İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, savaşın Tahran’ı zayıflatmak yerine güçlendirdiğini savunarak, Körfez’de güvenliğin ABD üsleri ve dış müdahaleler yerine bölge ülkelerinin ortak işbirliğiyle sağlanması gerektiğini belirtti.
YDH- İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, el-Meyadin’e verdiği özel röportajda Tahran’ın stratejik kazanımlar elde ettiğini ve savaşı bir güç unsuruna dönüştürdüğünü belirtti.
Arakçi, bölgenin güvenlik yapısının bölge ülkelerinin kendi çabalarıyla inşa edilmesi gerektiğini vurgulayarak, istikrarsızlık kaynağına dönüştüğünü söylediği ABD müdahaleleri ve askeri üslerinden uzak durulmasının önemine dikkat çekti.
Liderlik sahada, ulusal birlik sürüyor
Arakçi, röportajında “şehit lider” Seyyid Ali Hamenei’nin tutumlarını hatırlatarak, onun “kalpleri yönettiğini ve halkın iyi gününde de kötü gününde de yanında olduğunu” söyledi.
Arakçi, Seyyid Ali Hamenei’nin şu sözlerini aktardı:
“Bütün halk için güvenli bir yer sağlanmadıkça ben bir sığınağa ya da güvenli bir noktaya gitmeyeceğim. Güvenli noktalar herkes için mevcut olmadığı sürece halkın yanında, yeryüzünde kalacağım. Halkımın başına gelecek herhangi bir olay benim de başıma gelmiş sayılır.”
İran Dışişleri Bakanı, ülkenin yeni liderliği olan Ayetullah Seyyid Mücteba Hamenei’nin de ülke üzerindeki tam kontrolü elinde tuttuğunu ve devlet işlerini aynı düzeyde yönetim ve planlamayla sürdürdüğünü ifade etti.
Stratejik hazırlık ve düşmanı ani karşılıkla şaşırtma
Arakçi, askeri çatışmanın arka planına ilişkin değerlendirmesinde, Cenevre görüşmelerinden önce dahi bütün işaretlerin savaşın çıkacağını gösterdiğini belirtti.
O dönemde verdiği bir röportajda, silahlı kuvvetlerin ve hükümetin tüm senaryolara hazır olduğunu söylediğini hatırlatan Arakçi, Dışişleri Bakanlığı’nın da aynı anda diplomatik görevlerini yerine getirdiğini kaydetti.
Tahran’ın müzakerelere her türlü olasılığa karşı tam hazırlıkla katıldığını belirten Arakçi, ülkenin hiçbir zaman hazırlıksız yakalanmadığını ifade etti. Bazı kişilerin şehit edilmesinin sürpriz olarak görülebileceğini ancak stratejik açıdan İran’ın asla gafil avlanmadığını söyledi.
Arakçi, ülkeye yönelik saldırıdan iki saatten kısa süre sonra İran’ın karşılık vermeye başladığını belirterek, komutanların şehit edilmesine rağmen bütün hazırlıkların önceden yapıldığını dile getirdi.
Bu hazırlıkların, “şehit lider” tarafından uzun süreli bir savaş ihtimali dikkate alınarak oluşturulduğunu kaydeden Arakçi, her komutan için beş kademeye kadar yedek isimlerin önceden belirlendiğini, bir kişinin şehit olması durumunda yerine geçecek kişinin anında belli olduğunu söyledi.
Arakçi, dünyanın İran’ın bu kadar hızlı karşılık verebilmesine şaşırdığını belirterek şunları söyledi:
“Dünyanın görünen en büyük gücüyle ve nükleer silahlarla donatılmış bir ülkeye karşı 40 gün boyunca dimdik ayakta durmak hafife alınacak bir şey değildir.”
Uluslararası birçok dışişleri bakanının kendisine İran’ın bu savaşta kendisini kanıtladığını ve daha güçlü çıktığını söylediğini aktaran Arakçi, dünyanın İran halkının, hükümetinin ve İslam Cumhuriyeti’nin gerçek gücünü gördüğünü ifade etti.
Arakçi, İran’ın bugün herhangi bir saldırıyla yüzleşmek için geçmişe kıyasla çok daha güçlü bir konumda olduğunu söyledi.
“ABD güvenlik şemsiyesi” istikrarsızlık kaynağı
Arakçi, bölgedeki yabancı askeri varlığa ilişkin değerlendirmesinde, ABD güçlerinin ve “güvenlik şemsiyesinin” bölgenin güvenliğine katkı sağlamadığının pratikte ortaya çıktığını söyledi.
ABD üslerinin güvenlik için değil, güvenliğe karşı bir unsur haline geldiğini belirten Arakçi, bu üsler komşu ülkelerde bulunmasaydı söz konusu ülkelerin herhangi bir saldırıya maruz kalmayacağını ifade etti.
Bölge ülkelerinin bu savaşla birlikte söz konusu üslerin güvenilirliğine bakışının değiştiğini söyleyen Arakçi, Körfez bölgesinin dış güçlere dayanmayan yeni bir bölgesel güvenlik mimarisi kurması gerektiğini vurguladı.
Savaşı, özellikle Körfez bölgesi açısından tarihi bir dönüm noktası olarak değerlendiren Arakçi, bölgenin güvenlik geleceğinin geçmişe göre daha iyi olacağı konusunda iyimser olduğunu ifade etti.
