Washington: Aracı mı yoksa taraf mı? Amerikan tarafgirliği gölgesinde düşmanla müzakere sorunsalı

img
Washington: Aracı mı yoksa taraf mı? Amerikan tarafgirliği gölgesinde düşmanla müzakere sorunsalı YDH

"Tarihsel tecrübeler ve siyasi teoriler şu temel sonuçta birleşmektedir: Çatışma yapısının bizzat ortağı olan bir aracı vasıtasıyla hayati ulusal çıkarları gerçekleştirmek imkânsıza yakındır."




Halil Raad

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Halil Raad, İsrail'in Lübnan'a yönelik işgal ve saldırganlık eyleminde Amerika Birleşik Devletleri’nin üstlendiği arabuluculuk rolünü, yapısal bir eleştiriye tabi tutuyor. Yazar, Washington’ın İsrail ile olan organik, askeri ve stratejik bağları nedeniyle "tarafsız bir aracı" vasfını kaybettiğini, dolayısıyla müzakere masasının savaşın siyasi bir uzantısına dönüştüğünü vurguluyor. Camp David ve Oslo gibi tarihî örnekler üzerinden, Amerikan hamiliğindeki anlaşmaların zayıf tarafı (Arap/Filistin tarafı) yükümlülükler altına sokarken, güçlü tarafı (İsrail) denetimsiz bıraktığını kaydeden Raad'ın temel tezi, Lübnan yönetiminin bu "tarafgir arabuluculuğu" kabul ederek egemenlik haklarından taviz verdiği ve savaşı diplomatik bir vesayet alanına taşıdığı yönünde.

Uluslararası ilişkiler literatüründe bir aracının kıymeti, kendi beyanatıyla değil; çatışma yapısı içindeki fiili konumuyla ölçülür. Bu zaviyeden bakıldığında, Lübnan yönetiminin Birleşik Devletler himayesinde düşmanla doğrudan müzakere masasına oturmayı kabul etmesi, beraberinde temel bir soruyu getirmektedir:

"Washington sahiden tarafsız bir hakem midir; yoksa Lübnan’a yönelik savaşın siyasi ve askeri katmanlarına doğrudan dâhil olmuş bir taraf mıdır?"[1]

Söz konusu yönetimin saldırılar karşısındaki tutumundan ve ulusal sabiteleri sarsarak düşmanla doğrudan müzakere yolunu seçmesinden azade olarak ifade etmek gerekir ki; bu sual, yalnızca siyasi bir duruşun değil, on yıllardır müzakere ve arabuluculuk literatüründe tartışılan, sayısız tarihi tecrübeyle sabitlenmiş teorik bir sorunsalın yansımasıdır.

Çağdaş arabuluculuk teorilerinde araştırmacılar, sürece müdahil olan tarafın "tarafsız", "dengeleyici bir tarafgir" ya da "çatışmanın doğrudan bir parçası" olabileceği konusunda müttefiktir. Son şıkkın vuku bulması halinde, ilgili aktörün bilimsel anlamdaki "aracı" vasfı fiilen düşer.

Bu tasnif ışığında bakıldığında, Birleşik Devletler ne tarafsızlık ne de dengeleyici tarafgirlik kategorisine girmektedir. Zira yapısal veriler açıkça göstermektedir ki Washington; İsrail varlığının temel hamisi, organik koruyucusu ve birincil askeri finansörüdür.

Bunun yanı sıra, uluslararası mahfillerde ona daimi siyasi kalkan sağlayan ve güvenlik-askeri yapısında stratejik ortaklık kuran bir güçtür.

Dahası, her iki taraf (ABD ve İsrail) birden fazla sahada eş zamanlı veya ortak savaşlar yürütmekte, aynı stratejik hedefleri paylaşmaktadır. Nitekim ABD Başkanı Donald Trump, İran’a karşı yürüttüğü savaşı gerekçelendirirken, bu operasyonların en bariz hedeflerinden birinin "İsrail’in güvenliğini korumak" olduğunu beyan etmekten geri durmamaktadır[2].

Buna ek olarak, bizzat Birleşik Devletler içindeki siyasi, medya ve akademi çevrelerinde İsrail ile olan ilişkinin bir ittifak sınırlarını aşarak, Amerikan karar mekanizması üzerinde doğrudan bir nüfuza dönüştüğüne dair eleştirel sesler yükselmektedir.

Mevcut Amerikan Başkanı’nın en sadık seçmen tabanı olan "MAGA" [Amerika'yı Yeniden Harika Yap Hareketi] mensupları da dâhil olmak üzere geniş seçkin çevreler, mevcut yönetimin İsrail çıkarlarının çizdiği sınır dâhilinde hareket ettiği veya bu çıkarlardan ileri derecede etkilendiği kanaatini izhar etmektedir.

