❝Önerilen anlaşma, "nihai bir barış" arayışından çok, çatışmanın geçici olarak yönetilmesine odaklanıyor.❞
Halil el-Kadi
YDH- El-Khanadeq gazetesinden araştırmacı yazar Halil el-Kadi, Amerika ve İran arasında yapılması beklenen ateşkesin kalıcı bir barış anlaşması olmadığı gerçeğini odağına alarak, bu olası anlaşmanın krizin köklerini çözmek yerine sadece bölgedeki çatışmayı geçici olarak dondurmayı amaçladığını belirtiyor. El-Kadi, Amerika'nın, sadece askeri ve ekonomik baskı kurarak İran'ı teslim alabileceği düşüncesinin tamamen çöktüğünü vurgularken masadaki anlaşma şartlarının İran'ın asıl tehlikeli gücünü yok etmediğinin altını kalınca çiziyor.
✱✱✱
Bugün Ortadoğu’daki en tehlikeli kırılma, Washington ile Tahran arasında olası bir uzlaşmadan ziyade, böyle bir mutabakatın ardından şekillenecek olan yeni dünya düzeninin mahiyetidir.
Savaşlar askeri düzeyde nihayete erebilir ancak taraflar asıl savaşın henüz kazanılmadığına içeriden ikna olmuşsa, ateşkes imzalandığı anda stratejik düzlemde çatışma yeniden başlar.
Bu nedenle, ABD ile İran arasında yakın zamanda anlaşmaya varılacağına dair basına sızan bilgiler, diplomatik dilin sakinliğinin ardında çok daha karmaşık bir tablo barındırıyor.
Görünürde; kapsamlı bir ateşkes, güvenli geçiş garantileri, ortak izleme mekanizmaları, birkaç gün içinde başlayacak müzakereler ve yaptırımların kademeli olarak kaldırılması gibi başlıklar öne çıkıyor.
Ancak bu şartların altında bambaşka bir gerçek yatıyor: Washington, açık bir savaşın maliyetinin, sonuçları kontrol etme imkanından çok daha ağır olduğunu kavradıktan sonra bölgedeki güç dengelerini yeniden tanımlıyor.
Sızan taslak, bu değişimin boyutunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
Önerilen anlaşma, "nihai bir barış" arayışından çok, çatışmanın geçici olarak yönetilmesine odaklanıyor.
Yaklaşık on dört maddeden oluşan metin, krizin kökenlerine inmek yerine sadece patlamayı dondurmayı hedefliyor:
⇒ Lübnan dahil tüm cephelerde eş zamanlı ateşkes,
⇒ 30 günlük -uzatılabilir- bir müzakere süreci,
⇒ Deniz ablukasının kademeli olarak kaldırılması,
⇒ İran'ın nükleer zenginleştirme faaliyetlerini uzun bir süre durdurup elindeki yüksek oranlı uranyumu üçüncü bir ülkeye devretmesi,
⇒ Dondurulmuş fonlarının bir kısmının serbest bırakılması.
Ancak daha çarpıcı olan taslağın içeriği değil, aksine nelerin kasıtlı olarak dışarıda bırakıldığıdır.
Balistik füzeler, bölgesel nüfuz ağları ve İran’ın alışılagelmişin dışındaki askeri altyapısı gibi temel meseleler, müzakerelerin ileri aşamalarına ertelenmiş durumda.
Bu durum, Washington’ın artık İran sistemini tamamen tasfiye etmeyi değil; büyük bir infilakı önleyen ve çözümsüz soruları zamana yayan, kademeli bir "sınırlama stratejisi" izlediğinin dolaylı bir itirafıdır.
İşte asıl Amerikan endişeleri tam da burada başlıyor.
Zira bu çapta bir anlaşma sadece düşmanlıkların sona ermesi değil, aynı zamanda yaşananların ardından İran’ın, dengeli bir müzakereyi dayatacak güce sahip olduğunun fiilen kabulü anlamına gelecektir.
Bu, Washington’da son derece hassas bir noktaya tekabül ediyor; zira Amerikan yönetiminin önemli bir kesimi, biriken askeri ve ekonomik baskının Tahran’ı er ya da geç siyasi teslimiyete zorlayacağına inanıyordu.
Fakat sahadaki gerçekler çok daha farklı bir tabloya işaret ediyor.
Buradaki kilit nokta şu: Bu anlaşma gerçekleşirse, kesin bir Amerikan zaferinin değil; savaşın çok cepheli ve stratejik bir yıpratma sürecine evrildiğinin -biraz geç de olsa- idrak edilmesinin bir sonucudur.
