İsrail'de yenilgiden kolektif arınma telaşı

img
İsrail'de yenilgiden kolektif arınma telaşı YDH

"Yine de mevcut sonuç, temel bir gerçeği ispatlamaya yetiyor: İsrail ve ABD’ye karşı zafer kazanmak mümkündür; her ne kadar bu durum, kazananlara elde ettikleri başarıyı korumak adına büyük sorumluluklar yüklese de."




Yahya Debbuk

YDH - Son askeri gelişmeler ve Lübnan'daki ateşkes süreci, İsrail’in ABD desteği olmaksızın büyük ölçekli bir savaşı sürdüremeyeceğini ortaya koyarak ülkeyi yapısal bir acziyet ve bağımlılık gerçeğiyle yüzleştirdi. El-Ahbar gazetesi yazarlarından Yahya Debbuk'un değerlendirmesine göre İsrail kamuoyu ve siyasi elitleri, bu sistemik yetersizliği kabullenmek yerine başarısızlığın faturasını Başbakan Binyamin Netanyahu’ya keserek kolektif bir sorumluluktan kaçınmayı tercih ediyor. Yaşanan bu kırılma nihai bir son olmasa da, bölgesel güç dengelerini sarsmış ve ABD-İrasil ortaklığının yenilmezliği algısına ciddi bir darbe indirdi.

Önceki akşamdan bu yana İsrail'de yükselen ve son üç yılda, özellikle de son olarak İran’ya karşı yürütülen savaşların genel bilançosu netleştikçe daha da artması beklenen feryatlar, derin bir korumasızlık hissini yansıtıyor.

Zira bu son savaş, İsrail’i askeri, siyasi ve ekonomik açılardan Amerikan iradesine tabi bir yapı olarak gerçek boyutlarına döndürdü.

ABD, kendi hesapları ve daralan seçenekleri nedeniyle müttefikinin hırslarına ve manevra alanına sınır koymak zorunda kaldığında, Tel Aviv’in gerçek yüzü olduğu gibi açığa çıktı.

Bu süreçte Amerikan desteğinin azalmasıyla birlikte, İsrail liderlerinin dillerinden düşürmediği "Büyük İsrail" hayallerine zemin hazırlayan o güç gösterilerinin aksine, yapay süslerinden arınmış yapısal acziyet tüm çıplaklığıyla gözler önüne serildi.

Önceki gün Beyrut’un güneyindeki Dahiye'yi hedef alan saldırının ardından yaşanan çarpıcı gelişmeler, özellikle de İran’ın tehditleri üzerine Lübnan’da acilen kapsamlı bir ateşkesin sağlanması ve ABD-İran mutabakat zaptına giden yolun açılması, bu tespitin doğruluğunu kanıtlayan başka bir göstergedir.

İsrail’in gerçekleştirdiği hava saldırısı, Washington’ın gerilimi tırmandırma kapısını kapatıp Tahran ile uzlaşı zeminini hazırlamasından hemen önce, son bir manevra alanı kapma yönündeki umutsuz çabasından ibaretti.

Ne var ki bu kumar yalnızca başarısızlıkla sonuçlanmadı, aynı zamanda Amerika’nın İsrail’in kararları üzerindeki vesayetini daha da hızlandırdı.

ABD’nin bu macera kararında ortak olması ya da sadece izleyip başarısızlığı tescillendikten sonra kendini sıyırması, bu gerçeği pek değiştirmiyor.

Ancak bu acziyetin açığa çıkması, İsrail içinde kabullenildiği anlamına gelmiyor; aksine, inkâr mekanizması bu durumla baş etmenin asli unsuru olarak öne çıkıyor. Çünkü Amerikan şemsiyesi kalktığında İsrail’in hareket kabiliyetinin büyük kısmını yitireceğini itiraf etmek, İsrail kamuoyu için zafer kazanamama düşüncesinden çok daha ağır bir darbedir.

Bu nedenle, şu anki hoşnutsuzluk dalgasına, bu felakete yol açtığı iddia edilen kişiye, yani Binyamin Netanyahu’ya sorumluluğu yıkma çabası eşlik ediyor. Hem muhalefet hem de iktidar koalisyonu içindeki bazı kesimler okları Netanyahu’ya çevirirken, etkili siyasi ve medya elitleri de başbakanı günah keçisi ilan ederek İsrail’in sürüklendiği bu tablonun faturasını ona kesmeye çalışıyor.

