"Doğulular, edimlerinin kendi ideallerine, risâlet ve medeniyet değerlerine ne ölçüde uygun düştüğünü gözden geçirmeye davetlidir."
Muhammed Raad
YDH - Hizbullah'ın Lübnan meclisindeki grubu Direnişe Vefa Bloku'nun genel başkanı Muhammed Raad, el-Ahbar gazetesi için kaleme aldığı köşe yazısında, çağdaş Lübnan ve İran halklarının direnişini, “kucaklayıcı toplumsal ortam” ve “nefsi fedaya alıştırma” gibi kavramlarla okuyarak, bu iki örneği yüce bir insani ve medeni mertebe olarak takdim ediyor. Raad, buradan hareketle evrensel bir ahlaki ders çıkarıyor: Zorba ve işgalci güçleri (Amerikan-Siyonist ortaklığı) herhangi bir düzeyde meşru görmenin, nihayetinde bu zorbalığa alkış tutanların da başına yıkım getireceği uyarısında bulunuyor.
Bir davanın veya tercihin etrafını saran kucaklayıcı bir toplumsal ortamın [1] ulaşabileceği en yüce mertebe; düşmanlarla yüzleşme meydanında, bağlılıktaki ortaklığını, fedakârlıktaki ortaklığını, sebatı ve direngenliği [2] somutlaştırmak uğruna o ağır ve bedeli ağır yükleri omuzlamaktaki ortaklığını; mallarını, rızıklarını ortaya koyuşunu ve var oluşu, egemenliği, halkın onurunu, vatanı ve medeniyet aidiyetini [3] savunan kahraman direnişçilerle omuz omuza kanlarını akıtışını ilan etmektir.
Halkların tarihindeki bu eşsiz insani ve medeni yüceliği yansıtan iki çağdaş tablo vardır:
Birincisi, Siyonist düşmana karşı koyma meydanında yiğit evlatlarından şehitler ve yaralılar vererek kanayan; aynı zamanda sevdiklerinden, toprağından ayrı düşmenin, köyü, meskenleri ve komşuları terk etmenin ıstırabı ve sabrıyla; nefse ağır gelen, kaygılar ve umutlarla, ayrıca vatandaki ortakların [4] düşmana karşı koymanın, onun işgaline, saldırılarına ve zorbalığına göğüs germenin önemini hakkıyla kavrayamayışının ağırlaştırdığı o zorlu göçle [5] kanayan direngen halkımızın tablosudur.
Bu tablodaki her şeyden daha yüce olansa; bağrına taş basma [6], sürçmelere göz yumma, evlatlarıyla kardeşlerinin düşman işgalcilerle giriştiği çatışmaların seyrini ayrıntısıyla takip etme ve Allah’a verdikleri ahde vefa gösteren o kimselere [7] Allah’ın zafer, izzet ve övünç bahşetmesi için duayı ve yakarışı elden bırakmamadır.
Diğer tabloyu ise yüce İran halkı cisimlendirmektedir. Onlar, bütün dünyanın gözü önünde, adeta sımsıkı kenetlenmiş, birlik ve beraberlik içinde tek bir saf [8] olarak; silahlı kuvvetlerini destekleyen, bilge liderliğine güvenen, vatanseverliği ve medeniyet misyonuyla övünen; insana, halkların onuruna ve vatanların egemenliğine düşman en azgın ve en canavar güçler karşısında direnmenin gereklerinin boyutunu kavrayan bir halde; köprüleri, istasyonları ve altyapıyı korumak uğruna sahip olduğu her şeyi, gücünü, malını ve kanını feda etmeye nefsini alıştırmış [9] olarak ve ülkenin dört bir yanında, şehirlerin çeşitli meydanlarında, zorba ve mütekebbir bir düşmana ve vahşi bir Siyonist düşmana karşı vatanı, halkı ve onuru savunan cesur yiğitlerine [10] desteğini, onayını ve dayanışmasını her gün ifade ederek apaçık görünmektedir.