Arakçi, savaşın ilk gününden itibaren bölge ülkelerine İran’ın kendisini savunacağını ve topraklarında bulunan ABD üslerinin saldırının parçası olarak değerlendirileceğini bildirdiğini söyledi. Bununla birlikte, saldırıların söz konusu ülkelerin topraklarına yönelik olmadığını da kendilerine ilettiğini kaydetti.
Bölge ülkelerinin topraklarının veya hava sahalarının İran’a karşı saldırılar için kullanılmasını reddettiğini belirten Arakçi, buna rağmen ABD’nin bu alanları kullandığını söyledi.
İran’ın, Kuveyt hava sahasının İran’a karşı düzenli olarak kullanıldığını gösteren çok sayıda belge ve kanıta sahip olduğunu ve bunların Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunulduğunu belirten Arakçi, şu soruyu yöneltti: “Dost ateşiyle düşürülen F-15 uçakları Kuveyt’te ne yapıyordu?”
Arakçi ayrıca, Katar’daki ABD üssü ve hava sahasının İran’a karşı kullanılmış olmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdiğini ve bu konuda Doha’yı bilgilendirdiklerini söyledi.
Bununla birlikte Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Kara Kuvvetleri Komutanı Asım Munir ve Dışişleri Bakanı İshak Dar başta olmak üzere Pakistan yönetiminin çabalarına teşekkür etti.
Katar’ın da özellikle mali konularda İran ile ABD arasında adil bir çözüm bulunması için yapıcı girişimlerde bulunduğunu belirten Arakçi, mevcut mutabakatların tek ve nihai bir paket halinde tamamlanması şartına bağlı olduğunu ifade etti.
Bölgesel ilişkiler ve ortak anlayış arayışı
Arakçi, Suudi Arabistan’ı İran ile birlikte Körfez bölgesinin büyük ve temel aktörlerinden biri olarak nitelendirerek, iki ülkenin birlikte güçlü bir güvenlik yapısı oluşturabileceğini ve bölgeye barış, istikrar ve kalkınma getirebileceğini söyledi.
Savaş süresince Suudi Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ile neredeyse düzenli temas halinde olduklarını belirten Arakçi, kendisini “çok iyi bir dost” olarak tanımladı.
İki taraf arasında açık ve yapıcı diyalogların sürdürülmesi gerektiği konusunda ortak anlayış bulunduğunu ifade eden Arakçi, Suudi liderliğinde geçmişteki iniş çıkışları geride bırakmaya yönelik iyi niyet gördüklerini ve görüşmeleri sürdürmekte kararlı olduklarını söyledi.
Umman ile ilişkilere de değinen Arakçi, iki ülke arasındaki bağların son derece dostane ve kardeşçe olduğunu belirtti.
Tahran ile Maskat’ın, uluslararası hukuk çerçevesinde Hürmüz Boğazı’nın yönetimi ve deniz trafiğinin düzenlenmesi için çalıştığını ifade eden Arakçi, iki ülkenin boğaza kıyısı olan devletler olarak burada güvenliği sağlama ve karar alma konusunda doğal hakka sahip olduğunu söyledi.
İran’ın bu konuda Körfez ülkeleriyle görüş alışverişinde bulunacağını belirten Arakçi, ancak nihai kararın İran ve Umman tarafından alınacağını ve bunun askeri olmayan tüm gemilerin güvenli geçişini sağlamayı amaçladığını ifade etti.
Birleşik Arap Emirlikleri ile yaşanan gerilimin temel nedeninin ise “İsrail faktörü” olduğunu söyleyen Arakçi, Abu Dabi’nin İsrail ile yakın siyasi ve ekonomik ilişkiler kurmasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi.
ABD ve İsrail’in BAE hava sahası ile topraklarını İran’a karşı kullandığını gösteren çok sayıda belge ve kanıta sahip olduklarını belirten Arakçi, bazı durumlarda BAE’nin doğrudan İran’a karşı yürütülen operasyonlara katıldığını belirtti.
Arakçi, “BAE’deki dostlarımızın Körfez’deki diğer ülkeler gibi bir politika izlemesini tercih ederdim. Böyle olsaydı çok daha iyi ilişkilere sahip olabilirdik.” dedi.
Röportajının sonunda savaşların bir gün sona ereceğini ve yabancı güçlerin bölgeden ayrılacağını söyleyen Arakçi, “İsrail’in hiçbir acıyı dindirmeyeceğini, aksine acıları artıracağını” ifade etti.
İran, BAE ve diğer bölge ülkelerinin uzun yıllar boyunca komşu olarak birlikte yaşamaya mahkum olduğunu belirten Arakçi, güvenlik ve kalkınmayı garanti altına alacak düzenlemelerin oluşturulması gerektiğini söyledi.
Karşılıklı saygı ve ortak çıkarlar temelinde makul ilişkilere dönülmesi çağrısında bulunan Arakçi, bunun İsrail müdahalelerinden uzak şekilde gerçekleştirilmesi gerektiğini vurguladı.
ABD’ye de çağrıda bulunan Arakçi, Washington’un bölgesel ve bölge ötesi düzeyde etkili ve güçlü bir İslam Cumhuriyeti gerçeğini kabul etmesi ve politikalarını bu gerçeklik temelinde şekillendirmesi gerektiğini söyledi.