Amerikan yönetimi, yoğun askeri baskının hızlı bir siyasi denge sağlayacağı inancıyla çatışmaya dahil oldu; ancak zamanla, bir tarafı vurma gücünün, o darbeden sonra bölgenin gidişatını belirleme gücüyle aynı anlama gelmediğini tecrübe etti.
Nitekim taslağın bazı maddeleri bu ikilemi açıkça yansıtıyor.
Washington, müzakerelerin başarısız olması durumunda askeri operasyonlara geri dönme ve deniz ablukasını yeniden uygulama hakkını saklı tutuyor; ancak bir yandan da küresel deniz güvenliğini, kırılgan ve kademeli bir müzakere sürecine bağlamayı fiilen kabul etmiş durumda.
Bu, son derece kritik bir gelişme; zira on yıllardır "güç kullanarak seyrüsefer serbestisi" politikası izleyen Amerika Birleşik Devletleri, artık aynı düşmanla, geçici siyasi mutabakatlar üzerinden boğazların istikrarını müzakere ediyor.
İşte tam burada, Kraliyet Birleşik Hizmetler Enstitüsü’nün (RUSI) raporunda çarpıcı bir şekilde özetlenen o paradoks yatıyor: İstihbarat operasyonel düzeyde başarılı oldu, ancak politika stratejik düzeyde başarısızlığa uğradı.
Bu, yalnızca teknik bir gözlem değil; mevcut Amerikan krizinin tam kalbindeki özüdür.
Amerika Birleşik Devletleri doğru istihbarata sahipti, üstün hedefleme kapasitesine ulaşmıştı ve askeri operasyonların önemli bir kısmını başarıyla yönetmişti.
Ancak rapora göre, siyasi karar alma sürecinde bu istihbarat değerlendirmelerine yeterince ağırlık verilmemişti.
Başka bir deyişle istihbarat, savaşı önlemek veya gerçekçi hedefleri yeniden tanımlamak için bir araç olmaktan ziyade, bizzat savaşı başlatmak için kullanılan bir enstrümana dönüşmüştü.
Belki de tam olarak bu nedenle, Washington'da istihbarat camiası ile Beyaz Saray arasında daha önce benzeri görülmemiş bir uçurum açılmaya başladı.
General Jeffrey Cruz gibi isimlerin görevden alınması ve ardından Tulsi Gabbard'ın ayrılmasıyla sonuçlanan kriz, sadece idari anlaşmazlıklardan ibaret görünmüyor.
Mesele çok daha derine iniyor. Bazı ABD istihbarat çevrelerinde, siyasi kararların artık en doğru veriye göre değil, önceden belirlenmiş bir eylem planıyla en uyumlu değerlendirmeye göre yönlendirildiği yönünde güçlü bir algı var.
Washington'da kulaktan kulağa yayılan bilgilere göre, eski bir ABD istihbarat yetkilisi, sorunun artık bir "bilgi toplama başarısızlığı" olmadığını; aksine yönetimin, savaş için kurgulanan anlatıyla çelişmesi durumunda istihbarat analizini aşılması gereken bir engel olarak görmeye başladığını ifade etti.
Bu, uzun vadede oldukça tehlikeli bir noktadır.
Çünkü imparatorluklar büyük krizlerle yalnızca istihbarat hatası yaptıklarında değil, karar alma mekanizmaları soğuk ve kurumsal değerlendirmelerin yerine siyasi sezgileri ve ideolojik mülahazaları tercih etmeye başladığında karşı karşıya kalırlar.
Trump yönetimi örneğinde bu gerilim, İsrail ile olan karmaşık ilişki nedeniyle daha da tırmanmış görünüyor.
Netanyahu'nun İran'la müzakerelerden dışlandığına ve sürecin uzağında tutulduğuna dair artan bilgiler, sadece savaşa ilişkin taktiksel bir anlaşmazlığı değil, Washington içindeki daha kapsamlı bir değişimi de yansıtıyor: Amerika Birleşik Devletleri, İsrail'in nihai hedeflerine ulaşmasının, artık Amerikan çıkarlarını tehdit edebilecek bir bedel ödemeden mümkün olmadığını kavramaya başladı.
Daha da endişe verici olanı, sızdırılan bazı maddelerin, Washington'ın İsrail için hayati önem taşıyan füze programı ve İran'ın bölgesel nüfuzu gibi konuları ertelemeye hazır olduğunu açıkça ortaya koymasıdır.
