Budalalığın sınırı yoktur, yahut daha fazlası

img
Budalalığın sınırı yoktur, yahut daha fazlası YDH

"Tablonun özeti şu ki Aun ve Selam, direniş karşıtı cepheyle birlikte, İsrail ile bir güvenlik anlaşması imzalayarak en büyük ihanetlerden birine hazırlanıyor."




İbrahim Emin

YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Emin, ABD ve İran arasında gerçekleşen diplomatik yakınlaşmanın gölgesinde şekillenen yeni Lübnan ve Suriye politikalarını ele alıyor. Fransa'nın bölgede kaybettiği etkinliği geri kazanmak adına yürüttüğü arka plan diplomasisini detaylandıran Emin, Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun ve Başbakan Nevaf Selam'ın Hizbullah'ı tamamen silahsızlandırmaya yönelik girişimlerine dikkat çekiyor. Emin; Washington ile Tahran arasındaki uzlaşmanın Lübnan cephesinde bir geri çekilme süreci başlatabileceğini, ancak Lübnan içindeki karşıt grupların İsrail ile imzalayacağı olası bir güvenlik anlaşmasının iç dengeleri daha da istikrarsızlaştırabileceğini vurguluyor.

"Versay Anlaşması." Donald Trump gibi gösterişi seven bir lideri cezbetmeye yetecek kadar sembolizm barındıran bir ifade.

Başta Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron olmak üzere Fransızlar bile, sırf imza töreninin kendi topraklarında gerçekleşmesinden ötürü son derece memnun görünüyordu.

Tahran'ın doğrudan bir imza atmak istemediği, el sıkışmaktan yahut kucaklaşmaktan kaçındığı Washington'a bildirildikten sonra, sahne birkaç gün önce aceleyle işte böyle kuruldu.

Versay'da ABD Başkanı, oldukça dar bir dost çevresinin katılımıyla onuruna verilen bir akşam yemeği davetine icabet ediyordu.

Tıpkı Macron gibi Trump'ın da yemeğe siyasi bir hava katmaktan kaçındığı açıkça hissediliyordu; nitekim pek çok ismin yokluğu da bu durumla açıklanabilirdi. Bu isimlerin başında, Jared Kushner'ın babası ve Macron'un pek hazzetmediği ABD'nin Fransa Büyükelçisi Charles Kushner geliyordu.

Macron, bu atamanın, Trump'ın Lübnan Büyükelçisi Michel Isa dahil pek çok büyükelçiyi tayin ederken uyguladığı siyasi ödüllendirme politikasının bir parçası, adeta bir teselli ikramiyesi olduğunu bilse de durumdan hoşnut değildi.

Versay'da her iki liderin yakın dostlarından oluşan küçük bir grup toplanmıştı. Birden ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, elinde birtakım evrakla Trump'ı buldu; o sırada Fransa Cumhurbaşkanı'nın eşi de neler olup bittiğini anlamak için başını masadan kaldırmış bakıyordu.

Tam o anda Trump davetlilere döndü ve "Şu an İran ile mutabakat zaptını imzalıyorum; bölgenin diğer ucunda da İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan aynı şeyi yapmak üzere oturuyor" dedi.

Herkes ayağa kalktıktan sonra Trump, salondakilerden bazılarına dönerek üzerine basa basa şunu söyledi: "İşte şimdi imzaladım!"

Buluşma kendi mecrasında nihayete ererken, İran ile ABD arasında çetin bir müzakere sürecinin yeni perdesi açılıyordu. Macron ise bu görkemli törende kendine bir rol kapma arayışındaydı.

Zira akşam yemeğine, Trump'ın G7 liderler zirvesine katılanlara karşı takındığı umursamaz tavrın yarattığı gerginlikle gelmişti.

Trump, zirvedekilere adeta, "Mayın temizliğinde bile size ihtiyacımız yok. Yardım etmek isterseniz bu sizin bileceğiniz iş, fakat İran'ın mayınları kendi başına temizleyebileceğinden eminim ve bu süreç benim gözetimimde yürüyecek" demişti.

Rol arayışı

Macron, Fransa'nın etkin bir rol oynayamamasından dert yanıp duruyor. Son yıllarda Paris, Fransız hükümetinin yalnızca lojistik düzenlemelerle sınırlı kaldığı, farklı ülkelerden müzakerecileri ağırlayan bir otelden farksız hale geldi.

