El-Celil'in akıllı İHA'sı

img
El-Celil'in akıllı İHA'sı YDH

"Trump, zaman kaybetmeden Netanyahu ile irtibata geçmek zorunda kaldı. İsrail Başbakanı ise kendisini çok yönlü bir kriz sarmalının içinde buldu."




İbrahim Emin

YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Emin, ABD ile İran arasında yapılan mutabakat zaptı sürecini ve bu süreçte bölge ülkelerinin üstlendiği diplomatik rolleri ele alıyor. Müzakerelerde Lübnan’daki askeri durumun ve İsrail’in konumunun yarattığı pürüzler ele alınırken, sahada yaşanan son askeri tırmanışların diplomatik trafiği nasıl doğrudan etkilediği görülüyor. Emin, ABD Başkanı Donald Trump’ın bölgesel bir savaşı önlemek amacıyla İsrail üzerinde kurduğu baskıyı ve ateşkesin yürürlüğe girmesi sürecinde yaşanan kritik gelişmeleri aktarıyor.

Son kırk sekiz saat içinde pek çok gelişme yaşandı. Süreç, ABD Başkanı Donald Trump’ın İran ile savaşı sona erdirmeyi amaçlayan mutabakat zaptı taslağını onayladığını duyurmasıyla başladı.

Ancak Trump, nihai ayrıntıların olgunlaşmasını beklemeden bu açıklamayı yapmakla aceleci bir tavır sergiledi. Ardından ilgili tüm taraflara, ABD’nin bu onayla askeri operasyonları dondurmayı ve taraflar arasında daha önce ilan edilen ateşkese geri dönmeyi hedeflediğini iletti.

Bu sırada Katar’da detaylı görüşmeler başlamıştı bile. Pakistanlı arabulucu henüz devreden çıkmamıştı ancak ABD, mevcut aşamada Doha’nın desteğine ihtiyaç duyduğunu fark etti.

Trump gibi bir figürle müzakere yürütürken işler her zaman tek bir doğrultuda ilerlemez. Zira o, bir anlaşma istiyor ve bunu olabildiğince hızlı gerçekleştirmeyi hedefliyordu. Bu acelenin ne Dünya Kupası’yla ne ABD’nin bağımsızlığının 250. yıl dönümü hazırlıklarıyla ne de yaklaşan ara seçimlerle ilgisi vardı.

İş ve finans dünyasından gelen Trump, piyasaların giderek artan baskısıyla karşı karşıyaydı; fakat bu kez en büyük baskı bizzat bölge ülkelerinden geliyordu.

Geçen süreçte bölgede aktif olan iletişim ağının detaylarının ortaya çıkması uzun sürmeyecektir. ABD ve Körfez ülkelerinin güdümündeki medyanın tartışmayı belirli bir alanla sınırlamaya çalıştığı ve bu yayınları yönetenlerin, savaşın Körfez ülkeleri üzerindeki yansımalarını örtbas etmeye özen gösterdiği bir gerçekti.

Buna karşın Trump, Körfez ülkelerinin kendi arasındaki makasın her geçen gün biraz daha açıldığını bizzat gözlemliyor; Suudi Arabistan, Katar ve Kuveyt’ten savaşın durdurulmasını talep eden mesajları sıklıkla alıyordu.

Daha da önemlisi, bu ülkelerin artık İsrail’i bir endişe ve tehdit kaynağı olarak göstermeye başladıklarını şaşkınlıkla da olsa duymaya başlamıştı.

Savaş sürecinde ABD ordusunun askeri operasyonları yönetirken karşılaştığı zorlukların farkında olan Trump, faturayı bazı Körfez ülkelerine kesmeye çalıştı. Washington’daki askeri kaynakların aktardığına göre, savaşın başlamasından yaklaşık yirmi gün sonra Körfez ülkeleri, topraklarının askeri operasyonlarda daha az kullanılmasını ABD’den talep etmişti.

Bu talep; Katar, Kuveyt ve Suudi Arabistan’ın, birtakım üs ve havalimanlarındaki askeri hareketliliğin durdurulduğunu İran’a bildiren ardı ardına mesajlar göndermesiyle aynı döneme denk geliyordu.