Bu durum; güvenlik ve idari birimlerde görev yapmış eski yetkililerin, bölgesel gerilimi tırmandıran kimi kritik kararların doğrudan İsrail’in mülahazalarıyla ve baskısıyla alındığını belirterek istifa etmeleriyle de teyit edilmiştir[3].

İlmi bir perspektifle bakıldığında bu gerçeklik, Birleşik Devletler’i "aracı" konumundan çıkarıp "çatışmayı yöneten bir taraf" konumuna yaklaştırmaktadır; hatta onu, çatışma dâhilinde öncelikle İsrail çıkarlarını tahkim etmekle mükellef bir aktör kılmaktadır.

Müzakere teorisyenleri, "çıkarlar dengesi" süreci olarak işleyen "uzlaşı" ile güçlü bir tarafın tarafgir bir aracı vasıtasıyla dayattığı "zoraki tertip" arasında keskin bir ayrım yaparlar. Bu

tasavvura göre tarafgir aracı, taraflar arasında bir denge kurmaya değil; "barış" veya "uzlaşı" adı altında sunulsa dahi, meylettiği tarafın çıkarlarını perçinleyen bir formül üretmeye çalışır. Böyle bir durumda sonuç; iç yapısı itibarıyla sakat, kırılgan ve patlamaya hazır düzenlemelerden ibaret kalır.

Tarihsel emsaller

Tarihi şahitlikler, Washington’ın "aracı" rolü üstlendiği ve İsrail varlığının doğrudan taraf olduğu vakalardaki yapısal tarafgirliğin boyutlarını gözler önüne sermektedir.

1978 yılındaki Camp David Anlaşması’nda Birleşik Devletler, Mısır ile İsrail arasındaki müzakerelere hamilik etmiştir. Ancak sonuçlar çatışmada kapsamlı bir denge sağlamamış; bilakis Mısır’ı doğrudan cephe hattından çıkarmış, bariz bir İsrail üstünlüğünü tescil etmiş ve çatışmanın mahiyetini "Arap-İsrail çatışmasından" "Filistin-İsrail çatışmasına" indirgemiştir[4]. O günkü "barış", adil ve kapsamlı bir çözümden ziyade, parçalanmış bir bölgesel uzlaşı olarak tarihe geçmiştir.

Bir başka misal olarak Washington, 1993 yılındaki Oslo Anlaşması’na hamilik etmiştir. Bu süreç, fiili egemenliği olmayan, sınırlı yetkilere sahip bir Filistin otoritesinin kurulmasıyla sonuçlanmış; zayıf tarafa ağır güvenlik yükümlülükleri yüklerken, güçlü taraf üzerinde hiçbir bağlayıcı mekanizma oluşturmamıştır.

Bugün bu sürecin neticeleri; ne aracının ne de uluslararası toplumun İsrail tarafının ihlallerini dizginleme, davranışlarını denetleme veya imzalanan anlaşmalara sadık kalmasını sağlama noktasındaki mutlak acziyeti üzerinden okunmaktadır.

Lübnan tecrübesi

En yakın misal ise 2024 yılında Lübnan’ın bizzat içinde yaşanmıştır. Birleşik Devletler, Lübnan ile İsrail varlığı arasındaki ateşkes anlaşmasına hamilik ve garantörlük etmiş, anlaşmanın uygulanmasını denetlemek üzere Amerikan başkanlığında bir Denetleme Komitesi teşkil edilmiştir.

Fakat sonraki vakalar, Lübnan tarafının anlaşma hükümlerine tam riayetine mukabil, düşmanın yükümlülüklerinden sıyrıldığını ortaya koymuştur[5].

Bu süreçte komite, Lübnan tarafına baskı kurma ve talepleri dikte etme mekanizmasına dönüşmüştür. Aynı bağlamda Amerikalı "garantör", her türlü garanti vaadinden rücu etmiş; hatta anlaşmanın artık İsrail için uygulanabilir olmadığı ve düşmanı istemediği bir şeye zorlamanın "gerçekçi olmadığı" yönünde bir Amerikan argümanı pazarlanmıştır.

Bu ise Lübnan tarafının, karşılığında hiçbir garanti almaksızın daha fazla taviz vermesine dayalı yeni bir müzakere sürecinin kapısını aralamıştır.

Geniş çaplı bir saldırganlık, kara istilası ve aralıksız devam eden günlük vuruşmaların ortasında Birleşik Devletler’i yeniden aracı olarak kabul etmek -hele ki bölgedeki savaşı doğrudan sevk ve idare ettiği bir vasatta- arabuluculuk mantığının kendisine yönelik bir darbedir.

Diğer tarafa silah sağlayan, ona siyasi kalkan olan ve "meşru müdafaa hakkı" adı altında onun anlatısını benimseyen bir devlet; aynı zamanda saldırıya maruz kalan tarafın güvenliğinin tarafsız garantörü olamaz.

