Amerikalı iktisatçı Martenson: Petrodolar sistemi çözülüyor

img
Amerikalı iktisatçı Martenson: Petrodolar sistemi çözülüyor YDH

Ekonomist ve stratejist Chris Martenson, İran’dan Çin’e, tahvil piyasalarındaki sıkışmadan petrodolar sisteminin geleceğine uzanan geniş bir yelpazede ABD’nin çok cepheli bir tırmanış tuzağında sıkıştığını ve küresel altyapının ciddi hasar gördüğünü belirtti.




YDH - Küresel jeopolitikte güç dengeleri hızla değişirken, ABD yönetiminin askeri, diplomatik ve ekonomik alanlardaki hareket kabiliyeti giderek daralıyor.

Yayıncı Mario Nawfal ile küresel finansal analist, iktisatçı ve yazar Chris Martenson, gerçekleştirdikleri mülakatta, uluslararası sistemin mevcut durumunu ve Washington'ın içinde bulunduğu yapısal çıkmazı ayrıntılarıyla ele aldı.

Görüşmede, ABD'nin küresel hegemonyasını koruma çabalarının artık bir hayatta kalma mücadelesine dönüştüğü, finansal piyasaların ise 2007 yılındaki büyük finansal kriz öncesindeki seviyelere ulaşan bir kırılganlık taşıdığı ifade edildi.

Yayıncı Mario Nawfal, küresel tablonun vahametine dikkat çekerek değerlendirmesine başladı. Beyaz Saray ve genel olarak ABD yönetiminin adeta bir hayatta kalma moduna girdiğini belirten Nawfal, sahadaki gelişmelerin son derece endişe verici olduğunu kaydetti.

Nawfal, analizlerinde tarafsız kalabilmek adına farklı bakış açılarına sahip aktörlerle görüştüğünü vurgulayarak şu ifadeleri kullandı:

"Bazen tüm bu hareketli parçalara ve durumun ne kadar kötü göründüğüne baktığımda, kendi kendime 'Mario, sadece bir adım geri çekil' diyorum. Son haftalarda bunu birkaç kez yaptım. Belki de durum o kadar kötü değildir, belki de belirli bir balonun içinde kalmışımdır ve olaylara sadece tek bir mercekten bakıyorumdur diye düşündüm. Yayınlarımda çok farklı perspektiflerden insanları ağırlıyorum. Birleşik Arap Emirlikleri'nden resmi bir yetkiliyi konuk ettim ve beklediğimden çok daha az şahin bir tutum sergiledi. Öte yandan Çin konusunda son derece karamsar olan ve Çin ekonomisinin büyük sorunlar yaşadığını anlatan konuklarım da oldu. Her şeye farklı merceklerden bakmaya çalışsam da yine aynı sonuca varıyorum: Durum gerçekten kötü görünüyor."

"Putin ve Şi kırk anlaşma imzalarken Trump sadece soya fasulyesi sözü alabildi"

Mario Nawfal, küresel güç mücadelesinde diplomasi ve diplomasi protokollerinin ülkelerin gücünü gösterme biçimi olduğunu kaydetti.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Çin ziyareti ile ABD Başkanı Donald Trump'ın geçmişteki Çin ziyaretini kıyaslayan Nawfal, aradaki güç kaymasını şu sözlerle açıkladı:

"Putin ile Şi Cinping görüşmesini, Trump ile Şi Cinping görüşmesiyle kıyasladığınızda farkı net bir şekilde görebiliyorsunuz. Putin, Çin'de çok daha büyük bir şatafatla, çok daha iyi bir basın ilgisiyle karşılandı. Trump ise Çin ziyaretinin ilk gününden sonra Çin gazetelerinin ön sayfalarında bile yer bulamadı. Ancak bundan daha da önemlisi, asıl sonucu belirleyen somut adımlardır. Putin ve Şi, farklı sektörlerde tam kırk anlaşma ve resmi belge imzaladı. Benim bildiğim kadarıyla, Şi ile Trump arasında tek bir bağlayıcı anlaşma bile imzalanmadı. Sadece havacılık şirketi Boeing ve soya fasulyesi alımı gibi konulara dair belirsiz vaatler havada uçuştu. Dolayısıyla bu cepheden bakıldığında durum son derece vahim."

