruyorlar. Her ne kadar aşkta, acıda, hayatta ve ölümde son derece gerçekçi olsalar da hayal kurmaya ve insanlara hayal kurmayı öğretmeye devam ediyorlar. Beyrut kimseye bağlanmaz ama kimseyi de kendisine bağlamadan bırakmaz.

Başkentler uyur; Beyrut hariç. O, hayatının cephelerinde savaşın veya bitmek bilmeyen çoklu savaşların hikayesini yazmak için uyanır. Katil, maktul ve bu ikisi arasında kalan başkentlerin sabrını bekler durur.

Denizin karayla kavuştuğu yer kadar baki olan bu Beyrut, dün gün ortasında, insanların iyimserlik devşirdiği bir vakitte vuruldu.

Ölüm uçaklarından gelen o ölüm seli, Beyrut’taki insanların hayatını sildi süpürdü. Kimisi muradına erip can verdi, kimisi sırasını bekliyor[9], kimisi ise umuda tutunmaya devam edecek.


[1] مديح الظل العالي (Medîhu’z-Zılli’l-Âlî): Mahmud Derviş’in 1982 Beyrut kuşatması sırasında yazdığı epik şiirdir. Yüksek Gölgeye Övgü olarak çevrilen bu eser, Filistin direnişinin Beyrut’taki trajik ve destansı duruşunu simgeler. (ç.n.)

[2] المتوسط الذي لا يدع بيروت تعيش في وسط (el-Mutavassıt ellezî lâ yeda’u Beyrût te’îşu fî vaset): "Mutavassıt" (Akdeniz) ve "vasat" (orta/merkez) kelimeleri aynı kökten (v-s-t) gelir. Yazarda bir kelime oyunu (cinas) mevcuttur. Akdeniz (el-Bahr el-Mutavassıt), ismindeki "orta" anlamının aksine Beyrut’u uçlara itmektedir. (ç.n.)

[3] أحمد قعبور (Ahmed Ka’bûr): Lübnanlı sanatçı ve besteci. Özellikle "Anâunâdîkum" (Size Sesleniyorum) gibi direniş şarkılarıyla Beyrut’un politik-kültürel hafızasında yer tutar. (ç.n.)

[4] زياد الرحباني (Ziyâd er-Rahbânî): Feyruz’un oğlu, dahi müzisyen ve oyun yazarı. Beyrut’un savaş yıllarındaki absürtlüğünü ve toplumsal yapısını en sert ve deha ürünü hicivlerle ele alan isimdir. (ç.n.)

[5] مقاهي الحمرا (Mekâhî el-Hamrâ): Beyrut’un Hamra Caddesi, modern Arap entelektüel hayatının kalbi, "Arap dünyasının Paris’i" imajının merkezidir. Buradaki kafeler (Cafe de Paris, Modca vb.) siyasi tartışmaların ve edebi akımların doğum yeridir. (ç.n.)

[6] الياس خوري (İlyas Hûrî): Yakın zamanda (2024 sonbaharı) kaybettiğimiz Lübnanlı dev romancı. Küçük Dağ ve Güneş Kapısı gibi eserleriyle Beyrut’un ve Filistin’in anlatıcısıdır. "Fâtin" (فاتن) kelimesi Türkçedeki "çekici" kelimesinden öte, "akıl çelen, efsunlayan, fitneye düşüren" anlamlarını taşır. (ç.n.)

[7] لا ترفع الأعلام البيضاء (Lâ terfa’u’l-a’lâme’l-beydâ): Es-Sefir gazetesi, 1982 işgalinde Beyrut terk edilmediği sürece yayımlanmaya devam etmiştir. Bu manşet, şehrin teslim olmayışının sembolüdür. (ç.n.)

[8] سمير قصير (Semîr Kasîr): 2005’te suikastla öldürülen Lübnanlı entelektüel ve tarihçi. "Beyrut Tarihi" kitabı bu alanda bir şaheserdir. Beyrut’u "acının başkenti" olarak nitelemesi, şehrin tarihsel talihsizliğine vurgudur. (ç.n.)

[9] منهم من قضى نحبه ومنهم من ينتظر (Minhum men kadâ nahbehu ve minhum men yentezır): Kur’an, Ahzab Suresi 23. Ayet. "Onlardan kimi adağını yerine getirdi (şehit oldu), kimi de beklemektedir" anlamındaki ayete telmihtir. (ç.n.)

Çeviri: YDH