Öyle ki Fransız istihbarat servislerine bile, yarı şaka yarı ciddi, kendi topraklarında yürütülen müzakereleri gözetlememelerinin daha iyi olacağı yönünde uyarılarda bulunuldu.

Bu durum, örneğin, Ahmed Şaraa'nın, Dışişleri Bakanı Esad el-Şeybani'yi düşman yönetimin Stratejik İşler Bakanı Ron Dermer ile görüşmek üzere göndermeyi kabul ettiğinde yaşandı.

Buluşmanın gizli kalacağını sanan Paris, o gün büyük bir şaşkınlık yaşadı; ardından Şaraa'nın bu görüşmenin haberini SANA ajansı üzerinden yayımlatmayı onaylamasıyla bu şaşkınlık ikiye katlandı.

Fransızlar, Şaraa'nın böylesi açık bir görüşmeyi kabul etmesinin ve İsrail ile bir güvenlik anlaşmasına varmayı hedefleyen müzakerelere girişmesinin, Şam'daki Fransız Büyükelçiliği hâlâ kapalı olmasına rağmen, kendilerine Suriye'de daha geniş bir alan açabileceğini düşündü.

Fransa'nın rol kapma hikayesi bununla da sınırlı kalmıyor. Lübnan ve Suriye'de merkezi bir aktör olma hakkını kendinde görmeye devam eden Paris, bölgenin son yıllarda geçirdiği büyük dönüşümleri henüz kavrayabilmiş değil.

Ayrıca 7 Ekim sonrasında bölgede yaşanan büyük sarsıntının ne anlama geldiğini de tam olarak idrak edemedi; İsrail ile yaşadığı anlaşmazlıklara rağmen hâlâ Tel Aviv'i hoşnut etmeye çalışıyor.

Yıllardır Fransa'nın gerek Lübnan'da gerekse Suriye'de İsrail karşıtlarına yönelik hasmane tutumu giderek sertleşti. Büyükelçi Herve Magro'nun görevinden ayrılmaya hazırlandığı Beyrut'ta Paris, direnişe ve onu destekleyen tabana karşı büyük bir kışkırtma kampanyası yürüttü.

Bu süreçte renk değiştiren büyükelçi, aslında küçümsemediğini gizlemediği bazı Lübnanlı siyasetçiler gibi davrandı; öyle ki kendisini ziyaret eden dört farklı kişiden onun hakkında dört farklı hikaye duymanız mümkündü.

Ancak Magro'nun tavrındaki tek değişmez gerçek, direnişe duyduğu düşmanlık ve Hizbullah'ı Lübnan'ın geleceği için bir tehdit olarak görmekteki ısrarı oldu. Kendisi, henüz 2024 sonbaharındaki savaş patlak vermeden önce bile Hizbullah'ın yenildiği tezini yayanların başını çekiyordu.

Geçtiğimiz mart ayı başında altı füze fırlatıldığında, "Hizbullah'ın çılgınlığı ve budalalığından" ve "İsrail ordusu karşısında fazla dayanamayacağından" ilk bahsedenlerden biri yine oydu.

Kendi elçiliğindeki profesyonel diplomatların kendisine sahadaki gerçeklerin böyle olmadığını bildirmesine rağmen bu kibirli duruşundan geri adım atmadı.

Fransız gücünün, direnişin faaliyet gösterdiği alanlara girerek işgal kuvvetlerine sahada hizmet sunduğunu gayet iyi bilmesine rağmen, geçen 18 Nisan'da iki Fransız askerinin ölümüyle sonuçlanan hadiseyi de kendi lehine kullanmaya çalıştı.

Büyükelçi ve elçilikteki diğer yetkililer olayın tüm ayrıntılarına vakıf olsalar da direniş karşıtı kışkırtmalarını sürdürdüler.

Ne zaman bir Fransız yetkili yahut heyet Lübnan'ı ziyaret etse büyükelçi devreye girip Lübnanlı siyasetçileri andıran bir üslupla misafirlere Hizbullah ile görüşmeme telkininde bulunuyordu.