Bu iki tablo, tek başlarına, saygıya ve yüceltilmeye kimin layık olduğunu; halkların geleceği ve dünyada güvenlik ile istikrarın sağlanması uğruna zaferin ehline kim olduğunu ifade etmektedir.
Kucaklayıcı toplumsal ortamın, varlık-yokluk savaşında atıfetin ve fedanın zirvesine ulaşması, şu anlama gelir: Bu ortamın düşmanı, dünyanın herhangi bir yerinde veya ülkesinde, hangi düzeyde olursa olsun, bir sorumluluk makamını teslim almaktan çok daha aşağılık ve çok daha hakirdir. Ve tüm dünya, bu düşman gibilerin devletlerin ve halkların işlerine hükmetme imkânı verecek makamlara ulaşmasını engellemenin yollarını bulmakla yükümlüdür.
Lübnan ve İran’a yönelik saldırıdaki Amerikan-Siyonist ortaklığı, insanlığa, herhangi bir saldırı ve herhangi bir saldırgan karşısında susmanın ve uyum sağlamanın korkunç günahını ifşa etmektedir. Zira bir gün, dünyanın saldırganlığını alkışladığı kimse, kendisi bir gün bir saldırıya uğradığında, mazlumiyeti karşısında susacak kimselerle karşılaşacaktır.
Ve bir saldırganı ödüllendiren ve onun bir kamu işinin yönetimine ortak olmasını onaylayan kişi, saldırının zulüm kılıcı kendi boynuna dayandığında, yaptığından ötürü muhakkak pişmanlık duyacaktır.
Doğulular, edimlerinin kendi ideallerine, risâlet ve medeniyet değerlerine ne ölçüde uygun düştüğünü gözden geçirmeye davetlidir. Batılılar da, kimi ideallerini, medeniyet ilkelerini ve birden çok ülkede, birden çok halka karşı, tekrarlanan pek çok hatayı işlemekteki ısrarın ne denli felaket getirici olduğunu gözden geçirmeye davetlidir.
Her iki taraf da, biraz önce anılan, direngen Lübnan ve İran halklarının bu iki tablosuyla yolunu bulsun ve Gazze halkının tablosunu da hatırlasın. Belki böylece, bu tür halklara karşı savaşların, ancak onların egemenliği, onuru ve istikrarı koruma iradesi gerçekleştiğinde sona ereceğini idrak ederler.
[1] بيئةٌ حاضنةٌ (bîetun hâdınetun) — “kucaklayıcı bir toplumsal ortam”: “بيئة” bir şeyi kuşatan ortam, çevre, habitat; “حاضنة” kucağına alan, bağrına basan, himaye eden. Kavramsal olarak bir davayı veya fikri bir anne şefkatiyle sarmalayan, ona büyümesi için gerekli zemini sağlayan toplumsal zemin. “حضن” (ha-da-ne) kökü, kucaklamak, bağrına basmak, bir şeyi göğüs ile kollar arasına alıp muhafaza etmek anlamındadır. “Hadâne” (bakım, himaye) ve “hâdıne” (bakıcı, sütanne) ile aynı ailedendir. Bu bağlamda toplumun, direnişi yalnızca siyasi bir olgu olarak değil, insani ve duygusal bir bağla, bir anne gibi sarmaladığı ima edilir. Bu ifade, direnişi sadece silahlı mücadele olarak değil; toplumsal, kültürel ve psikolojik boyutlarıyla ele alan modern Arap-İslam düşüncesindeki “direniş toplumu” (müctema‘u’l-mukâveme) kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Hizbullah'ın 2000’li yıllardan sonra geliştirdiği bu modelde, direnişin başarısı, kendisini çevreleyen halk desteğinin derinliğine ve organik yapısına bağlıdır. (ç.n.)