Birleşik Arap Emirlikleri’nin bu genel eğilimin dışında kalarak İsrail’in yanında savaşa dahil olduğu doğruydu; fakat Emirlik yöneticileri de uğradıkları zararın öngörülerini çoktan aştığını fark etmişlerdi. Re’sü’l-Hayme, Şarika ve hatta Dubai liderleri arasında huzursuz sesler yükselirken, Abu Dabi Merkez Bankası ise yatırım piyasasının çökmesini önlemek adına gerekli likiditeyi sağlamak için yoğun bir çaba sarf ediyordu. Trump ise tam bu esnada hedeflediği uzlaşının genel çerçevesini çizmekle meşguldü.

Hazırlanan mutabakat zaptında, İran’ın nükleer silah edinmeyeceğine dair bir taahhüdü ve nükleer programın geleceğini daha derinlemesine müzakere etmeye hazır olduğunu içerecek şekilde nükleer dosyaya açıkça atıf yapılmasını şart koştu.

Ayrıca Hürmüz Boğazı’nın seyrüsefere tamamen açık kalmasını garanti altına alacak net bir maddenin eklenmesinde ısrar etti.

Buna karşılık, kendisi de bir bedel ödemeye hazırlanıyordu; İran’a yönelik uygulanan ablukanın derhal son bulacağını ilan etti.

İran’ın dondurulan varlıkları konusunda temkinli davransa da ciddi bir anlaşmanın, Tahran’ın bu fonların bir kısmına erişimine imkan tanıyacak bir mekanizmayı gerektirdiğini biliyordu. Bu doğrultuda sunduğu öneriler ise İran tarafından kesin bir dille reddedildi.

Trump bu duruma öfkelenip Fars Körfezi ve Umman Denizi’nde taciz operasyonları düzenlenmesi talimatını verdiğinde, İran’ın bu senaryoya hazırlıklı olduğunu, hatta belki de böyle bir tırmanışı arzuladığını fark edemedi. Bu durum, bölgedeki gerilimi yeniden zirveye taşıdı.

Tahran’ın mali taleplerini 50 milyar dolar seviyesine çıkararak çıtayı yükseltmesi ABD Başkanı’nı şaşırttı. Bu noktada Katar, tüm tarafların prestijini koruyacak bir çıkış yolu bulmak amacıyla arabuluculuk rolünü üstlendi.

Katar’ın önerisi, arabulucuların şimdilik detaylarını açıklamaya gerek görmediği mekanizmalarla ve Trump’ı doğrudan taviz vermiş konumuna düşürmeyecek bir formülle, Tahran’ın talep ettiği tutarın yaklaşık yarısını, yani 24 milyar doları almasını sağlıyordu.

Buna karşılık Trump, Hürmüz Boğazı’nın uluslararası seyrüsefere açık tutulması ve geçen gemilerden hiçbir vergi veya ek yükümlülük talep edilmemesi güvencesine karşılık, ABD’nin İran petrol ve doğalgaz ihracatına yönelik kısıtlamaları, ilk aşamada resmi olmasa da fiili olarak kaldıracağını taahhüt etti.

Bu durum İran’a, son üç ayda biriken büyük miktardaki petrol ve doğalgazı elden çıkarma ve ciddi mali gelir elde etme fırsatı sunuyordu.

Anlaşmanın neresinde bu İsrail?

Tüm bu süreç işlerken, kurulacak denklemde İsrail’in konumunu saran belirsizlik perdesi varlığını koruyordu.

Müzakerelere katılan bir yetkilinin şaşkınlıkla sorduğu şu soru oldukça dikkat çekiciydi: "Trump’ın, yaşanan gelişmelerden İsrail’i tamamen habersiz bıraktığı bir aşamada olmamız mümkün mü?"

Bu soru; İran’dan ABD’ye, Pakistan’dan Körfez ülkelerine kadar tüm taraflarda, anlaşmanın İran’a büyük kazanımlar sağlarken İsrail’i en büyük kaybeden konumuna getirdiği yönünde oluşan ortak kanaatin bir sonucuydu.

Hatta bazı katılımcılar, Washington’ın sadece savaşın yansımalarını sınırlamaya çalışmakla kalmayıp aynı zamanda bölgedeki genel stratejisini de geniş kapsamlı bir revizyona tabi tuttuğu izlenimiyle masadan ayrılmıştı.

Tam bu noktada, tartışmaların Lübnan başlığına yaklaşmasıyla birlikte İsrail dosyası yeniden güçlü bir şekilde ön plana çıktı. Temasların bir önceki turunda ABD ve İran, sahadaki askeri gelişmelerin baskısı altında müzakere yürütürken Pakistanlı arabulucu henüz süreçte etkin bir rol oynamıyordu.

