Lübnan direnişi ve bölgesel dengeler üzerine bir inceleme

img
Lübnan direnişi ve bölgesel dengeler üzerine bir inceleme YDH

❝Masada haklarını ancak güçlü olanlar alabilir; zayıflar ise sadece kendi tavizlerini tescilleyen belgeleri imzalar.❞




Kerim Haddad

YDH- El-Ahbar yazarı Kerim Haddad, Suriye'nin emperyal müdahale sonucu çökmesi ve değişen bölgesel konjonktür sonrası yaygınlaşan "Suriye desteği bitti, direnişin can damarı kesildi, artık çökmeye mahkûm" şeklindeki ana akım tezi çürütüyor. Haddad, silahın kendisinden ziyade, o silahı üretecek ve kullanacak olan bilgi birikimi ve insan kaynağının bombalanamayacağının altını çiziyor. Ayrıca Haddad, "direniş mi devlet mi?" ikilemini yapay bir karşıtlık olarak niteleyerek, mevcut Lübnan ordusunun yetersizliği üzerinden direnişi gayriresmi ama asli ulusal savunma gücü olarak konumluyor.

 

✱✱✱


Lübnan’ın geleceğini ve bölgedeki güç dengelerini yakından takip eden çevrelerde, her geçen gün daha fazla taraftar toplayan bir görüş öne çıkıyor: Bu yaklaşıma göre Suriye’nin Direniş Ekseni dışında kalması, Lübnan’daki direnişin can damarını kopardı. Hatta direnişin artık coğrafi ve lojistik açıdan kuşatıldığı; ya teslim olmaya ya da yavaş yavaş etkisizleştirilmeye mahkûm, çöküşünü bekleyen içi boş bir kabuğa dönüştüğü ileri sürülüyor.

Bu iddia beraberinde sert siyasi sonuçlar da doğuruyor. Direnişi bir güç unsuru olarak değil, aksine küresel sisteme eklemlenmenin önündeki temel engel ve ağır bir yük olarak gören bu bakış açısı, silahsızlanmayı bir zorunluluk olarak sunuyor. Ancak bu tez, ilk bakışta tutarlı görünse ve resmi söylemlerde sıkça tekrarlansa da; direnişin doğası, tarihsel gelişimi ve varlık koşulları derinlemesine incelendiğinde, bu kırılgan varsayımların ayakta kalması mümkün görünmüyor.

Birincisi: Dış koridora mutlak bağımlılık yanılgısı

Söz konusu argüman, Lübnan’daki direnişi sadece dış yardımlarla beslenen "parazit" bir yapı olarak kurguluyor ve bu kaynaklar kesildiğinde yapının kaçınılmaz olarak çökeceğini varsayıyor. Oysa bu bakış açısı, tarihsel süreçteki direniş hareketlerinin karakterini temelden yanlış okumaktır. Şüphesiz, tamamen dış desteğe sırtını dayayan hareketler o desteğin esiri olur ve yardım kesildiği an dağılırlar. Ancak rüştünü ispatlamış ve somut başarılar kazanmış direniş hareketlerini ayırt eden bir özellik vardır: Dış destekten faydalansalar bile, varlıklarını sürdürecek koşulları kendi iç dinamikleriyle yeniden üretme kapasitesine sahip olmalarıdır.

Lübnan direnişi, bu ihtiyacı karşılamak için krizin kapıya dayanmasını beklememiştir. Tam aksine, yıllar öncesinden "kendi kendine yeterlilik" stratejisini hayata geçirmiş; sınır ötesinden gelecek lojistik imkânların çok ötesinde teknik, mühendislik ve kurumsal bir uzmanlık geliştirmiştir. Nitelikli insan kaynağı, kurumsallaşmış bilgi birikimi ve dünyanın en gelişmiş ordularından birine karşı sahada kazanılan benzersiz deneyim ne bombalanabilecek depolara sığar ne de kapatılabilecek koridorlara ihtiyaç duyar.

İkincisi: Lübnan coğrafyası bir engel değil, bir müttefiktir

Bu tezin tutarsızlığını ele veren asıl nokta, Lübnan coğrafyasının bu araziyi kullanmayı bilenlere sunduğu stratejik avantajların tamamen görmezden gelinmesidir. Lübnan; güney ucundan Bekaa Vadisi’ne, oradan kuzeydeki zirvelere kadar uzanan iç içe geçmiş dağ sıraları, derin vadileri ve sarp arazisiyle tam bir dağ ülkesidir. Bu yapı sadece doğal bir çevre değil; tarih boyunca tüm halk savunma hareketleri için hayati bir askeri kazanım olmuştur. Yerli halkın direnme iradesiyle birleşen bu sarp coğrafyada hiçbir işgalci ordunun tam kontrol sağlayamadığı gerçeği, Lübnan tarihinin her safhasında defalarca kanıtlanmıştır.