[2] الثبات والصمود (es-sebât ve’s-sumûd) — “sebatı ve direngenliği”: “Sebât” yerinde sağlam durmak, kaymamak; “Sumûd” ise zorluğa, baskıya rağmen ayakta ve dik kalmak, boyun eğmemek. Arapçada birlikte kullanıldıklarında, hem içsel bir sarsılmazlığı hem de dışa karşı aktif bir dik duruşu ifade eden iki katmanlı bir direniş kavramı oluştururlar. “Sumûd” [صمود] kelimesi, özellikle 1967 sonrası Filistin direniş edebiyatında anahtar bir kavramdır. Mahmud Derviş, Semih el-Kasım ve Tevfik Zeyyad gibi şairlerin eserlerinde, Filistinlinin toprağına bağlılığını, onu terk etmeyişini ve her türlü zorluğa rağmen orada kalıp var olma mücadelesini anlatan “edebiyatü’s-sumûd” (direngenlik edebiyatı) akımı ortaya çıkmıştır. (ç.n.)
[3] الانتماء الحضاري (el-intimâu’l-hadârî) — “medeniyet aidiyeti”: Bir medeniyet dairesine ait olma, mensubiyet hissi. “İntimâ”, “intisâb” (nispet edilmek) ile yakın anlamlı olup, bir köke, bir büyük yapıya bağlanmayı ifade eder. Bu kavram, klasik “vatan” (vatan) veya “milliyet” (kavmiyye) kavramlarını aşarak, ait olunan İslam medeniyeti dairesini vurgular. Modern Arap-İslam düşüncesinde, özellikle Batı sömürgeciliğine ve Siyonizm’e karşı mücadelede, yalnızca ulusal değil, aynı zamanda ortak bir medeniyet cephesi fikrini öne çıkarır. (ç.n.)
[4] سوء فهم الشركاء في الوطن (sû’u fehmi’ş-şurekâ’i fî’l-vatan) — “vatandaki ortakların… hakkıyla kavrayamayışı”: Bu, Lübnan’daki iç siyasi bölünmeye yapılan zarif ve dolaylı bir göndermedir. “Şurekâ’ fî’l-vatan” (vatandaki ortaklar), aynı ülkeyi paylaşan ancak direnişin gerekliliği ve anlamı konusunda farklı düşünen siyasi ve mezhebi grupları işaret eder. Metin, bu grupları doğrudan suçlamak veya polemik dili kullanmak yerine, “yanlış anlama” (sû’u fehm) gibi daha yumuşak, ancak derin bir eleştiri içeren bir ifade seçerek, onları hataya düşmüş akıl yürütme sahipleri olarak konumlandırır. Bu, incelikli bir belâgat stratejisidir. (ç.n.)
[5] النزوح الثقيل على النفس (en-nuzûhu’s-sekîlü ‘ale’n-nefs) — “nefse ağır gelen… o zorlu göç”: “Nuzûh”, bir yerden başka bir yere gitme, göç etme; ancak hicretten farklı olarak bir zorunluluk ve yerinden edilme çağrışımı vardır. “Sekîl”, ağır, sıklet çöken. “Se-ka-le” (ثقل) kökü, hafifliğin (hiffe) zıddı olup, tartıda, bedende veya ruhta ağırlık basması anlamına gelir. “Sekîlun ale’n-nefs”, ruhu bastıran, insanın içine çöken ve taşıması güç bir yük gibidir. Arap edebiyatında melal ve hüznü ifadede kullanılan güçlü bir psikolojik terkiptir. (ç.n.)