Lübnan’ın da ateşkes kapsamına alınması hususunda mutabık kalındığında Trump, İran’ın böyle bir şartı dayatma hakkı olduğuna inanmıyordu.

Ayrıca ateşkesin Tahran’la kapsamlı bir anlaşmanın ön sözü olmadığını düşünüyor ve bunu Lübnan dosyasını mutabakatın dışında tutmak için yeterli bir gerekçe olarak görüyordu.

Bunun yanı sıra Amerikan karar alma mekanizmalarında, İran’dan bağımsız bir müzakere süreci başlatarak Lübnan’da kazanımlar elde edilebileceğine dair bir yanılsama baş gösterdi.

Çok geçmeden Lübnan, ABD ve hatta Suudi Arabistan’da bu görüşü hararetle savunan çevreler belirdi. İsrail, 8 Nisan ateşkesiyle ilgilenmediğini ilan edip "Kara Çarşamba" katliamına giriştiğinde, işlerin kendi hesaplarına uygun ilerleyeceğini varsayıyordu. O dönemde Trump da bu yaklaşıma karşı çıkmamıştı.

Riyad’ın yaşanan gelişmeler karşısındaki tutumunu değiştirdiğine dair Lübnan’da yürütülen yoğun propagandanın aksine, Suudi Arabistan da bu seçeneği destekliyordu.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, Cumhurbaşkanı Jozef Aun ve Başbakan Nevaf Selam'ın öncülük ettiği süreci doğrudan ve kesintisiz biçimde desteklemekteydi.

Riyad’ın bu aşamadaki tek hamlesi, Hizbullah’tan gelebilecek olası bir "iç tepkiyi" sınırlandırmak amacıyla Meclis Başkanı Nebih Berri ile daha güçlü bir ilişki kurmaya çalışmak oldu.

Suudi Arabistan’ın pozisyonu ABD ile tam bir uyum içindeydi; her iki taraf da Aun ve Selam'a, Hizbullah’ın tüm Lübnan topraklarında silahsızlandırılmasının herhangi bir anlaşmanın temel şartı olarak kalması gerektiğini iletmeyi sürdürdü.

Ancak Bin Ferhan umduğunu bulamadı. Suriye Devlet Başkanı Ahmet Şara’yı Lübnan’daki savaşa müdahil olmaya ikna etme çabalarının sonuç vermesini beklerken, Suudi Arabistan güney sınırından "sergilediği tutuma karşılık gelen" sert sinyaller aldı.

Suudi yetkililere, yeni bir askeri tırmanış dalgasının Doğu Bölgesi’nden Kızıldeniz’e uzanan petrol boru hattını tahrip edebileceği ve Kızıldeniz’deki Suudi limanlarının tamamen işlevsiz kalabileceği iletildi.

Zamanla Amerikalılar, İran’ın Lübnan dosyasını son derece ciddi bir şekilde ele aldığını kavramaya başladı. Amerikalı askeri yetkililer bu tespiti doğrudan Beyaz Saray’a taşırken, bazıları ilk kez İsrail’in Hizbullah’a yönelik askeri harekâtının hedeflerine ulaşamadığını açıkça dile getirdi.

Bu değerlendirmelere, Beyrut’tan gelen ve Lübnan’daki iç bölünmenin, savaşı destekleyen çevreler tarafından aşırı derecede abartıldığını ortaya koyan haberler eşlik ediyordu.

Haberlerde ayrıca, artan baskı politikasının daha büyük kayıplara yol açabileceğine dair "dikkat çekici bir uyarı" yer alıyordu.

Buna rağmen Amerikan yönetiminde İsrail’e en yakın duran kanat, gerek Lübnan üzerindeki siyasi baskıyı artırarak gerekse İsrail saldırılarını meşru ve gerekli önlemler olarak görmeye devam ederek ağırlığını korumayı sürdürdü.

Washington ile Tahran arasındaki mutabakat taslağının maddeleri netleştikçe, Lübnan dosyasının hassasiyeti daha belirgin hale geldi. Çok geçmeden, temaslarda yer alan birçok arabulucu ve yetkilide, Lübnan’ın her an anlaşmayı sabote edebilecek bir pürüz haline gelebileceği kanaati uyandı.