Ortadoğu sahasındaki askeri dengelere de değinen Nawfal, İran'ın askeri kapasitesini yenileme hızının ve bölgedeki ittifak ağlarının Washington'ı köşeye sıkıştırdığını belirtti.

Nawfal, sahadan gelen son haberleri şu şekilde aktardı:

"İran cephesinde durum ortada. Haberler, İran'ın askeri kabiliyetlerini tamamen yeniden inşa etmesine sadece birkaç ay kaldığını gösteriyor. Sahip oldukları füzelerin yüzde doksanı, füze rampalarının ise yüzde yetmişi tamamen çalışır ve sağlam durumda. Çin bu süreçte İran'a çok ciddi ve belirgin bir şekilde yardım ediyor. İran savaşı sürdürmeye hazır ve bundan hiç kaçınmıyor. Asıl panik halinde olan taraf ise Körfez ülkeleri. Körfez ülkeleri ABD'ye karşı büyük bir öfke ve hayal kırıklığı içinde. Suudi Arabistan'ın, Trump'ın savaşı sürdürme yönündeki kırmızı çizgilerine dahil olma eğiliminde olduğuna dair haberler var. Dolayısıyla o cephede de manzara korkunç görünüyor. Avrupalı ve Asyalı müttefikler artık Amerikan güvenlik şemsiyesine alternatifler arıyor."

Nawfal, Trump'ın Tayvan konusundaki açıklamalarının ABD diplomasisindeki çaresizliği gözler önüne serdiğini dile getirdi. Fox News kanalında yayınlanan bir mülakata atıfta bulunan Nawfal, Trump'ın Tayvan'ı Çin ile yürütülecek müzakerelerde bir koz olarak kullanabileceğini ima ettiğini aktardı.

Nawfal, "Tayvan birdenbire, Çin'den İran konusunda taviz koparmak amacıyla yapılan bir ziyaretin ardından müzakere masasında bir koz haline geldi. Bir ülkenin aniden bu şekilde pazarlık konusu yapılması, dış politikadaki çaresizliğin boyutunu gösteriyor. Her şey son derece endişe verici bir yönü işaret ediyor. Üstelik Rusya'nın Avrupa için kırmızı çizgiler çizmesinden, NATO'yu Ukrayna'daki gelişmeler konusunda uyarmasından henüz bahsetmedik bile. Dünyanın en büyük demokrasisinin bu süreçlerden geçtiğini görmek gerçekten çok üzücü ve sarsıcı" dedi.

"Amerika jeopolitiği günübirlik, adeta doğaçlama bir şekilde yönetiyor"

Küresel finansal analist ve Peak Prosperity platformunun kurucusu Chris Martenson, Nawfal'ın analizine katılarak durumun askeri, diplomatik ve fiziksel altyapı boyutlarındaki yıkıcı etkilerini ele aldı.

ABD yönetiminin kriz yönetim tarzını sert bir dille eleştiren Martenson, jeopolitik kararların anlık tepkilerle alınamayacağını vurguladı. Martenson, şu değerlendirmeyi yaptı:

"Bu durumu ele alırken bakmamız gereken pek çok farklı boyut var. İşin dış görünüşü, diplomasisi ve en önemlisi dünya altyapısına verilen somut, fiziksel zararlar bulunuyor. Körfez bölgesinden ve petrolden bahsediyoruz. Aslında bu sadece ham petrol değil; petrol ürünleri, kükürt, helyum, alüminyum, üre gibi uzayıp giden bir zincir. Bu ham maddelerin her biri kendi başına devasa birer kriz potansiyeli taşıyor. Ancak ABD'nin tüm bu süreci yönetme biçimine baktığımızda, neredeyse tamamen kısa vadeli hareket edildiğini görüyoruz. Dakika dakika, gün be gün, adeta yolda kuralları uydurarak, doğaçlama bir yönetim sergileniyor. Jeopolitik kesinlikle bu şekilde yönetilmemelidir."

Martenson, ABD'li diplomatların sahada yürüttüğü çalışmaların siyasi liderlik tarafından nasıl sabote edildiğini bir örnekle açıkladı. Pakistan örneğini veren Martenson, "Geçen sefer de konuştuğumuz gibi, Pakistan'da sahada bir ilerleme kaydetmek için canla başla çalışan ABD'li müzakerecilerin durumunu hayal edebiliyorum. Onlar zorlu bir uzlaşıya varıyor, tam o sırada Trump tamamen zıt bir tweet atıyor. Bu tam bir hüsran, çalışanlar için korkunç bir durum olmalı" dedi.

