İran'ın direnişi, Amerikan üstünlüğünü tasfiye ediyor

img
İran'ın direnişi, Amerikan üstünlüğünü tasfiye ediyor YDH

"İran’ın direnişi ve Lübnan’daki mukavemetin sebatı bu denklemin en somut örnekleridir. Bu modellerin başarısı, kendi kimliğine ve varlığına saygı duyan birçok devlet ve toplum için ders niteliğinde olacak ve tekerrür edecektir."




Muhammed Raad

YDH - Hizbullah milletvekili Muhammed Raad, el-Ahbar gazetesinde yayımlanan köşe yazısında, İran İslam Cumhuriyeti ve müttefiklerinin (Hizbullah, Gazze) Amerikan-Siyonist ittifakı karşısındaki direnişini, teknik bir askeri savunmanın ötesinde, hem doktriner düzeyde ve hem de sivil düzeyde bir kimlik savunması olarak nitelendiriyor. Raad'a göre Amerika'nın "üstünlüğü", askeri gücünü ahlaki ve hukuki meşruiyetle birleştiremediği ve rakibinin (İran) toplumsal dokusundaki lider-halk bütünleşmesini anlayamadığı için çökmüştür. İran'ın uğradığı ağır kayıplara rağmen yıkılmadığı, aksine bu direnişin "yapay/işlevsel" bölge rejimlerinin aksine "organik" bir yapının zaferi olduğunu kaydeden Raad, zulme karşı direnme istidadının ancak adil ve ilkeli bir toplumsal sözleşme ile mümkün olabileceğini belirtiyor.

İran İslam Cumhuriyeti’ne yönelik yürütülen Amerikalılar ve Siyonistlerin saldırganlık savaşının genel değerlendirmesinde üzerinde durulması gereken temel husus; Tahran’ın direniş ve yüzleşme konusundaki kararlılığı karşısında Başkan Trump’ın yaşadığı "dehşet", şaşkınlık ve öfkedir.

Tahran, başta Devrim Lideri Seyyid Ali Hamenei olmak üzere; askeri, güvenlik ve siyasi kadroların önemli bir kısmının hedef alınması; füze rampaları, hava savunma üsleri, radar sistemleri ve fabrikalar gibi stratejik tesislerin geniş çaplı tahribine rağmen teslim olmamış, ağır kayıplar karşısında sebat göstermiştir.

Trump ve yandaşları, bu saldırıların ardından İran’da Amerikan-Siyonist saldırganlığına karşı durmakta ısrar edecek, azim ve metanet sahibi bir iradenin baki kalacağını hayal dahi edemiyorlardı.

Savaşlar tarihinde eşine az rastlanır bir halk katılımına istinat eden bu yüksek özgüvenli kalkış, yalnızca İran üzerindeki tahakküm projelerini değil; petrol ve gaz kaynakları üzerindeki kontrolü, uluslararası stratejik koridorların idaresini ve bu aşamada Amerikan küstahlığının asıl ve ilan edilmiş hedefi olan Çin’in enerji ikmal yollarını kesme planlarını da akamete uğratmayı hedeflemektedir.

Geçmişte veya günümüzde, Mart 2026’da İran’ın maruz kaldığı çapta bir liderlik ve teçhizat kaybına uğrayıp da ayakta kalabilmiş bir başka ülke örneği yoktur.

Bu sebeple, Trump ve ortaklarını esir alan o dehşet duygusu son derece tabiidir. Trump ve ekibindeki aşırı güç vehmi, azamet, tuğyan ve müstekbirlik duygusuna rağmen; bu "tağuti dehşeti" tetikleyen ve onlardaki hayal kırıklığını derinleştiren asıl mesele, İran’ın ilk saldırının ağır sonuçlarına rağmen sergilediği sarsılmaz sebat ve mukavemet kapasitesidir.

Bu durum, İslam Cumhuriyeti nizamının dayandığı temellerin; yani liderlik, kurumsal yapılar ve egemenliğin asli rüknü olan İran halkı arasındaki ideolojik, kurumsal ve sivil iç içe geçmişliğin yanlış okunmasından ve eksik takdir edilmesinden kaynaklanmaktadır.

Zira İran’daki otorite, halkın üzerine yabancı paraşütlerle veya vasilerin rızasıyla inmiş bir yapı değildir.

Keza İran halkı da siyasetçilerin iktidar oyununda araçsallaştırdığı pasif bir yığın değil; bilakis İslam Cumhuriyeti’nin ulusal çıkarları çatısı altında, hem tikel hem de tümel maslahatları gerçekleştirme yolunda vizyoner ve ilkeli bir iradeyle iktidarı bizzat üreten etkin bir öznedir.

Arap dünyasında örneğine pek rastlanmayan, dünyada ise benzeri az bulunan bu özgün bütünleşme; meşruiyetini halklar nezdinde ikna edici bir sivil derinlikten değil, yalnızca kaba kuvvet ve teröre dayalı zahiri bir üstünlükten alan o "akıl tutulması içindeki tağutu" sarsmıştır.