Bu çevreler, Netanyahu’yu sert şekilde eleştirerek onun politikaları yüzünden Amerikan kararlarına esir düşen, egemen karar alma yetisini kaybeden ve yalnızca büyük müttefikinin dikte ettiklerini uygulayan devleti başarısızlığa uğratmasının hesabını sormak istiyor.

Peki, yaşananlar yalnızca Netanyahu’nun kişisel başarısızlığı mı, yoksa İsrail’in topyekûn yenilgisi mi? Kuşkusuz siyasi kararın sorumluluğu Netanyahu’ya aittir; ancak İran’a yönelik savaşın arifesinde takınılan tutumlar incelendiğinde farklı bir manzara beliriyor.

O dönem hem muhalefetin hem de koalisyonun duruşu, askeri ve güvenlik bürokrasisinin değerlendirmeleri ve kamuoyu yoklamaları, savaş seçeneğine yönelik geniş bir mutabakatı ortaya koyuyordu. Dolayısıyla bu, tek bir adamın değil, topyekûn bir sistemin başarısızlığıdır.

Öte yandan, bugün İsrail medyasını esir alan "başarısızlık", "aşağılanma", "stratejik felaket" ve "büyük yıkım" gibi ifadeler, sadece savaş sonuçlarının nesnel bir okuması değildir.

Bu söylem aynı zamanda İsrail’in bireysel ve kolektif kimliğine sinmiş narsist bir karakterin yansımasıdır; zira bu karakter, kazandığı zaferleri efsaneleştirme eğiliminde olduğu gibi, uğradığı yenilgi ve kayıpları da gerçek boyutlarının ve sahadaki fiili sonuçlarının ötesinde büyüterek yaşar.

Bu yaklaşım, İsrail’in uğradığı kaybın büyüklüğünü küçümsemek ya da bunun kolayca atlatılabileceğini iddia etmek anlamına gelmediği gibi, rakiplerinin kesin ve mutlak bir zafer kazandığını öne sürmek de değildir.

İsrail ve ABD gerçekten de kaybetmiştir, ancak henüz sona ermemiş bir mücadelenin yalnızca bir raundunu kaybetmişlerdir. Son raundun bölgedeki güç dengeleri üzerinde şimdiden hissedilen ve gelecekte daha da belirginleşecek derin etkileri olduğu yadsınamaz; fakat mücadele hâlâ ucu açık olasılıklara gebedir ve tüm taraflar için fırsatlar ile tehditler varlığını korumaktadır.

Askeri hesaplaşma, şimdilik belirsiz bir tarihe ertelenmiş olsa da, ileride daha çetin ve karmaşık yollarla tekrarlanmaya namzettir.

Yine de mevcut sonuç, temel bir gerçeği ispatlamaya yetiyor: İsrail ve ABD’ye karşı zafer kazanmak mümkündür; her ne kadar bu durum, kazananlara elde ettikleri başarıyı korumak adına büyük sorumluluklar yüklese de.

Sonuç olarak, büyük müttefiki ABD ile yolları ayrıştığında ve özellikle de ABD, kendi daralan seçenekleri nedeniyle kendi hesaplarını ön plana çıkarmak zorunda kaldığında, İsrail’in gerçek boyutlarına dönmesinin kaçınılmaz olduğu bir kez daha tescillenmiştir.

Burada belirtmek gerekir ki, mevcut tabloda Amerikan seçeneklerinin daralması, İsrail’in gerilimi tırmandırma arzusunun engellenmesinden değil; İran ve müttefiklerinin uyguladığı fiili baskıların doğrudan bir sonucudur.

Bu baskılar, Washington’ı nihayetinde bölgesel bir uzlaşmanın kaçınılmaz olduğu kanaatine ulaştırmış, İsrail’in ise Amerikalılar olmadan büyük bir stratejik hesaplaşmayı tek başına başlatma veya sürdürme gücünden yoksun olduğunu açığa çıkarmıştır.

Çeşitli cephelerde yürütülen bu savaşın doğası da tam bu noktadan anlaşılabilir: Bu savaş, özünde her şeyden önce bir Amerikan savaşı, ikinci olarak ise bir İsrail savaşıydı.

Bu nedenle, İsrail’in bu cephelerin herhangi birinde uğrayacağı her yenilgi, aynı zamanda Amerikan projesinin de yenilgisidir.

Çeviri: YDHa



Makaleler

Güncel