Nawfal bu noktada araya girerek, eski Birleşik Krallık istihbarat teşkilatı MI5 görevlisi ve deneyimli diplomat Alistair Crooke'un kendisine aktardığı bir bilgiyi paylaştı.

Nawfal, "Alistair Crooke bana arabulucuların artık sadece birer postacıya dönüştüğünü söyledi. Ellerinde tekliflerin yazılı olduğu kağıtlarla bir taraftan diğer tarafa gidiyorlar, teklifleri iletip geri dönüşleri başkana sunuyorlar. Güvenlik gerekçesiyle her şey elektronik ortamda değil, fiziksel kağıtlar üzerinde yazılı olarak yürütülüyor" bilgisini aktardı.

"Dünya günde 13 milyon varil petrolden mahrum ve bu durum her geçen gün daha da kötüye gidiyor"

Chris Martenson, kendi ekibiyle her gün gerçekleştirdiği stratejik değerlendirmelerde olaylara farklı açılardan bakmaya çalıştıklarını ancak her seferinde aynı ekonomik gerçeklikle yüzleştiklerini belirtti.

Ekonominin temel dayanağının enerji olduğunu vurgulayan analist, küresel arz açığının sürdürülemez boyutlara ulaştığını ifade etti. Martenson, doğrudan alıntılarla durumun vehametini şöyle açıkladı:

"Ekibimle her gün uzun değerlendirme toplantıları yapıyoruz. Son iki aydır her gün kendimize şu soruları soruyoruz: 'Nerede hata yapıyoruz? Bu duruma bakmanın başka bir yolu var mı? Gözden kaçırdığımız bir şey mi var? Acaba çıkamadığım bir düşünce kalıbına mı sıkıştım?' Ancak kendi analiz çerçevemizi kıracak aksi bir veri bulamadık. Gerçek şu ki, ekonomi enerjidir. Dünya şu anda günde 13 milyon varil petrolden mahrum durumda. Bu açığı bir şekilde kapatmak zorundayız ve her geçen gün bu durum daha da kötüleşiyor. Bu hesaba kükürt gibi yan ürünlerde yaşanan krizleri dahil bile etmiyorum ki kükürt kendi başına devasa bir kriz hikayesidir. Tüm bunları alt alta topladığımızda, bunun ekonomik olarak çok ağır bir bedeli olacaktır. Kaçınılmaz olarak bu bedel ödenecektir."

Martenson, bu derin ekonomik tehdide karşılık eski Başkan Donald Trump'ın takındığı umursamaz tavrı eleştirerek şunları kaydetti:

"Trump'ın bu duruma doğrudan verdiği tek yanıt, 'Amerikalıların mali durumunu umursamıyorum, diğer ülkeleri de umursamıyorum, bizim yeterince petrolümüz var' demek oldu. Bu tavır, 'Kimse umurumda değil, ben ve ekibim güvendeyiz' zihniyetinin bir yansımasıdır. Görünüş, siyaset, jeopolitika ve diplomasi açısından tarihte bu kadar büyük bir hasarın verildiği başka bir dönem hatırlamıyorum. George W. Bush döneminde de her şeyin farkındaydım ve uyanıktım. O dönemde uydurma kitle imha silahları yalanıyla Irak işgal edildiğinde daha dibe vurulamaz diye düşünmüştüm. Ancak şu anda o dönemden çok daha kötü bir durumdayız. Irak ve Afganistan'dan sonra verilen 'bir daha asla' sözlerine ne oldu?"

"İran'ın zenginleştirilmiş uranyumu ülke dışına çıkarmayacağını söylemesi bizi yine en başa döndürüyor"

Martenson, Trump'ın dış politikadaki olası geri adımlarını ve bunun İsrail ile olan ilişkiler üzerindeki etkilerini analiz etmeye çalıştığını belirterek şu ihtimalleri sıraladı:

"Bazen olaylara farklı bir açıdan bakabilmek için kendime şu senaryoyu kabul ettirmeye çalışıyorum: Belki de Trump sadece arkasını dönüp gidecektir. Belki de İran'dan koparabildiği kadar taviz koparıp bu işten sıyrılacaktır. Belki de İsrail'e öyle bir tavır alacaktır ki, İsrail'in ABD üzerindeki etkisi nihayet azalmaya başlayacaktır ve bu bir dönüm noktası olacaktır. Bu ihtimal her zaman masada. Trump, İran politikasında hata yaptığını biliyor olabilir. Bu yüzden dikkatini Küba'ya veya Venezuella'ya kaydırıp buralardan kolay zaferler elde etmeye çalışabilir. Körfez ülkeleri ve Asya ile ilişkileri yeniden inşa etmeye odaklanabilir."

Ancak Martenson, resmi açıklamaların bu olumlu senaryoları hızla çürüttüğünü ifade ederek sözlerini şöyle sürdürdü:

"Fakat hemen ardından resmi bir açıklama geliyor ve Trump, 'Hayır, İran zenginleştirilmiş uranyumundan vazgeçmediği sürece hiçbir anlaşmayı kabul etmeyeceğim. Asla zenginleştirilmiş uranyuma sahip olamayacaklar, bu bizim kırmızı çizgimizdir' diyor. İran tarafı ise 'Zenginleştirilmiş uranyumumuzu asla ülke dışına göndermeyeceğiz' açıklamasını yapıyor. Bu noktada yine en başa, birinci adıma dönüyoruz. Durum hiç de iyi görünmüyor ve bölgedeki çoğu ülke savaşın kaçınılmaz olduğuna inanıyor."

Nawfal'ın, Trump'ın İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile yaşadığı iddia edilen gerilimler hakkındaki sorusuna yanıt veren Martenson, bu tür haber sızıntılarına şüpheyle yaklaştığını belirtti.

Martenson, "Hayat tecrübem bana şunu gösterdi ki, eğer İsrail bir şeyden memnun değilse, onun peşinden gitmez. Netanyahu'nun Trump'a öfkeli olduğuna dair sızıntılar var ancak bize sadece duymamızı istedikleri şeyleri sızdırıyorlar. Trump'ın bugüne kadar Netanyahu'ya karşı gerçekten kararlı ve sert bir duruş sergilediğini hayal etmek benim için çok zor, çünkü şimdiye kadar bunu yapabileceğine dair hiçbir işaret vermedi. Dolayısıyla bu sızıntıları nasıl yorumlayacağımı henüz bilmiyorum. Eğer bu iddialar doğru çıksaydı hem çok şaşırır hem de memnun olurdum" ifadelerini kullandı.

Yayıncı Mario Nawfal, bu tür gerilim haberlerinin genellikle bir bilgi savaşının parçası olduğunu ifade etti. Nawfal, bu sabah gerçekleştirdiği bir yayında, konuğu olan analizci Aleksey'e bu haberleri okuduğunda normalde hiç gülmeyen konuğunun kahkahalarla gülmeye başladığını anlattı.

Nawfal, "Bana 'Mario, sen hala bu haberlere inanıyor musun?' dedi. Sonrasında bana ve diğer konuklarıma aktardığı gerçek şu oldu: Ne zaman Trump ve Netanyahu'nun kavga ettiğine dair bir haber yayınlansa, hemen ardından ABD, İsrail'in talebi doğrultusunda bir adım atıyor. Yani bu haberler aslında görmek istediğimizin tam tersi bir anlama geliyor" diyerek illüzyona dikkat çekti.

"İran sekiz milyar dolarlık bütçesiyle sekiz yüz seksen milyar dolarlık ABD askeri gücünü dengeye zorladı"

Savaşın kaçınılmazlığı konusundaki görüşünü netleştiren Martenson, masada sadece iki seçenek olduğunu belirtti.

Martenson, "Doğrudan cevap vermek gerekirse, savaş olasılığı barış olasılığından çok daha yüksek. Çünkü önümüzde sadece iki seçenek var: Ya taviz vereceksiniz, İran'ın istediklerinin bir kısmını kabul edip kendi istediklerinizin tamamını alamadan masadan kalkacaksınız ya da savaşacaksınız. Nükleer malzeme konusu aşılması imkansız bir kırmızı çizgi olarak şekilleniyor. Uranyum ya ülkeyi terk edecek ya da savaş büyüyecek. Trump geçenlerde tüm süreci yeniden kurgulamaya çalışarak, 'Oraya müdahale etmek zorundaydık çünkü bomba elde etmelerine sadece anlar kalmıştı' dedi. Tabii ki kendi istihbarat teşkilatlarımız bile bunu yalanlamışken bunu söyledi. ABD'nin bu işten öylece elini çekip gideceğini sanmıyorum" dedi.