Oysa Amerikan yönetimi, barış, güvenlik ve adaletin tesisi hususunda sorumluluk alabilecek ağırlıkta bir örnek teşkil etmekten fersah fersah uzaktır.

Zira gerçek "üstünlük", sadece askeri ve maddi güce sahip olup bunu başkalarına karşı kullanmak değildir. Bilakis üstünlük, savaş aracına başvurmanın, uluslararası hukuk ve insani değerlere riayet eden bir meşruiyet zeminine dayandığını kanıtlayabilme yeteneğidir.

Bu kabiliyetten yoksun bir güç, ne kadar büyük olursa olsun, kendini "hukuk dışı bir haydut" konumuna düşürdüğü için gerçek manadaki üstünlük vasfını yitirir.

Trump, "İran medeniyetini" yok etmekle tehdit ettiği an, Amerikan üstünlüğünü bizzat kendi elleriyle yerle bir etmiş ve dünyanın gözü önünde tahkir etmiştir.

Bu tavır, Amerika’nın bir nizam kurucu güç değil, yalnızca bir yıkım ve tehdit odağı olduğunu ifşa etmiştir. Böylece, küstah yönetiminden beklenebilecek her türlü ahlaki ve hukuki meşruiyet zeminini ortadan kaldırmıştır.

Gerek mevcut savaşta gerekse öncekilerde sergilenen Amerikan performansı açıkça göstermiştir ki; Amerikan sisteminin dokusundaki "güç ve değerler" arasındaki derin uyumsuzluk, küresel politikalarının başarısızlığının en temel sebebidir.

Bu gerçek, özellikle halkların kendi iç ve dış politikalarının inşasında asli rol oynadığı ülkeler söz konusu olduğunda, tüm propaganda ve algı operasyonlarına rağmen gün yüzüne çıkmaktadır.

Aynı hatalı okuma ve yüzeysel değerlendirme, halkın gerçek iradesine dayanan yapılar söz konusu olduğunda hem Amerikan yönetimi hem de Siyonist varlık için geçerlidir.

Bu nedenle her iki tarafın yaşadığı şok da benzerdir: Siyonist varlığın, lider kadrosu hedef alınan Hizbullah’ın süratle toparlanması karşısındaki şoku ile Amerika’nın, İran’ın devasa saldırılar karşısında direnişini sürdürmesi karşısında yaşadığı şok aynı mahiyettedir.

Bugün Gazze’de müşahede ettiğimiz, Hizbullah çevresinin ve İran İslam Cumhuriyeti’nin göğüslediği bu saldırılar, günümüz dünyasındaki herhangi bir "yapay" devletin veya toplumun başına gelseydi, binaların ve kulelerin çatılarında teslimiyetin sembolü olan beyaz bayraklar dalgalanırdı.

Fakat Allah’ın yarattıkları üzerindeki takdiri başkadır: "Zulmedenler yakında nasıl bir inkılapla devrileceklerini (hangi akıbete yuvarlanacaklarını) göreceklerdir. Akıbet, sakınanlarındır."

İran’daki İslami sistemin ve Lübnan’daki İslami Direniş çevresinin metaneti; toplumsal yapının içindeki yasaların ve kuralların adil, seçicilikten uzak ve sadakatle uygulanmasından, yani doktriner ve sivil öze olan derin bağlılıktan gelmektedir.

Bireye ve topluma aynı anda değer vermek, pratikte dürüstlük ve adaleti gözetmek, "doktriner modelin" saflığını her türlü tahrif ve iftiradan korumak; işte bu unsurlar toplumsal bütünlüğü pekiştirmekte, hak davası uğruna canını ve kanını feda etme istidadını geliştirmektedir.

Bu tür bir sarsılmaz bütünlük unsurları, yapay ve işlevsel (memur) sistemlerde, doktriner derinliği olmayan toplumlarda nadiren bulunur.

Bu sebeple, önce liderliği sonra kapasiteyi hedef alan ağır darbeler karşısında bu tür sistemlerin süratle çökmesi, kullanılan yıkıcı gücün büyüklüğüyle doğru orantılı, doğal bir sonuçtur.

Buna mukabil; akidevi ve doktriner bir temel üzerine yükselen, vatanı, egemenliği ve insan onurunu koruma sorumluluğunu halkıyla paylaşan sistemlerde, dış saldırılar ancak daha güçlü bir kenetlenmeye ve medeni kimliği savunma azmine yol açar.

İran’ın direnişi ve Lübnan’daki mukavemetin sebatı bu denklemin en somut örnekleridir. Bu modellerin başarısı, kendi kimliğine ve varlığına saygı duyan birçok devlet ve toplum için ders niteliğinde olacak ve tekerrür edecektir.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel