"Halk düzeyinde Pakistanlılar İran’a karşı müspet bir bakış açısına sahiptir. Dini, tarihi ve kültürel müşterekler, kısa vadede resmi politikalar farklı yönlere evrilse dahi, uzun vadede bölgesel entegrasyonda önemli rol oynayabilecek bir sosyal sermayedir."
Muhammed Ali Senoberi
Güney Asya’nın jeopolitik analizinde, en kalabalık ikinci İslam ülkesi olan Pakistan; bölgenin güvenlik, mezhep ve siyaset denklemlerinde karmaşık, çok katmanlı ve aynı zamanda tayin edici bir konuma sahiptir.
Bu ülkeyi doğru anlamak; mezhepsel dokusunu, güç yapısını, ekonomik vaziyetini ve dış bağlantılarını eş zamanlı olarak dikkate almayı gerektirir.
İlkin, mezhepsel doku açısından bakıldığında Pakistan, çoğunluğu Sünni olan ancak sayıları 30 ila 40 milyona ulaştığı tahmin edilen hatırı sayılır bir Şii nüfusa sahip bir ülkedir.
Bu devasa nüfus, Pakistan’ı İslam dünyasındaki en önemli teşeyyü merkezlerinden biri haline getirmiştir. Bu geniş yelpazenin mevcudiyeti, yalnızca dini sahalarda değil, toplumsal yapıda ve hatta ülkenin siyasi ikliminde de etkili olmuş; başta İran olmak üzere Şii dini merkezleriyle derin kalbi ve itikadi bağlar kurmuştur.
Bu çerçevede, Pakistan halkının önemli bir kesiminin İran İslam Cumhuriyeti’ne ve bilhassa İmam Rıza’nın (as) nurani meşhedine duyduğu tarihi ve dini alakayı göz ardı etmek mümkün değildir.
Her yıl çok sayıda Pakistanlı zair, ekonomik zorluklara ve onca kısıtlamaya rağmen kendilerini Meşhed-i Mukaddes’e ulaştırmaktadır. Bu bağlılık, yalnızca dini bir mesele değil; iki millet arasında, siyasi dönemeçlerde de kendini gösteren bir tür kültürel ve medeniyet mirasıdır.
Buna mukabil, güç yapısı düzeyinde Pakistan, ordunun temel ve belirleyici rol oynadığı bir ülkedir. Pek çok siyasi sistemin aksine Pakistan’da devletin ana sütunu ordudur ve çoğu zaman ülkenin dış ve güvenlik politikasına yön veren odur. Bu özellik, ülkedeki makro kararların kamu iradesinden ziyade, askeri kurumun güvenlik ve stratejik mülahazalarından etkilenmesine yol açmıştır.
Güvenlik sahasında ise Pakistan’ın Hindistan ile olan kadim rekabeti, bilhassa nükleer silahlanma yarışı, bu ülkenin davranışlarını şekillendiren en temel amillerden biridir.
Her iki ülkenin nükleer silaha sahip olması, bölgede kırılgan fakat tehlikeli bir muvazene yaratmıştır. Pakistan bu rekabette, askeri gücüne dayanarak Hindistan’a karşı bir caydırıcılık oluşturmaya çalışmış; ancak bu durum ekonomisi üzerinde ağır yükler doğurmuştur.
Ekonomik açıdan Pakistan ciddi meydan okumalarla karşı karşıyadır. Petrol gibi devasa enerji kaynaklarının yokluğu, sanayi altyapısının zayıflığı ve başta ABD ile Suudi Arabistan olmak üzere dış yardımlara olan derin bağımlılık, ülkeyi kırılgan bir pozisyona itmiştir.
Pakistan ekonomisinin önemli bir kısmı, Körfez ülkelerinde çalışan milyonlarca göçmen işçinin döviz havalelerine bağlıdır ki bu durum, fiilen ülke politikaları üzerinde dolaylı bir baskı unsuruna dönüşmüştür.
Bu doğrultuda, Pakistan’ın Suudi Arabistan ile olan askeri ittifakı, ülkenin konumunu çetrefilleştiren bir diğer unsurdur. Pakistan bir yandan İran ile derin dini ve halklar arası bağlara sahipken, diğer yandan yönetim ve askeri düzeyde Suudi Arabistan ile yakın ilişkilere sahiptir. Bu vaziyet, Pakistan’ı fiilen iki bölgesel kutup arasında sıkışmış ikircikli ve yer yer çelişkili bir konuma hapsetmiştir.
Tüm bu karmaşıklıklara rağmen hakikat şudur ki; halk düzeyinde Pakistanlılar İran’a karşı müspet bir bakış açısına sahiptir. Dini, tarihi ve kültürel müşterekler, kısa vadede resmi politikalar farklı yönlere evrilse dahi, uzun vadede bölgesel entegrasyonda önemli rol oynayabilecek bir sosyal sermayedir.
Nihayetinde, son gelişmeler ve ateşkes müzakereleri meselesinde, meseleye gerçekçi bir nazarla ve sığ yaklaşımlardan kaçınarak bakmak iktiza eder. Mevcut kanıtlar göstermektedir ki, yalnızca kalıcı bir ateşkes tesis edilememekle kalmamış, müzakere süreci de akamete uğramıştır.
Böyle bir vasatta, müzakerelerin yeniden başlamasına dair topluma sahte bir umut aşılamak veya yeni görüşme turları hakkında siyasi sinyaller göndermek, stratejik bir hata telakki edilebilir. Bu tür yaklaşımlar, yeni sürprizlere zemin hazırlamanın yanı sıra, siyasi hesaplamalarda bir zafiyet ve hatta bir tür geri çekilme işareti olarak yorumlanabilir.
Bu binaen, karar alıcıların ve analistlerin saha gerçeklerine ve bölgesel aktörlerin derinlikli tanınmasına dayanarak, dayanaksız her türlü iyimserlikten sakınmaları; iktidar, feraset ve istiklal üzerine kurulu bir siyaset izlemeleri zaruridir.