"Dost coğrafya" kavramı, sadece pasif bir savunma hattına sığınmak değildir. Aksine bu durum; hareket kabiliyeti, gizlenme yeteneği, yerinde üretim ve stratejik konumlanma gücü sayesinde işgalci güçler için maliyeti en üst seviyeye çıkarmak demektir.

Halkından ve toprağından kopuk hareketlerin mahrum kaldığı bu avantajlar, Lübnan direnişi için toprağa kök salmış yapısal bir üstünlük sağlar. Öyle ki bu avantaj, bölgesel dengelerdeki hiçbir değişimle kolay kolay ortadan kaldırılamaz.

Üçüncüsü: Müzakere ve diplomatik çözüm efsanesi

Lübnan ve Arap kamuoyundaki ılımlı kesimlerin daha yumuşak bir üslupla dile getirdiği bir diğer görüş ise, çözümün tek yolunun müzakere masası olduğunu savunuyor. Bu bakış açısına göre direniş ve elindeki silahlar, müzakere zeminini zorlaştırdığı gibi saldırganlık için de birer bahaneye dönüşüyor. Ancak bu yaklaşım —savunucularının niyetinden bağımsız olarak— bir araç olan müzakere ile bir amaç olan müzakereyi; gerçek bir çözüm ile hukuki kılıfa büründürülmüş bir teslimiyeti birbirine karıştırıyor.

Uluslararası ilişkiler mantığına ve siyasi felsefenin en temel ilkelerine göre müzakere, tarafların masada ancak ellerindeki güç kadar kazanım elde edebildiği bir süreçtir. Masaya kozlarından arınmış, eli boş oturan bir taraf aslında müzakere etmiyor; kendisine dayatılan şartları kabul ediyor demektir. Böyle bir durum, halka "zafer" diye sunulan ancak gerçekte bir teslimiyet belgesi olan anlaşmalardan başka bir sonuç doğurmaz.

Modern Arap tarihi bunun acı örnekleriyle doludur: Ne zaman Arap tarafı müzakere masasından önce ya da müzakere sürecinde saha gücünü kaybetmişse, sonuç daima yenilgiyi resmileştiren ve ona yasal meşruiyet kazandıran anlaşmalar olmuştur.

Camp David, Sina’ya gerçek anlamda bir egemenlik getirmedi; Vadi Araba, mülteci sorununa çare olmadı ve Oslo süreci yerleşim inşaatlarını durdurmaya yetmedi. Çünkü tüm bu süreçlerde Arap tarafı, masaya otururken ya elindeki kozları çoktan yitirmiş ya da bu kozlardan kasten mahrum bırakılmıştı.

Lübnan özelinde şu soruyu sormak gerekir: İsrail'i, yirmi iki yıllık işgalin ardından 2000 yılında tamamen çekilmeye zorlayan asıl güç neydi? Bu sonuç; biriken ama uygulanmayan Güvenlik Konseyi kararlarının, diplomatik taleplerin veya sahada karşılığı olmayan uluslararası çağrıların bir eseri değildi. Aksine bu; direnişin sahadaki kesintisiz varlığının ve işgal ordusunun verdiği kayıpların artık katlanılamaz bir boyuta ulaşmasının bir neticesiydi.

Peki, düşmanın devasa askeri gücüne ve Batı’nın sınırsız desteğine rağmen 2006 savaşını bitiren neydi? Saldırganlığı bir bataklığa dönüştüren ve savaşın maliyetini, galibiyet hesapları yapanların öngörülerinin çok ötesine taşıyan yine direnişin kendisiydi.

Bu nedenle, Lübnan’ın müzakere masasına oturmasını isteyenlerin şu konuda net olması gerekir: Lübnan'ın masada nasıl bir pazarlık gücüne sahip olmasını istiyorsunuz? Ve bu güç hangi temele dayanacak? Karşınızda hiçbir uluslararası hukuku tanımayan, kendisini dizginleyecek hiçbir meşruiyeti kabul etmediğini açıkça ilan eden bir yapı varken, güçten yoksun bir müzakere süreci diplomasi değil; ancak teslimiyetin resmileştirilmesi ve meşrulaştırılmasıdır.

