❝İsrail'in yaşadığı kayıp, "İran'ın varoluşsal tehdidinin sürmesi" değil; bölgeye tek başına hükmetme, kendi güvenlik mimarisini dayatma ve bölge ülkelerini Amerikan gücüyle sindirme hırsının artık sona ermesi...❞
Hüseyin İbrahim
YDH- El-Ahbar yazarı Hüseyin İbrahim, İsrail’in Amerika’yı kullanarak bölgeyi dizayn etme ve komşularına karşı "yenilmez" bir tehdit oluşturma kapasitesinin iflas ettiğini işlediği analizinde, İran'ın, on yıllardır süren yaptırımlara ve askeri baskıya karşı "stratejik sabır" göstererek, sonunda ABD’yi masaya oturttuğunu ve yaptırımların kalkmasıyla ekonomik bir "zafer" elde ettiğini açıklıyor.
✱✱✱
İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasında bir mutabakat zaptının imzalanması an meselesi; tüm bölge, İslam Devrimi'nden bu yana geçirdiği süreçten tamamen farklı, yeni bir dönemin eşiğinde.
1979'dan beri ilk kez yaptırımlardan, ambargolardan ve çatışmalardan arınmış bir ortama kavuşması beklenen bölgede, nihai anlaşmanın 30 ila 60 gün içinde tamamlanması öngörülüyor.
Bu özgürleşme süreci; 1980-1988 İran-Irak Savaşı'ndan, İran'a kesin darbe indirmesi beklenen son İsrail-ABD ortaklığına kadar maruz kalınan ağır tehditlerin ardından geliyor.
Bu aşamada, mutabakat imzalandıktan sonra bölgesel düzenin tam olarak nasıl şekilleneceğini ve aktörlerin üstleneceği rolleri öngörmek zor olsa da, kurulacak yapının imza anındaki güç dengesini birebir yansıtacağı kesin.
Özünde bu denge, Amerika ve İsrail'in savaş hedeflerine askeri yollarla ulaşamadığı gerçeğine dayanıyor.
Bu stratejik başarısızlık İsrail'in temel hedefleriyle taban tabana zıt olduğundan, anlaşmanın en büyük kaybedeni Tel Aviv olacaktır.
Washington ise savaş sonrasında, özellikle İran'ın enerji sektörüne yapılacak yatırımlardan ciddi ekonomik kazanımlar elde edebilir.
Zira Tahran, kendisine yönelik askeri harekât başlamadan önce de ABD'nin bu sektördeki yatırımlarına herhangi bir itirazda bulunmamıştı.
İsrail'in yaşadığı kayıp, iddia ettiği gibi "İran'ın varoluşsal tehdidinin sürmesi" değil; bölgeye tek başına hükmetme, kendi güvenlik mimarisini dayatma ve bölge ülkelerini Amerikan gücüyle sindirme hırsının artık sona ermesidir.
Bugün filizlenen bu yeni süreç, aslında 2015'te Obama dönemindeki nükleer anlaşmayla başlayabilirdi; ancak Trump, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun kışkırtmalarıyla 2018’deki ilk başkanlık döneminde bu anlaşmayı feshetmişti.
Trump’ın İran’a yönelik stratejisinin iflas ettiğini idrak etmesi, ekonomik baskılardan savaşa uzanan sekiz yılı buldu; bu gecikmenin temel nedeni ise, uzun süreli bir savaşın ABD'nin iç siyasi gündeminde yaratacağı tahribattı.
ABD’nin bu mutabakat zaptını onaylaması, Netanyahu’nun peşinden gitmenin doğuracağı risklerin; İsrail yanlısı lobinin seçim vaatlerinden veya Trump ve koalisyonunun —dünyanın en zengin isimlerini barındıran bu yapının— elde edeceği mali getirilerden çok daha ağır bastığını gösteriyor.
Öte yandan savaşın sürmesi; başta Körfez petrollerini kontrol eden dev Amerikan şirketleri olmak üzere, bölge yöneticileri ve küresel ekonomik aktörler için ciddi bir kayıptı.
Bu anlaşma söz konusu şirketlerin İran’ın petrol ve doğalgaz sektörüne yatırım yapmasının önünü açarken, çatışmaların devamı mevcut Körfez yatırımlarının kaybı riskini barındırıyordu.
Trump’ın, mutabakatın yakında imzalanacağını duyurmasının ardından "Truth Social" üzerinden Dow Jones endeksindeki yükselişi gösteren grafiği paylaşması da muhtemelen bu ekonomik tabloya işaret ediyordu.
Bölgedeki yeni dönemi doğrudan "İran’ın Körfez üzerindeki tahakkümü" olarak okumak doğru bir yaklaşım değildir; ancak yaptırımlardan kurtulan Tahran’ın, bölgenin güvenlik mimarisini yeniden inşa ederken daha etkin bir rol oynaması kaçınılmazdır.
İran ile Körfez komşuları arasındaki ilişkilerin yumuşaması da beklenen bir gelişmedir; tabii son savaşta Abu Dabi örneğinde olduğu gibi, hâlâ İsrail’in Tahran’ı hedef alma kapasitesine bel bağlayanlar hariç.
Bu noktada Birleşik Arap Emirlikleri; çatışmada kaybeden tarafta olduğunu kabullenmek, bölgesel meselelerdeki aşırı ve olumsuz etkisini dizginlemek ve nihayetinde İran ile diğer bölge ülkelerine, İsrail ile olan yakın ilişkisinin doğasına dair güven verici yanıtlar üretmek durumunda kalacaktır.
Bölgedeki bu yeni gerçeklik; Trump’ın Orta Doğu liderleriyle ve ardından Netanyahu ile görüştükten sonra bir anlaşmaya varıldığı yönündeki açıklamasının da anahtarı niteliğindedir.
Tüm taraflar, farklı motivasyonlarla da olsa, savaşı sürdürmekten vazgeçmek için bir gerekçeye ihtiyaç duyuyordu.
Trump, özellikle Netanyahu adına —onlar istese de istemese de— masadaki aktörlerin elini fiilen güçlendirdi; zira anlaşmanın nihai bir metin olmaktan ziyade bir mutabakat zaptı düzeyinde kalması, İran lehine bir gelişmedir.
Bu durum, ABD’nin savaşı bitirmek için "nihai anlaşma" şartından geri adım attığını gösteriyor.
Ayrıca Tahran, önümüzdeki 30-60 günlük müzakere sürecinde pozisyonunu sağlamlaştırmış durumdadır; müzakereler başarısızlıkla sonuçlansa veya mutabakat zaptı rafa kalksa dahi, İran mevcut güçlü konumunu korumaya devam edecektir.
Çeviri: YDH