Bugün yaşananlar ekseninde Fransa'dan bahsetmemizin sebebi, Paris'in Lübnan dosyasında kendine bir yer edinme çabası. Fransızlar; güneyde görev yapan geçici barış gücünün görev süresi dolduktan sonra Lübnan'da uluslararası, BM şemsiyeli yahut muhtemelen Avrupalı bir gücün kalmasını sağlayacak en uygun formülü Amerikalılar ve İsraillilerle müzakere ediyor.

Ne var ki Paris, Lübnan'a fayda sağlayacak hiçbir şey sunmuyor; aksine, kendi birliklerinin güneyde kalmasının Hizbullah savaşçılarının işgal altındaki Filistin sınırına yaklaşmasını engelleyecek garantiler sunacağına dair ABD ve İsrail'i ikna etmeye çalışıyor.

Diğer yandan Fransızlar büyük hatalar yapmayı da sürdürüyor; bunların son örneği, çatışmalar esnasında Lübnan semalarında keşif amaçlı insansız hava araçları uçurmaları ve düşmana direniş ile destekçilerini hedef almasını kolaylaştıracak istihbarat sağlamaları oldu. İşin tuhafı, Fransa sanki hiç kimse bu olup bitenlerin farkında değilmiş yahut ne yaptıklarına dair ellerinde hiçbir veri yokmuş gibi davranıyor.

Beyrut'un budalaları

ABD ve İsrail'in İran ve Lübnan'a yönelik savaşının başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından, belirmesi umulan olumlu havayı gölgeleyen tek unsur Fransızların tutumu değil.

Beyrut'ta, Fransızlardan çok daha budalaca hareket edenler var. Hatta devletin üst kademelerindeki bazı yetkililerin ve siyasetçilerin yüreklerindeki kinin boyutlarından bahsetmek artık kaçınılmaz hale geldi; bu isimler işgal güçlerinin güneyde kalmasına ses çıkarmadıkları gibi, insanların evlerini yeniden inşa etmelerini engelleyecek adımlar atmaya çalışıyor.

Daha da vahimi, cehalet ve nefretle hareket ederek Lübnan'da ateşkesin direniş ve İran kanalıyla sağlanamayacağını düşünen bu figürlerin, Lübnan halkının tahminlerinin ötesinde tavizler vermeye hazır görünmeleri ve bedeli ülkeyi iç savaşa sürüklemek olsa dahi İsrail'i memnun etmek için her yolu mubah görmeleridir.

Cumhurbaşkanı Jozef Aun ile Başbakan Nevaf Selam arasındaki son görüşme, her iki ismin de gidişatın kendi çıkarlarına uymadığı ve bunu baltalamak için ne gerekiyorsa yapmaları gerektiği konusunda fikir birliğine vardıkları bir buluşmadan öteye geçmedi.

Bu doğrultuda, ABD arabuluculuğunda İsrail ile yürütülen müzakere sürecini kararlılıkla sürdürme kararı aldılar.

Sahadaki yeni dinamiklerden faydalanıp Amerikalılarla, Lübnan ordusunun Litani Nehri'nin güneyine konuşlandırılması karşılığında işgal güçlerinin çekilme takvimini ele almak yerine, İsrail ile bir güvenlik anlaşması imzalamaya yöneliyorlar.

Amaçları ise İsrail'inkiyle tamamen örtüşüyor: Lübnan topraklarının tamamında direnişin silahsızlandırılması.

Belirli bir noktadan sonra hataların kaynağı yalnızca öngörüsüzlük olmaktan çıkıyor, çok daha derin sebeplere dayanıyor.

Jozef Aun, Trump ile ilk temasında Beyaz Saray'a kabul edilmenin bir bedeli olduğunu öğrendiğinde şaşkınlık yaşasa da ilkesel olarak Benyamin Netanyahu ile görüşme fikrine karşı çıkmadı.

Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduğundan bu yana attığı her adım, İsrail ile bir sorunu olmadığını, asıl meselesinin direnişle olduğunu gösteriyor. Onun derdi İsrail saldırganlığını engellemek değil; gece gündüz düşündüğü tek şey direnişi nasıl kuşatıp tasfiye edeceği.

Gerek Beyrut'ta gerekse ABD'de etrafına topladığı ekibin tamamı, Arap karşıtı ırkçılık, Müslümanlara yönelik mezhepçilik ve Batı hayranlığının tuhaf bir karışımını barındıran bu zihniyet dünyasının sınırları içinde hareket ediyor.