Analizinde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Donald Trump arasındaki görüşmede gündeme gelen "Thucydides tuzağı" kavramına da değinen Martenson, ABD imparatorluğunun askeri gücünün sınırlarının ortaya çıktığını belirtti. Martenson, jeopolitik dengeleri şu çarpıcı kıyaslamayla açıkladı:

"Şi Cinping ile Trump görüşmesinde Şi, Thucydides tuzağı konusunu gündeme getirdi. Trump'ın bu kavramın ne anlama geldiğini bilmediği çok açıktı. Bu kavram, yükselen yeni bir gücün meydan okuması karşısında, yaşlanan bir imparatorluğun içine düştüğü kapandır. Eğer bu meydan okumaya sert yanıt vermezseniz zayıf görünürsünüz; ancak yanıt verirseniz de aslında ne kadar zayıflamış olduğunuzu kendi ellerinizle kanıtlarsınız. İşte biz şu anda tam olarak bu tuzağın içindeyiz. ABD dışındaki dünya medyasını yakından takip ediyorum ve tüm dünya için şu gerçek artık çok net: ABD askeri olarak insanların düşündüğü kadar güçlü değil. Eskiden ezici ve kapsamlı bir askeri üstünlüğümüz olduğu söylenirdi. Ancak İran, bugüne kadar yaşanan bu çatışmalarda çok sayıda stratejik ve taktiksel zafer elde etti. İran'ın yıllık savunma bütçesi en fazla 8 milyar dolar. Bizim bütçemiz ise tam 880 milyar dolar. Yüzde bir oranında bir bütçeyle, ABD'yi kendi bölgelerinde bir dengeye zorlamayı başardılar. Bu gerçeği kabul etmek gerekir. ABD imparatorluğu bu durumdayken arkasını dönüp gidemez."

"İmparatorluğumuz borç ihraç ediyor fakat artık kimse bu tahvilleri elinde tutmak istemiyor"

Chris Martenson, askeri gerilemenin yanı sıra ABD'nin asıl büyük krizinin finansal alanda yaşandığını kaydetti. ABD'nin dünyaya en çok ihraç ettiği ürünün "borç" olduğunu vurgulayan analist, devlet tahvillerindeki büyük satışı ve bunun küresel etkilerini şu sözlerle aktardı:

"ABD dış dünyaya çok büyük miktarda ihracat yapıyor. Ancak ihraç ettiğimiz şeylerin başında borç geliyor. Dünyanın geri kalanına borç ihraç ediyoruz ve onlar da bizim devlet tahvillerimizi ellerinde tutuyorlar. Fakat şu anda egemen borçlanma araçlarının hızla elden çıkarıldığını görüyoruz. Japonya'da tahvil faizleri hızla yükseliyor. ABD otuz yıllık tahvil faizleri de tırmanışta. Otuz yıllık tahvil faizleri en son 2007 yılında, yani büyük küresel finansal krizin hemen öncesinde bu seviyeleri görmüştü. Birleşik Krallık'ta otuz yıllık devlet tahvilleri adeta gökyüzüne fırladı, roket hızıyla yükseliyor. Avrupa da onlardan farklı değil. Tüm bu alanlarda devasa bir baskı birikiyor. Bu durum hem petrol çıkmazıyla hem de yaşlanan imparatorluk sorunuyla doğrudan bağlantılıdır."

Martenson, ABD'nin küresel finansal sistemi kontrol altında tutmasını sağlayan mekanizmaların çözüldüğünü belirterek, "ABD küresel piyasalardaki 'büyük abi' konumunu kaybetmeyi göze alamaz. Çünkü insanların ABD tahvillerini tutmak zorunda hissetmelerinin ana nedeni bu güçtür. Onları buna adeta reddedemeyecekleri teklifler sunarak zorladık. Ayrıca petro-dolar sistemi tüm bu mekanizmanın çıpasıdır. Bretton Woods ile başlayan ancak asıl olarak 1973 yılında Henry Kissinger'ın petro-doları tescillemesiyle ivme kazanan bu sistem artık çözülüyor. Bu çözülme karşısında askeri olarak nasıl bir duruş sergileneceğini, bunun dış dünyaya nasıl yansıtılacağını gerçekten öngöremiyorum. İşte bu durum tam bir gerilimi tırmandırma tuzağıdır" değerlendirmesinde bulundu.