İsrail’in manevrası

ABD ve İran arasındaki ilk müzakere taslaklarında Washington, Lübnan’ın da savaşı sonlandırma maddesine dahil edilmesini kabul etmişti.

Ancak tartışma, belirlenecek formülün niteliği üzerinde düğümlendi: İstenen şey bir ateşkes miydi, yoksa savaşın tamamen bitirilmesi mi?

Amerikalılar, İran’ın bölgedeki tüm çatışmalar için tek bir tanımda direttiğini, yani sahada getireceği tüm yükümlülük ve önlemlerle birlikte "savaşın sona erdirilmesi" formülünü zorladığını fark etmekte gecikmediler.

Bu esnada İsrail, ABD’nin bu anlaşmanın faturasını kısmen kendisine ödetmek istediğini her geçen gün daha derinden hissediyordu.

İran’a yönelik saldırıların durdurulması konusu erkenden karara bağlandığından, tartışmanın artık bununla sınırlı olmadığını biliyordu; kendisinden istenen, Amerikalıların İran cephesine dair varacağı uzlaşıya açıkça uymayı kabul etmesiydi.

Ancak Tel Aviv, Lübnan sahasının Tahran’la yapılacak herhangi bir mutabakatın dışında tutulması gerektiği yönündeki tutumunu kararlılıkla sürdürdü. Görüşmeler sırasında İsrail’in Amerikalılardan, Lübnan’da sadece askeri operasyonların durdurulduğunun ilan edilmesiyle yetinilmesini talep ettiği anlaşıldı. Tel Aviv’in bu noktadaki hesabı iki temel temele dayanıyordu:

Birincisi, askeri operasyonların karşılıklı olarak durdurulması esasına dayalı bir ateşkes ilan etmek, ancak kendisini başka hiçbir adımla bağlamayarak sahada tam bir hareket serbestisi korumaktı.

Bu yaklaşımla İsrail, kısa bir süre bekledikten sonra farklı yöntemlerle cepheyi yeniden ateşleyebilir, İran’ın doğrudan müdahale imkanını veya gerekçesini ortadan kaldırarak savaşı kaldığı yerden sürdürebilirdi.

İkincisi ise Beyrut yönetimini bu çerçeveye dahil etmekti. Bu noktada Cumhurbaşkanı Jozef Aun ve Başbakan Nevaf Selam'ın oldukça riskli bir pozisyonda durduğu görüldü.

İkilinin sadece İran’ı Lübnan’dan uzaklaştırmayı değil, Hizbullah’ı tamamen Lübnan denkleminden çıkarmayı hedefleyen bir planın içinde yer aldıkları anlaşıldı.

2 Mart kararlarından doğrudan müzakere sürecine, Hizbullah’ın kontrolündeki tesislere yönelik taahhütlerden örgüt mensupları ile destekçilerini hedef alan iç önlemlere ve göçmenler üzerindeki baskılara kadar atılan tüm adımlar bu amaca hizmet ediyordu.

Bu Trump’ın sorunu!

Perde arkasındaki görüşmelerde İran tarafı arabuluculara, ABD yönetiminin "İsrail’i kapsamlı bir anlaşmaya uymaya zorlayamadığı" yönündeki sürekli savunmasının ikna edici olmadığını iletti.

Katarlı ve Pakistanlı arabulucuların da bu görüşe katılması üzerine ABD yeni bir çıkış yolu aramak zorunda kaldı.

Bu aşamada Washington ile Tel Aviv arasında gerçekleşen görüşmelerin niteliği halen belirsizliğini koruyor. Ancak arabuluculara ulaşan bilgiler, İsrail’in pozisyonuna en yakın duran bazı figürlerin müzakere sürecinden uzaklaştırıldığını veya en azından rollerinin sınırlandırıldığını gösteriyor.

Buna karşılık, Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun başını çektiği kanat, Amerikan çıkarlarının tamamen İsrail’in taleplerine rehin bırakılamayacağı düşüncesiyle müzakerelerdeki ağırlığını artırmaya başladı.

Tahran, gönderdiği mesajlarda Lübnan’da savaşın sona ermesinin, çatışmaya ve onun getirdiği tüm sonuçlara dair her şeyi kapsadığını vurguladı. Bu açıdan bakıldığında, İsrail işgalinin sürmesi savaşın bir başka biçimiydi ve çatışmaların yeniden başlaması için yeterli bir nedendi.

Zira İsrail, güvenlik tehditlerini öne sürerek suikastlara ve bombardımanlara geri dönmek için her zaman bir bahane bulacak, bu durum Lübnan direnişinin kaçınılmaz cevabını doğuracak ve çatışma sarmalı yeniden başlayacaktı.

İran’ın duruşu bu siyasi analizle de sınırlı kalmadı. Tahran, lider Mücteba Hamenei'nin doğrudan talimatı doğrultusunda, Hizbullah’ın yeni bir savaşta asla yalnız bırakılmayacağını net bir şekilde ekledi.

Dolayısıyla, Lübnan’da çatışmaların yeniden başlaması halinde İran, İsrail ile doğrudan ve tek başına karşı karşıya gelmek zorunda kalsa bile kendisini bu mücadelenin içinde görecek ve bu durum ABD ile yürütülen uzlaşı sürecini kökünden sarsacaktı.

Şüphesiz ABD’nin İsrail’den tamamen vazgeçtiğini düşünmek gerçekçi değildir. Ancak Beyzar Saray’da ilk kez, İsrail’in sadece Benyamin Netanyahu hükümetinden ibaret olmadığını savunan sesler yükselmeye başladı.

Zamanla, İsrail’in iç siyasi hesaplarının hükümet kararları üzerindeki etkisi ve Tel Aviv’in adımlarının İran’la yapılacak herhangi bir anlaşmayı ciddi biçimde tehlikeye attığı yönündeki tartışmalar yoğunlaştı.

Baskıların yoğunlaştığı bir dönemde Amerikalılar, Lübnan dosyası için orta bir formül üzerinde durmaya başladılar.

Bu formül, ABD’nin İsrail’in kapsamlı bir ateşkese uymasını garanti etmesini, eş zamanlı olarak da Lübnan-İsrail doğrudan müzakerelerinin İsrail ordusunun Lübnan topraklarından tamamen çekilmesini sağlayacak bir güvenlik anlaşmasıyla sonuçlanması için baskıyı artırmasını öngörüyordu.

Ancak müzakerelerin gidişatını etkileyen başka temaslar da yaşanıyordu. Aktarılan bilgilere göre Hizbullah, askeri olarak çekilme adımları atılmadan sadece bir ateşkes ilan edilmesinin sorunun temelini çözmeyeceğini İran tarafına iletti.

İsrail’in geri çekilmesi konusunun mutabakat zaptına dahil edilmesi temel bir şarttı. Bu durum, ABD’nin taahhütlerini makul bir süre içinde yerine getirmemesi halinde İran’a anlaşmayla bağlı kalmama konusunda siyasi ve hukuki bir güvence sunuyordu.

Ayrıca Washington’ın ateşkes süresince İsrail’in işgal altındaki bölgelerdeki yıkım, tahrip ve hafriyat çalışmalarını durdurmasını, Lübnan ordusunun sınır bölgelerine konuşlanmasını engellememesini ve göç eden köylülerin evlerine dönüşünün önüne hiçbir engel çıkarılmamasını garanti etmesi gerektiği vurgulandı.

Bu süreçteki en önemli gelişme, Washington’ın Lübnan maddesine geri çekilme ifadesinin eklenmesini kabul etmesi oldu. Bu ibarenin, ilan edilmesi beklenen anlaşmanın temelini oluşturan metne işlendiği belirtiliyor.

Fakat geçiş sürecine dair ek detaylar üzerindeki müzakereler devam ediyor ve bu pürüzlerin yakın dönemdeki görüşmelerde giderilmesi bekleniyor. Gelinen noktada tüm tarafların önünde kritik bir takvim uzanıyor.

El-Celil'in akıllı İHA’sı

Dün, işgal güçleri Ali el-Tahir Tepesi ve Mecdel Zun bölgesine doğru kara harekatını derinleştirme planları yaparken, direniş güçleri İsrail mevzilerine doğru bir İHA sürüsü havalandırdı.

Bu İHA’lardan biri sınır hattını geçerek sınıra birkaç yüz metre mesafedeki bir askeri noktada infilak etti. Hedeflenen mesaj adrese ulaşmıştı. İsrail tarafı durumu hızla değerlendirerek Hizbullah’ın tuzağa düştüğünü varsaydı.

Onlara göre intikam alma ve İran ile yapılan anlaşmaya darbe vurma anı gelmişti. Washington henüz gelişmeleri tam olarak kavrayamadan, askeri komuta kademesine Beyrut’un güneyindeki Dahiye'yi vurma ve Hizbullah’a ait boş bir tesisi hedef alma talimatı verildi.