Aun; Suudi Arabistan, Mısır, Katar, BAE ve Ürdün gibi ABD müttefiki Arap ülkelerinden, Netanyahu ile görüşmek zorunda olmadığını öğrendikten sonra da asıl büyük gayesi olan Beyaz Saray kapısını aralamanın yollarını aramaya devam etti.

Bu arayış kendisinde adeta saplantı halini aldı; öyle ki Trump'ın kendisini yeniden davet etmesini sağlamak amacıyla onu memnun edecek her türlü adımı atmaya hazır hale geldi.

Son gelişme ise Aun'un, arkasındaki açık Suudi desteğiyle, Hizbullah'ı silahsızlandırma hedefinden vazgeçmemekle kalmayıp gündemine Lübnan'daki İran nüfuzunu engelleme maddesini de eklemesidir.

Suudilerin ve Emirliklerin bu konudaki telkinlerine kulak kabartan Aun, ABD ve Fransa'nın da Lübnan'da herhangi bir İran etkisine karşı olduğunu iyi biliyor.

Gerek Aun gerekse Nevaf Selam, cumhurbaşkanlığı ve başbakanlık görevlerine getirilirken Washington ve Riyad'a net taahhütlerde bulunmuştu.

Bugüne kadar yaptıkları ve bundan sonra yapmayı planladıkları şeyler, yalnızca kendilerinden talep edilenlerin bir gereği değil, aynı zamanda kişisel inançlarının da yansıması. Zira her iki isim de İsrail yahut Batı karşıtlığıyla bağdaşabilecek her türlü duruşu reddeden, mücadelenin karşı cephesinde konumlanan bir anlayışa sahip.

Yeni olan durum şu ki Körfez'deki savaşı sonlandırmak amacıyla İran ile uzlaşmak zorunda kalan Trump, bu uzlaşmanın bedelini, kapsamı Lübnan cephesindeki savaşı da durduracak şekilde genişleterek ödemek durumunda kaldı.

Bu sebeple bazılarının sandığının aksine sert değil, son derece pratik davrandı ve İsrail'i Lübnan'daki savaşı sona erdirme aşamasına geçmeye mecbur bıraktı.

ABD Başkanı, Beyaz Saray'a dönüşünden bu yana ilan ettiği anlaşmalardan hiçbirini henüz tam anlamıyla sağlam bir zemine oturtamamış olsa da İran ile vardığı mutabakatı kesinleştirmek için acele ediyor gibi görünüyor.

Çevresindekiler ilk kez kendisini Lübnan dosyasının İran dosyasından ayrılamayacağı konusunda ikna etmeyi başardı.

Amerikalı bir kaynağa göre Trump, İran ile Hizbullah arasındaki ilişkinin mahiyetini ilk defa idrak etti; bu yüzden artık doğrudan temas seçeneğini tercih ediyor ve kabul etmesi halinde temsilcilerinin Hizbullah ile doğrudan görüşmeler yapmasına sıcak bakıyor.

Trump için bugün önem taşıyan husus, Lübnan'daki savaşı bitirecek düzenlemeleri tamamlamak ve bunun temel ayağını oluşturan İsrail'in eksiksiz şekilde geri çekilmesini güvenceye almak.

Lübnan'ın sırtından bir teselli mükafatı

Amerikalı temsilcilerle Lübnan'da görüşmeler başladığından bu yana birtakım çevreler, Lübnan yönetimi ile düşman yapı arasında yapılması muhtemel siyasi ve güvenlik anlaşmalarının mahiyetine dair art arda taslaklar hazırlıyor.

Aun ve Selam, İsrail ile doğrudan müzakere başlığını öne sürdüklerinde, bu belgelerin bir kısmı zaten hazır durumdaydı.

Bu belgeler; güvenlik düzenlemelerine ilişkin vizyonları, niyet beyanlarını, uygulama adımlarını, yeni yasa tasarılarını ve Washington'da Aun ile yakın ilişkileri bulunan, bir kısmı Selam ile de iletişim halindeki Lübnanlı ve Amerikalılardan oluşan geniş bir ekibin üzerinde çalıştığı fikirleri kapsıyordu.

İran ile ABD arasında Lübnan'daki savaşı bitirmeye yönelik uzlaşmanın ardından, söz konusu Lübnanlı-İsrailli ekip, savaşın sonuçlarının başlangıçta önerilen gidişatta köklü değişiklikler yaratmasından çekinerek bu fikirlerden olabildiğince fazlasını hayata geçirmenin yollarını aramaya koyuldu.

Geçmiş tecrübelerden hareketle Amerikalılar, İsrail'in Lübnan'dan çekilmesini sağlayacak bir güvenlik planı üzerinde uzlaşılması gerektiğini İsrail ile görüştü; buna karşılık Lübnan devleti, Hizbullah'ın sınırdan uzaklaştırılmasını güvence altına almak ve örgütten düşman yapıya karşı herhangi bir askeri eylemde bulunmayacağına dair taahhüt almak amacıyla ABD denetiminde güvenlik önlemleri uygulayacak.

Amerikalılar ve İsrail, Hizbullah'ın tüm Lübnan genelinde silahsızlandırılmasını öngören eski projeye dönmeksizin bu hedefe ulaşmak isterken; Aun, Selam ve onlarla birlikte hareket eden diğer Lübnanlı güçler işlerin bu şekilde yürümesini istemiyor.

Aksine, örgütün silahlarının tamamen teslim alınmasını dayatan, siyasi, örgütsel ve toplumsal yapısını tasfiye edecek adımların atılmasına imkân tanıyan bir anlaşma için bastırıyorlar; bu süreçte örgütün sosyal ve ekonomik alanlardaki kurumlarına da darbeler indirilmesini hedefliyorlar.

Daha da önemlisi Aun ve Selam, arkalarındaki açık Suudi desteğiyle, Lübnan'ın yeniden imarını silahsızlanma şartına bağlamak istiyor. Bu doğrultuda bugün, Lübnan'daki direniş unsurlarına yönelik güvenlik takibini artırmayı hedefleyen bir dizi adımı hızla devreye sokuyorlar (ki bu durum, tüm resmi güvenlik kurumlarındaki komutan ve subayları ateşe atarak büyük bir tehlikeyle karşı karşıya bırakıyor).

Buna ek olarak Lübnan Merkez Bankası'nın çılgın başkanı Karim Said; İçişleri, Adalet ve Maliye bakanlıklarıyla işbirliği içinde, Kard'ul Hasen kurumunu tamamen bitirmek ve para transfer şirketleri ile bankalar üzerinden yurt dışından gelen mali akışa yönelik kısıtlamaları sıkılaştırmak amacıyla tehlikeli bir plan yürütüyor.

Hizbullah'a, İçişleri Bakanı Ahmed Haccar ve Maliye Bakanı Yasin Cabir tarafından bu tasarıya ortak olmayacakları resmi olarak iletilmiş olsa da Said'in kumar oynamaya yatkın tavrı sebebiyle işler farklı bir yöne evrilebilir.

Aun ve Selam'ın arkasında durduğu Said'in bu girişimleri karşısında Başbakan'ın, Merkez Bankası başkanının özellikle tek bir husustaki performansını beğendiği ortaya çıktı: Hizbullah'ın finans kaynaklarını kurutmaya yönelik çalışmaları.

Tablonun özeti şu ki Aun ve Selam, direniş karşıtı cepheyle birlikte, İsrail ile bir güvenlik anlaşması imzalayarak en büyük ihanetlerden birine hazırlanıyor.

Bir hafta içinde yahut bu ayın sonundan önce tamamlanması planlanan bu anlaşmanın ardından Aun'un, imza töreninin gerçekleştirileceği Beyaz Saray'a yapacağı ziyaretin takvimi belirlenecek.

Trump'ın Tel Aviv'de, Lübnan'dan olası bir çekilmeyi gerekçelendirmesi için Netanyahu'nun eline kullanabileceği bir dayanak sunmak istediği doğru; fakat tüm bu planı altüst edecek gelişmeler de kapıda olabilir.

Bu yalnızca direnişin caydırıcı gücüyle sınırlı değil; aynı zamanda ABD ve İsrail'in iç dinamiklerinden kaynaklanabilecek olası tıkanıklıklar yahut Washington ile Tahran arasındaki uzlaşmanın yansımaları doğrultusunda kendi stratejilerini kapsamlı bir değerlendirmeye tabi tutan bölge ülkelerinin tutumuyla da yakından ilişkili.

Çeviri: YDH

 



Makaleler

Güncel