"Japonya'da sıfır faizle borçlanıp Amerika'da yatırıma dönüştürme dönemi artık şiddetli bir şekilde sona eriyor"

Yayıncı Mario Nawfal, tahvil faizlerinin yükselmesinin hükümetlerin borçlanma maliyetlerini doğrudan artırdığını belirterek, 2007 yılındaki finansal kriz öncesindeki seviyelere ulaşılmasının piyasalar açısından ne anlama geldiğini sordu.

Martenson, piyasa mekanizmalarının temelde çok basit olduğunu, alıcılar satıcılardan fazla olduğunda fiyatların yükseldiğini, satıcılar alıcılardan fazla olduğunda ise düştüğünü hatırlatarak şu teknik açıklamayı yaptı:

"Şu anda ABD devlet tahvillerinde, Japon tahvillerinde ve diğer tahvillerde çok ciddi bir satış baskısı var. Bunun en temel nedeni enflasyonun hızla yükselmesidir. Üretici Fiyat Endeksi, üreticilerin mal üretirken katlandıkları maliyetleri gösterir ve bu maliyetler daha sonra tüketiciye yansıtılır. Bize resmi olarak açıklanan Tüketici Fiyat Endeksi ise gerçeği tam yansıtmayan, üzerinde oynanmış bir veridir. Ancak asıl önemli olan, Üretici Fiyat Endeksi'nin, Tüketici Fiyat Endeksi'nin öncü göstergesi olmasıdır. Üreticilerin gıda, yakıt, paketleme gibi girdilerde yaşadığı maliyet artışları, yaklaşık üç ila dört aylık bir gecikmeyle tüketiciye yansır. Şu anki Üretici Fiyat Endeksi verileri bize, üç-dört ay içinde resmi enflasyonun yüzde altı seviyesine çıkacağını gösteriyor. Enflasyonun yüzde altı olduğu bir ortamda, hiç kimse yüzde dört buçuk faiz veren bir devlet tahvilini elinde tutmak istemez. Çünkü o tahvili tuttuğunuzda doğrudan para kaybedersiniz. Satış baskısının arkasındaki ilk büyük neden budur."

Tahvil piyasasındaki çöküşün ikinci nedeninin ise ABD'nin mali sorumsuzluğu olduğunu vurgulayan Martenson, bütçe açıklarının ulaştığı boyutu şu şekilde analiz etti:

"Diğer büyük neden ise tamamen mali sorumsuzluktur. ABD, 2000 yılından bu yana adeta sürekli bir savaş halindeymiş gibi harcama yapıyor. Devasa bütçe açıkları sürekli olarak piyasaya sürülüyor. Peki tüm bu borçları kim satın alacak? Eskiden bu borçları dış dünyaya ihraç ediyorduk. Bill Bonner'ın geçmişte yazdığı o harika kitap başlığındaki gibi, biz bir 'Borç İmparatorluğu'yuz. Çin eskiden çok büyük miktarda ABD tahvili satın alırdı. Şimdi ise her ay portföylerindeki tahvilleri satıyorlar. Sürekli satıyorlar. Japonya ise kendi para birimi yeni koruyabilmek adına ABD tahvillerini satmak zorunda kalıyor. Çok uzun zamandır ABD'nin on yıllık tahvil faizlerinin çıpasıyla ayakta duran istikrarlı bir sistem vardı. Bu sistem, finansal fonların Japonya'da fiilen sıfır faizle borçlanıp, bu parayı getirip yüzde dört buçuk faiz veren ABD tahvillerine yatırdığı ve aradaki farktan risksiz kazanç elde ettiği faiz farkı ticaretine izin veriyordu. Bu taşıma ticareti dönemi artık şiddetli bir şekilde sona eriyor. Bu sistem çözüldükçe süreç daha da istikrarsız hale gelecektir. Japonya, bu çözülmeyi yavaşlatabilmek ve geçişi yumuşatabilmek adına piyasaya defalarca müdahale etmek zorunda kaldı."



Makaleler

Güncel