Başka bir deyişle, ABD yönetimi İran tehdidini "ortadan kaldırmak" yerine "yönetmeye" odaklanırken; Tel Aviv, çevresindeki stratejik ortamın bütünüyle yeniden şekillenmesine yol açacak bir anı bekliyordu.
Bu noktada mevcut ateşkes, çatışmayı gerçekten sona erdirmekten ziyade bölgeyi "sıfırlama" girişimi haline geliyor.
İran ise yenilmiş bir taraf gibi davranmıyor. Aksine; çok sayıda ABD istihbarat verisi, Tahran'ın müzakere sürecini, askeri altyapısının bir kısmını beklenenden daha hızlı şekilde yeniden inşa etmek için kullandığını gösteriyor.
Bunlar İran'ın bu ateşkese bir son değil, stratejik bir mola olarak baktığını işaret ediyor:
► İnsansız hava aracı üretimini ikiye katlamak,
► Fırlatma rampalarını yeniden konuşlandırmak,
► Hürmüz Boğazı için intihar botları geliştirmek,
► Gelecekteki herhangi bir ablukayı aşmak adına alternatif ulaşım ağları kurmak.
Nükleer hükümlerin kendisi bile krizin köklü çözümünden ziyade, geçici bir idare biçimi gibi duruyor.
Zenginleştirme faaliyetlerinin yıllarca durdurulması teknolojik bilginin sonu anlamına gelmiyor; yer üstü tesislerinin sadece tıbbi izotoplarla sınırlandırılması ise İran'ın on yıllardır biriktirdiği derin altyapıyı ortadan kaldırmıyor.
Daha basit bir ifadeyle: Anlaşma, yeteneği öteliyor ancak yok etmiyor.
Sözün özü; Washington savaşı bitirmek isterken, Tahran olası ikinci ve daha karmaşık bir savaşa hazırlanıyor.
Bu nedenle Körfez ülkelerinin endişeleri son derece haklı. Arap devletleri, sadece güçlü bir İran'dan değil, belki de daha çok "zayıflamış" bir İran'dan çekiniyorlar.
Zira savaşlardan sonra varoluşsal bir tehdit altında hisseden rejimler, daha saldırgan ve daha az yönetilebilir olma eğilimi gösterirler.
Bu durum, Suudi Arabistan'ın "Helsinki Süreci"nden ilhamla önerdiği bölgesel saldırmazlık paktını da açıklıyor.
Fikrin kendisi, bazı Arap başkentlerinin bölgenin farklı bir evreye girdiğini idrak etmeye başladığını ortaya koyuyor: Artık güvenlik; sadece doğrudan Amerikan korumasına veya İran'a karşı askeri bir çözüm fikrine dayalı olarak inşa edilemez. Bu, çok önemli bir kırılma noktası.
Ortadoğu on yıllardır "güç kullanarak caydırma" ilkesiyle yönetildiğinden, özellikle Amerika'nın açık askeri müdahaleye olan isteksizliğiyle birlikte, bu modelin devamının ancak sonsuz yıpratma döngülerine yol açacağı giderek daha net anlaşılıyor.
İşin ironik tarafı ise herkes barıştan bahsederken psikolojik olarak bir sonraki savaşa hazırlanıyor olması.
İran askeri kabiliyetlerini yeniden inşa ediyor; İsrail, Washington'ın askeri seçeneklerini kısıtladığını görüyor; Amerika Birleşik Devletleri, geri adım atmış gibi görünmeden bu bataklıktan çıkmak istiyor; Körfez ülkeleri ise bölgenin yeniden patlamasını önlemek adına yeni bir denge unsuru arıyor.
Dolayısıyla, potansiyel anlaşmanın en tehlikeli yönü, temel çelişkileri çözmemesi, aksine onları kırılgan bir mutabakat çatısı altında geçici olarak dondurması.
Sızdırılan taslak, çatışmayı bitiren bir anlaşmadan ziyade, iki savaş arasındaki geçiş evresini düzenleyen bir belge gibi duruyor: Birinci savaş zorlukla kontrol altına alınmış durumda ve herkes ikinci savaşın zamanlamasını mümkün olduğunca ertelemeye çalışıyor.
Bazen büyük savaşlar müzakerelerin başarısızlığıyla değil, herkesin bir anlaşmaya imza atmasıyla başlar; çünkü aslında herkes, içten içe bir sonraki turun sadece bir zaman meselesi olduğuna inanmaktadır.
Çeviri: YDH