Bu noktada müzakere artık savaşı bitirme aracı değil, savaşın siyasi araçlarla sürdürülen bir uzantısı ve sahadaki neticelerin diplomatik bir çerçevede yeniden üretilmesi çabası haline gelir.

Tehlike yalnızca aracının tarafgirliğinde değil, arabuluculuğun bizzat kendisinin bir "siyasi vesayet" biçimine dönüşmesindedir. Bu durumda zayıf taraf, sınırları önceden çizilmiş, öncelikleri kendi iradesi dışında belirlenmiş ve üzerine birikmiş baskıların yığıldığı bir müzakere koridoruna hapsedilir.

Kendi çıkarları ise gerçek güç dengesini yansıtmayan bir tavanın dâhilinde yeniden tanımlanır. Böylece ilgili taraf, kendi çıkarları için müzakere eden bir "devlet" olmaktan çıkar, kendisinden çok daha büyük bir müzakere sürecinin dâhilinde yönetilen bir "nesne"ye dönüşür.

Saldırganlığın ortağı bir aracı

Tarihsel tecrübeler ve siyasi teoriler şu temel sonuçta birleşmektedir: Çatışma yapısının bizzat ortağı olan bir aracı vasıtasıyla hayati ulusal çıkarları gerçekleştirmek imkânsıza yakındır.

Dolayısıyla Lübnan yönetiminin Birleşik Devletler hamiliğindeki bu müzakere yolunu kabul etmesi, savaş çemberinden çıkış anlamına gelmemekte; bilakis savaşı, doğrudan cephe meydanından, elini güçlendirmek yerine zayıflatan gayriâdil bir müzakere masasına taşımak manasına gelmektedir.

Asimetrik çatışmalarda tarafgir arabuluculuk, ateşi kesmekten ziyade savaş araçlarını siyasi olarak yeniden dağıtmaya yarar. Bu gerçekliği kabul eden her devlet, egemenlik makamından değil, baskı altındaki bir mevkiden müzakere yürütür.

Özellikle de kendisinden daha geniş bir müzakere alanı sunabilecek bölgesel yollar mevcutken ve bunlar daha kırılgan, içsel olarak karmaşık bir alternatif uğruna reddedilmişken bu durum daha da belirginleşir.

Siyasi tercihlerin bedelinin zayıf taraf için katlanarak arttığı Lübnan gibi bir ülkede, şu soru meşruiyetin de ötesindedir:

Yönetim; sahiden hakiki bir aracı ve dengeli bir müzakere yolu mu seçmiştir, yoksa karşısına aracı maskesiyle çıkan bir hasmı ve yapısal bozukluğu sebebiyle hem devletin bekasını hem de toplumsal dokuyu tehdit eden bir müzakere sürecini mi tercih etmiştir?


[1] Aracı/Hakem (وسيط): İki şeyin ortasında bulunan, ara bulucu, uzlaştırıcı. v-s-t (وسط) kökünden gelir. Arapçada "vasat", adalet ve dengeyi temsil eder. Metin, kelimenin bu kök anlamındaki "adalet ve merkezde durma" vasfı ile ABD'nin fiilî konumu arasındaki çelişkiyi vurgulayarak ironik bir ton yakalamaktadır. Türkçede "aracı" kelimesi teknik bir terimken, "hakem" kelimesi daha yüksek bir adalet beklentisini ifade eder. (ç.n.)

[2] Metin, burada Amerikan iç siyasetindeki sağ-popülist damarın bile İsrail nüfuzundan rahatsız olduğunu belirterek, tarafgirliğin yalnızca liberal elitlerle sınırlı olmadığını anımsatır. (ç.n.)

[3] Orijinal: لجنة الميكانيزم (Lecnetü'l-mîkânîzm): Burada 2024 yılında Lübnan ve İsrail arasındaki çatışmaları durdurmak amacıyla önerilen, ABD başkanlığındaki çok uluslu denetleme mekanizmasına atıf yapılır. Yazar, bu komitenin bir "çözüm" değil, "baskı aygıtı" olduğunu temellendirir. (ç.n.)

[4] s-v-y (سوي) kökünden gelir; düzlemek, eşitlemek demektir. Diplomatik dilde "compromise" veya "settlement" karşılığıdır. Yazar, Camp David'i bir "tesviye" (eşitleme/uzlaşı) değil, Mısır'ı oyun dışı bırakan bir "parçalanma" olarak nitelendirerek, kelimenin diplomatik başarısını eleştirel bir süzgeçten geçirir. (ç.n.)

[5] Egemenlik (سيادة): s-v-d (سود) kökünden gelir; "seyyid" (efendi) olmak, yönetmek demektir. Metinde "zayıf taraf" (الطرف الأضعف) ile "egemenlik" (سيادة) arasındaki gerilim, Lübnan'ın ulusal onuruna yapılan bir atıftır. (ç.n.)

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel