"Artık ABD ve İsrail lehine anlaşma şartlarını iyileştirme imkânının kalmadığı gibi, Washington’ın katlandığı askeri ve ekonomik yıpranmanın sürdürülmesine de olanak kalmadı."
Hüseyin İbrahim
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Hüseyin İbrahim, Donald Trump yönetiminin, Zbigniew Brzezinski’nin İran ile savaşa dair tarihi uyarılarını göz ardı ederek düştüğü stratejik açmazı ele alıyor. ABD ve İsrail’in askeri hamlelerinin İran içindeki farklı siyasi dinamikleri kenetlemesi ve Amerikan iç siyasetinde derin çatlaklar yaratması, Washington’ı ağır ekonomik ve askeri bedeller karşısında bir çıkış yolu aramaya sevk etti. Ortadoğu’daki Amerikan koruma kalkanının zayıflamasıyla birlikte Birleşik Arap Emirlikleri gibi bölgesel aktörlerin Tahran’la uzlaşı arayışına girmesi, Brzezinski’nin diplomasinin kaçınılmazlığına dair öngörülerinin haklılığını ortaya koyuyor.
Amerikan dış politikasının önde gelen uzmanlarından Zbigniew Brzezinski’ye atfedilen bir görüşe göre, Amerika Birleşik Devletleri ve İran, karşılıklı bir zorunluluk gereği aralarında uzlaşıya varmaya mahkûmdur ve uzun soluklu bir düşmanlık her iki tarafa da zarar verir.
Bu öngörünün, eski ABD Başkanı Jimmy Carter’ın ulusal güvenlik danışmanından gelmesi sıradan bir durum değildir.
Zira Brzezinski, İslam Devrimi’nin ardından Tahran’daki ABD Büyükelçiliği’nde yaşanan rehine krizine yakından tanıklık etmiş ve Nisan 1980’de Amerikan askerlerinin hayatını kaybettiği bir hava felaketiyle sonuçlanan, rehineleri kurtarmaya yönelik başarısız "Kartal Pençesi" (Eagle Claw) komando operasyonunun da destekçileri arasında yer almıştı.
Bu girişim, kırk altı yılı aşan kesintisiz bir düşmanlık döneminin kapısını araladı. Bugün ise bu düşmanlık, nihai bir anlaşmaya zemin hazırlaması beklenen mutabakat zaptı ile o günden bu yana ilk kez resmi bir düzene kavuşmanın eşiğinde duruyor.
Brzezinski o tarihten itibaren ABD’nin İran politikasında önemli bir otorite haline geldi. Kaleme aldığı "Büyük Satranç Tahtası", "Stratejik Vizyon" ve "İkinci Şans" adlı üç kitabında ve yayımladığı pek çok çalışmada, özellikle İsrail’in kışkırtmasıyla İslam Cumhuriyeti’ne karşı girişilecek bir savaşa karşı uyarılarda bulundu.
Ayrıca 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmanın en hararetli savunucularından biri oldu ve bu anlaşmaya alternatif arayışlarını ABD için bir "kendini imha politikası" olarak nitelendirdi.
Brzezinski 2017’de hayata gözlerini yumduğunda Trump henüz söz konusu anlaşmayı feshetmemişti; her ne kadar o dönemdeki seçim kampanyalarında bunu sürekli dile getirse de.
Ancak Trump, ister kendi inancıyla ister İsrail’in baskılarına boyun eğerek, Brzezinski’nin uyardığı hatalara giden yola girdi.
Nihayetinde, İran ile yaşanan iki kısa savaşın ardından (Haziran 2025’te 12 gün ve 1 Mart 2026’dan itibaren başlayan 39 gün), bu çatışmanın faturasının ne denli ağır olduğunu ve işin içinden çıkmanın sandığı kadar kolay olmadığını bizzat tecrübe etti.
Brzezinski’nin, Trump’ın tersini yaparak bedelini ödediği en kritik tavsiyelerinden biri belki de "İran’da Fars milliyetçiliği ile dini köktencilik arasında ayrım yapılması" gerekliliğiydi. Nitekim Amerikan-İsrail saldırısı karşısında bu iki eğilimin birleşmesi, mevcut İran rejiminin dayanıklılık göstermesini ve amansızca savaşmasını sağlayan en önemli unsurlardan biri oldu. Bu kenetlenme, rejimin iç bütünlüğünü savaş öncesine kıyasla daha da güçlendirirken, Amerikalıların askeri harekâtın başında önlerine koydukleri hedeflere ulaşmalarını imkânsız kıldı.
Brzezinski, İran meselesinde kesin bir duruş sergilemiş olsa da bu ülkeye karşı girişilecek bir savaşın ABD için maliyetli ve sonuçsuz kalacağını savunan tek isim değildi.
Nitekim bu savaş, Cumhuriyetçi Parti’nin kendisini dahi destekleyenler ve karşı çıkanlar olarak ikiye böldü; öyle ki Temsilciler Meclisi birkaç gün önce savaşın sona erdirilmesini talep eden bir tasarıyı kabul ettiğinde, bazı Cumhuriyetçi vekiller Demokratlarla birlikte oy kullandı.
Başkan Yardımcısı JD Vance liderliğindeki "Önce Amerika" akımı savaşa şiddetle muhalefet ederken, partideki Hristiyan Siyonist kanat nihayetinde başkanı bu çatışmanın içine çekmeyi başardı ve hâlâ onu İranlıları yanıltmaya, oyalamaya teşvik etmek için çabalıyor.
Buna karşın, İsrail’in Beyrut’un güneyindeki Dahiye bölgesine yönelik son saldırıları, Trump’ı oyunun bittiğine ikna etmiş görünüyor.
Artık ABD ve İsrail lehine anlaşma şartlarını iyileştirme imkânının kalmadığı gibi, Washington’ın katlandığı askeri ve ekonomik yıpranmanın sürdürülmesine de olanak kalmadı. Bu doğrultuda, imza ne kadar erken atılırsa, Amerikalıların ödeyeceği bedel de o denli hafifleyecek.
ABD’nin bu savaşı kaybetmesinin, bölgedeki nüfuzu ve son yetmiş-seksen yıldır Washington’a muazzam meblağlar kazandıran müttefiklerini (İsrail ve Körfez ülkeleri dahil) koruma kalkanı işlevi üzerinde stratejik yansımaları olacağı neredeyse kesinleşti.
Birleşik Arap Emirlikleri’nin geçen hafta sergilediği tutum değişikliği bu durumun en somut göstergesi kabul edilebilir. Zira tüm kozlarını Amerikan-İsrail ortaklığının İran’a karşı yürüttüğü savaşa yatıran, hatta bu savaşa gizli de olsa katılarak diğer Körfez ülkelerini de içine çekmeye çalışan BAE, ani bir yön değişikliğiyle Tahran ile güvenlik düzeyinde üst düzey bir toplantı gerçekleştirdi.
Bu hamle, uğranacak zararı en aza indirme arayışının bir parçası olarak okunmalıdır. Ayrıca BAE'nin, ABD ile İran arasında mutabakat zaptının imzalanması halinde, bloke edilen milyarlarca dolarlık İran varlığını serbest bırakmaya başlayacağı anlaşılıyor.
Bugün Trump’ın savaştan sıyrılmak için nasıl çırpındığını izleyen, gece gündüz İran’ın mutabakat zaptını imzalayacağını yinelemesine tanık olan ve Dahiye’yi bombalayıp imza sürecini sabote ettiği için Netanyahu’yu uyardığını açıkça itiraf ettiğini gören herkes, Brzezinski’nin ne denli haklı olduğunu açıkça idrak edecektir.
Çeviri: YDH