[6] كتمُ الضَّجَر (ketmu’d-dacar) — “sıkıntıyı içe gömme”: “Ketm”, bir şeyi gizlemek, saklamak, açığa vurmamak; “Dacar”, ileri düzeyde sıkıntı, iç daralması, huzursuzluk ve bıkkınlık. Beraberce: Ruhsal bir bunalım ve yorgunluk halini dışarı yansıtmama, sabırla bastırma erdemi. “Ketm” kavramı, Kur’an’da da geçen (örn. Bakara 2/228, kadınların rahimlerindekini gizlememesi bağlamında) ve genel olarak bir şeyi Allah ile kul arasında saklı tutma erdemiyle ilgilidir. Burada, toplumun yorgunluğunu ve sıkıntısını belli etmeyerek direnişe manevi destek verme şeklindeki yüksek ahlaki tutumu vurgular. Bu, tasavvuftaki “şikâyeti terk” ve “rıza” makamlarına uzanan bir erdemdir. (ç.n.)
[7] الذين صدقوا ما عاهدوا الله عليه (ellezîne sadaku mâ âhedû’llahe aleyhi) — “Allah’a verdikleri ahde vefa gösteren o kimseler”: Bu, Kur’an-ı Kerim’in Ahzâb Suresi 23. ayetinden doğrudan bir iktibastır. Ayetin tamamı şöyledir: “Müminlerden öyle yiğitler vardır ki, Allah’a verdikleri ahde vefa gösterdiler. Kimi adağını ödedi (şehit oldu), kimi de beklemektedir. Onlar, ahitlerini asla değiştirmediler.” Ayet, Uhud veya Hendek Savaşı’ndaki, özellikle şehadete yürüyen sahabeler hakkında nazil olmuştur. Burada zikredilmesi, direnişçileri İslam’ın ilk dönemindeki idealize edilmiş mücahit figürlerle eşleştirir. Bu, onların eylemini sadece milli bir mücadele değil, aynı zamanda ilahi ahde bağlılığın somut bir tezahürü olarak kutsal bir zemine taşır. (ç.n.)
[8] صفّ مرصوص (saffun mersûs) — “sımsıkı kenetlenmiş… tek bir saf”: “Saff”, düzgün sıra, hat; “Mersûs”, birbirine kurşunla perçinlenmiş gibi sıkıca bağlanmış, kopmaz yapı. Beraberce, boşluksuz, yekpare, dayanışma içinde bir bütünlüğü ifade eder. Bu, Kur’an’daki biri hayır, biri şer bağlamında iki önemli kullanımı akla getirir: Saf Suresi 4. ayette Allah’ın, kendi yolunda “kurşunla kenetlenmiş bir yapı gibi saf tutarak” savaşanları sevdiği ifadesi ve Sâd Suresi 25. ayette şeytanın tehdidinde geçen aynı terkibin betimlenmesi. Burada, olumlu, ilahi övgüye mazhar olan bağlam kastedilir. (ç.n.)
[9] موطّن النفس (muvattinu’n-nefs) — “nefsini alıştırmış”: “Vatane” (وطن) kökünden “tavtîn”, bir yeri vatan edinmek, bir yere yerleşmek, nefsi bir şeye hazırlamak ve onu oraya ikamet eder gibi sürekli hazır tutmak anlamına gelir. “Muvattinu’n-nefs”, nefsini, en yüce fedakârlığı dahi (mal, can) kalıcı bir bilinç hali olarak benimsemiş, onu adeta ruhunun yurdu haline getirmiş kişi demektir. (ç.n.)
[10] أبطاله البواسل (ebtâlihi’l-bevâsil) — “cesur yiğitlerine”: “Ebtâl” kahramanlar, yiğitler; “Bevâsil” (tekili: bâsil), son derece cesur, korkusuz, şecaatli. İki kelime birbirini pekiştirir. Bu tür bir sıfat tamlaması (kahraman-pehlivan, yiğit-yürekli), Arapça belâgatte olduğu kadar, klasik Türkçe nesirde de (örn. “kahraman-ı bî-hemtâ”, “dilâver-i nâmdâr”) anlamı katmanlandıran ve cümleye epik bir ağırlık katan bir yapıdır. (ç.n.)