Hava kuvvetlerinden ise güney bölgelerine geniş kapsamlı hava saldırıları düzenlemesi ve mümkün olduğunca çok binayı yıkması istendi.

Dahiye’nin bombalandığına dair haberlerin yayılmasından kısa süre sonra sahadaki görünüm tamamen değişti. Donald Trump, bölgeden gelen bu can sıkıcı haberlerle sarsıldı.

Dahiye’nin hedef alınması onun için geçiştirilecek bir gelişme değildi. Karar süreçlerindeki doğrudan üslubuyla Trump, Hizbullah’ın tam olarak ne yaptığını sorguladı.

Durumu öğrendiğinde derhal Netanyahu’yu sert bir dille uyardı; ancak kriz bununla sınırlı kalmadı. Trump’ın eş zamanlı olarak İran’ın vereceği tepkiyi de kontrol altına alması gerekiyordu.

Öğle saatlerinden akşamın ilerleyen vakitlerine kadar arabulucular, İran liderliğine İsrail’e karşılık vermeme yönünde çağrılar iletmek için yoğun bir çaba sarf ettiler.

Arabulucular, İsrail’in asıl amacının bu tepkiyi kışkırtmak olduğunu, Trump’ın ise İsrail’in bu eylemi tekrarlamayacağını garanti etmeye, anlaşmayı bir an önce imzalamaya ve uygulama adımlarını hızlandırmaya hazır olduğunu belirttiler.

Ancak arabuluculardan alınan geri bildirimler, İran’ın duruma çok daha farklı yaklaştığını gösteriyordu. Tahran, Netanyahu’nun Trump’la koordinasyon kurmadan bu adımı atamayacağına ve ABD Başkanı’nın anlaşmanın arkasında durma kapasitesinin şüpheli olduğuna inanıyordu.

Yaklaşık iki saat boyunca gerilim had safhaya ulaştı, başkentler arasındaki telefon trafiği durmaksızın sürdü. Sonunda Trump’ın uzlaştırıcı teklifi geldi:

"Pekala, mutabakat zaptının imzalanmasını önümüzdeki cuma gününe ertelemeyi kabul ediyorum. İsrail’i derhal somut adımlar atmaya zorlayacağım; tek şartım, İran’ın bu süreçte askeri bir karşılık vermemesidir."

İlerleyen saatlerde, Lübnan’dan Kiryat Şimona yönüne roketler fırlatıldığına dair bilgiler medyaya yansıdı. Ancak o an bu haberler ikinci plandaydı; zira Trump, İran’ın İsrail’e yönelik olası yanıtını engellemek için ödenecek bedel üzerinde müzakere yürütüyordu.

Tam bu sırada Tahran’dan, kendisini oldukça zorlayacak o kesin şartı işitti: İran, bombardımanın sadece Dahiye’de değil, tüm Güney Lübnan genelinde durdurulmasını talep ediyordu.

Trump bu talebe prensipte olumlu yanıt vermekte gecikmedi. Sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda, Netanyahu’dan Lübnan genelindeki tüm bombardımanları durdurmasını istediğini belirtti.

Ardından arabulucular vasıtasıyla İran’ın kararını beklemeye koyuldu. Ancak Tahran, mevcut durumu kurtaracak yegane seçeneğin, anlaşma metni tamamlanmış ve imza tarihi sorunu çözülmüşken, doğrudan Lübnan’ı ilgilendiren ateşkes kararının derhal ve fiilen uygulanmaya başlanması olduğunu iletti.

Trump, zaman kaybetmeden Netanyahu ile irtibata geçmek zorunda kaldı. İsrail Başbakanı ise kendisini çok yönlü bir kriz sarmalının içinde buldu.

Ancak konu ABD’nin ulusal güvenliği olduğunda İsrail’in bu baskıya uzun süre direnmesi mümkün görünmüyordu.

Netanyahu, durumu kendi lehine çevirebilmek amacıyla Trump’a talebini yerine getireceğini iletti; fakat ayrıntıları yüz yüze görüşmek üzere Avrupa’da acil bir buluşma teklif etti.

Trump’ın odaklandığı tek nokta ise sürecin ilk adımıydı: "Sen önce orduna Lübnan’daki savaşı derhal durdurma talimatı ver... Sonrasına sabah bakarız!"

Çeviri: YDH