Dördüncüsü: Direniş bir hizip meselesi değil, ulusal bir zorunluluktur

Dahası, Lübnan’daki direniş eksenli tartışmalar, meselenin özünü gölgeleyen dar bir çerçeveye sıkıştırılıyor.

Tartışma; sanki "devlet" ile "silah", "dünyaya açılmak" ile "izole olmak" ya da "ulusal projeler" ile "bölgesel ittifaklar" arasında bir çatışma varmış gibi sunuluyor.

Oysa bu karşıtlıkların tamamı yapaydır; çünkü şu temel soruyu görmezden gelmektedir: Lübnan; topraklarına saldırmayı, yetkililerine suikast düzenlemeyi, hava ve deniz sahasını ihlal etmeyi kendine hak gören ve işgal ettiği topraklardan gönüllü çıkmaya hiç niyeti olmayan bir düşman karşısında ne yapmalıdır?

Bu soru ne partizan bir yaklaşımdır ne de mezhepsel bir kaygıdır; doğrudan Lübnan’ın varlık yokluk meselesidir.

Mevcut devlet yapısının ve ordunun imkânlarına nesnel bir gözle bakmak zorundayız: Lübnan ordusu, tüm iyi niyetli güçlendirme çabalarına rağmen, nükleer silahlara ve Batı’nın sınırsız desteğine sahip bir düşmana karşı bugünkü haliyle tek başına caydırıcı olamaz. Gerçek bir caydırıcılık inşa etmek yıllar, hatta on yıllar alır; bu geçiş sürecinde ise aklı başında hiç kimse, yerine daha güçlü bir alternatif koymadan eldeki savunma gücünü dağıtmayı savunamaz.

Beşincisi: Devletin varlığı tehlikede

Bu tartışmada sıklıkla görmezden gelinen, belki de sonuçları herkesi ürküttüğü için halı altına süpürülen hayati bir boyut var: Hayatta kalmak. Mesele sadece direnişin sürmesi değil, Lübnan’ın kağıt üzerinde değil, gerçek anlamda egemen bir devlet olarak varlığını koruyabilmesidir.

Bugün düşman tarafından parlatılan “Yeni Lübnan” kavramı; aslında iradesi elinden alınmış, güvenliği başkalarına bağlanmış, işgal altındaki topraklarını kurtarmaktan aciz ve ihlallere boyun eğmiş bir yapıyı tarif ediyor.

“Kurumsal devlet” adı altında pazarlanan bu tablo, gerçekte savunma refleksleri felç edilmiş bir Lübnan’dır. Kendi savunma yeteneğinden yoksun bir yapı, tam bir devlet değil; ancak dışarıdan dayatılan otoritenin yerel bir yönetim birimidir.

Bu bağlamda direniş, sadece ideolojik bir tercih değildir; aksine egemenliğin mümkün, müzakerenin anlamlı ve onurlu bir yaşamın ulaşılabilir olduğu tek zemindir. Masada haklarını ancak güçlü olanlar alabilir; zayıflar ise sadece kendi tavizlerini tescilleyen belgeleri imzalar.

Sonuç: Varoluşsal bir zorunluluk

Netice itibarıyla Lübnan’daki direniş; ne destekçilerinin bir lüksü ne de şartlar düzelince bir kenara atılacak geçici bir yüktür. Aksine bu; ancak ödeyeceği bedelin ağırlığıyla durdurulabilen bir güce karşı, akılcı bir güvenlik denklemidir.

Bu caydırıcı gücü ortadan kaldırmak barış getirmez; sadece her türlü müzakere ihtimalini, uzun vadeli bir teslimiyet sürecine dönüştürür.

Lübnan, sarsılmaz bir caydırıcılık inşa etmek için gereken her şeye sahiptir: uygun bir coğrafya, yerel üretim kapasitesi, derin bir saha tecrübesi ve özgürlük iradesi. Bu unsurlar var olmak için kimseden icazet beklemez, meşruiyetlerini de başkasından ödünç almazlar.

Lübnan’ın geleceği üzerine söz söyleyen herkes, şu basit soruyu yanıtlamalıdır: Gerçekte neyi müzakere etmek istiyorsunuz ve neyi korumayı hedefliyorsunuz?


Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel