Trump’ın Colani'den Hizbullah’a dair taleplerinin yorumlanmasında Suudi-Türk çelişkisi

img
Trump’ın Colani'den Hizbullah’a dair taleplerinin yorumlanmasında Suudi-Türk çelişkisi YDH

"Türk yetkililer, İsrail’in saldırganlığının yalnızca İran ve müttefiklerini değil, Türkiye ve Mısır’ı da hedef aldığını yüksek sesle dile getirmeye başladı."




İbrahim Emin

YDH - Suriye’deki rejim değişikliği operasyonunun ardından iktidara gelen HTŞ rejimi, ABD ve Suudi Arabistan’ın Lübnan üzerinden Hizbullah’ı baskılama ve silahsızlandırma yönündeki doğrudan müdahale talepleriyle karşı karşıya. El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Emin'e göre bu süreçte Türkiye ve Mısır, Lübnan’ın iç istikrarını korumak adına taraflar arasında ulusal diyalog yöntemini savunurken; Riyad ve Washington ise Hizbullah ile doğrudan askeri ve siyasi bir hesaplaşmayı dayatıyor. HTŞ, Ankara’nın sunduğu diplomatik formüllerden faydalanarak bölgesel güçlerin çapraz baskıları karşısında kendi ulusal güvenliğini koruyacak hassas bir denge siyaseti yürütmeye çalışıyor.

Suriye, Lübnan sahnesine geri döndü. Bu, eski rejimin devrilmesinden bu yana yaşanan gelişmelerin doğal bir neticesi olarak öne çıkıyor.

Şam’daki yeni yönetimin taşları yerine oturtmasını beklemek, Lübnan dosyasının askıda kalabileceği anlamına gelmiyor. Bu durum Suriye halkı için anlık bir öncelik gibi görünmeyebilir; fakat bölgesel ve küresel taleplerden önce Suriye’nin kendi çıkarlarının öne çıktığı yeni yönetimin temel görevleri arasında yer alıyor.

Ülkenin öz çıkarları ile dışsal gereksinimler, rasyonel bir çerçevede birbirini besliyor. Şam’da iktidarı elinde tutan her otorite için bu durum değişmez bir kuraldır.

Lübnan başlığında ise yönetici kadronun kimliği pratik sonuçları pek etkilemiyor; zira Suriye’nin jeopolitik konumu ve devlet çıkarları her daim baki kalırken, farklılıklar yalnızca yöntem ve üslup düzeyinde beliriyor.

Bugün Suriye’de, kendine has ideolojik bir geçmişi ve siyasi yönelimi olan bir yönetim işbaşında. Bu yönetim gökten zembille inmediği gibi, yalnızca eski rejime başkaldıran yerel güçlerin bir eseri de değil.

Mevcut çehresiyle bu iktidar; yerel dinamiklerin, bölgesel aktörlerin ve küresel güçlerin kesiştiği karmaşık bir sürecin ürünü.

Öyle ki Baas rejimini deviren kadro bile, bölgesel ve küresel ölçekte yoğun bir destek almasaydı hedefine ulaşamazdı.

Yeni yönetimin bugün gördüğü kabul ve himaye de anlık bir gelişme olmayıp, temelleri onlarca yıl önce atılan ve Suriye’deki iç savaş sürecinde zirveye ulaşan uzun soluklu bir politikanın devamı niteliğindedir.

İlk bakışta kamuoyu; Batı dünyasından gelen temsilcilerle görüşmeyi reddeden, ülkelerini uluslararası teamüllere göre yönetmeye yanaşmayan katı bir dinci grupla karşılaşacağını varsayıyordu.

Yeni yönetimin simgesi haline gelen Ahmed el-Şara’nın geçirdiği dönüşümden habersiz olanlar için, geçmişteki çizgilerin ardıllarının Beyaz Saray’da ağırlanmasını, Benyamin Netanyahu’nun elçileriyle aynı müzakere zemininde buluşmasını ya da Körfez hükümdarlarıyla kucaklaşmasını anlamlandırmak güç olabilir.

Fakat tüm bu gerekçelendirmelerin ötesinde, eski rejime karşı ayaklananlar arasında en rasyonel figür olarak Şara’nın Şam’a ulaşmasına yol veren güçler, onun sadece kişisel ve siyasi imajını değil, ideolojik eğilimlerini de yeniden şekillendirmesini şart koştu.

Aradan yirmi ay bile geçmeden, Şara ve ekibi iç ile dış yönetimde yeni bir safhaya geçti. Ne var ki karşı karşıya kaldıkları iç sorunlar, tek bir grubun omuzlayamayacağı kadar ağır.

Dolayısıyla, rejimi devirme hedefinin ötesine geçen yeni ittifak arayışlarına yönelmeleri kaçınılmazdı. Bu ortaklıkların bir kısmı göz önündeyken, saklı kalan boyutların da sonsuza dek gizlenmesi mümkün görünmüyor.

Türkiye, Irak, Lübnan, Ürdün ve İsrail'i ilgilendiren kritik dosyalarda da durum tam olarak böyle şekilleniyor.

Tom Barrack, Başkan Donald Trump yönetiminin Suriye’nin bölgedeki rolüne dair vizyonundan bahsettiğinde "Bilad-ı Şam" (Levant) kavramını yeniden tartışmaya açtı. Bu hamle Lübnan, Ürdün ve hatta bizzat Suriye’deki birçok nüfuzlu odağı rahatsız etti.

Ancak Barrack bunu keyfi olarak dile getirmedi; aksine, ABD’nin Suriye’nin yeni rolüne dair ilk tasarımını doğrudan, hatta kaba bir biçimde ortaya koydu. Söyledikleri, Suriye'nin bölgedeki konumunu, Irak, Ürdün, Filistin ve Lübnan gibi geniş sahalardaki ağırlığını ve etkisini anlamak açısından son derece gerçekçi unsurlar barındırıyor.

Barrack yalnızca siyasi bir rolden de bahsetmiyordu; bugün tanık olmaya başladığımız, Doğu Akdeniz (Maşrık) ülkelerinde Amerika'nın bölge geneli için tasarladığı büyük plana tabi olacak bir ekonomik ortaklık modeline işaret ediyordu.

Projedeki asıl kırılma sadece eski rejimin yıkılmasıyla değil, ABD ile İsrail’in o rejimin birer uzantısı ya da uydusu olarak gördüğü yapıların ayakta kalmasıyla yaşandı; özellikle de Hizbullah örneğinde. 2024 yılındaki savaş direniş cephesi adına büyük bir gerilemeyle sonuçlandığında Lübnan, Suriye, İsrail ve Ürdün’de bölgenin büyük bir dönüşümün eşiğinde olduğunu savunan sesler yükseldi.

Bu çevreler, Gazze’den Lübnan’a, Suriye’den Irak’a uzanan İran güdümlü direniş hattının art arda çöktüğü varsayımıyla hareket ediyordu.

O sırada Washington ve Tel Aviv ise doğrudan merkeze, yani İran’a darbe indirmeye hazırlanıyordu. Bu süreç 2025 Haziran’ında başladı ve üç ay önceki kırk günlük savaşla tamamlandı.

Fakat beklenen olmadı ve İran ayakta kaldı. Daha da önemlisi Hizbullah, işgal güçlerine karşı saldırı başlatarak gücünü ve bölgedeki başat rolünü yeniden kanıtladı.

Bu süreçte Suriye yeniden odak noktası haline geldi. Batılılar ve İsrail için asıl şaşırtıcı olan, rejimin çöküşüyle birlikte Suriye’nin, Lübnan’daki direnişe Irak üzerinden gelen İran silah ve parası için bir geçiş güzergahı olma özelliğini kaybettiğini sanmalarıydı.

İsrail ve direniş karşıtları, 15 ay boyunca Hizbullah’ın sonunun geldiği argümanını bu iddiaya dayandırdı. Bu yüzden Washington ve Suudi Arabistan (İsrail adına), Ahmed el-Şara hükümetiyle gerçekleştirdikleri ilk görüşmelerde, Hizbullah’ın Irak üzerinden gelen İran silahlarını ve mali kaynakarını Suriye topraklarından geçirmeye devam etmesi konusunu gündeme taşıdı.

Şara ise bu taleplere daima, soyut iddialarla değil yalnızca somut ve belgelenmiş verilerle hareket edebileceği yanıtını verdi. Suriye güvenlik güçleri sınırlarda yoğun önlemler alıp onlarca kaçakçıyı yakalasa da daha sonra bu kişilerin önemli bir kısmının İsrail tarafından devşirildiğini tespit etti.

Buna rağmen Şam yönetimi, ABD ve Suudi Arabistan’a adım atmak için somut kanıtlara ihtiyaç duyduğunu yineledi.

Zamanla tüm aktörler, savaşın bölgedeki siyasi dengeler üzerindeki artçı sarsıntılarını incelemeye koyuldu. Şara yönetiminin en önemli hamisi konumundaki Türkiye’nin bölgede yeni bir gerçeklikle yüzleşmesiyle birlikte, Suriye’nin de bu süreçten derinden etkileneceği yorumları yapıldı.

Diğer taraftan, Suriye’deki etkili bazı muhalif gruplar ve cihatçı liderler arasında, İsrail’in ülkenin güneyindeki yayılmacı hamlelerine karşı ses çıkarma vaktinin geldiği yönündeki görüşler ağırlık kazanmaya başladı. Şara ve ekibi, Suriye’nin yeni yönetim altında tamamen birleşmesinin önündeki en büyük engelin İsrail olduğu kanaatine vardı.

Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerdeki sorunlar bir ölçüde yatıştırılsa bile, İsrail’in buralardaki kışkırtmalarına devam ettiği, güneyde bağımsız bir Dürzi devleti kurmaya çalıştığı ve Suriye kıyılarındaki Nusayrilerle (Alevilerle) temas kurmaya başladığı görüldü.

En kritik gelişme ise Şara’nın, Amerikan himayesinde İsrail ile yürüttüğü doğrudan müzakerelerin ardından, Tel Aviv’in eski rejimin çöküşünden sonra işgal ettiği topraklardan çekilmeye yanaşmadığını görmesi oldu. İsrail, güney bölgelerinin yönetimini diğer vilayetler gibi Suriye devletine bırakmayı reddediyordu.

Bu durum Şam’ı müzakereleri askıya almaya sevk etti. Bu karar İsrail’i pek rahatsız etmese de asıl sürpriz, Amerikalıların bu dosyanın bir kenarda soğumaya bırakılmasına rıza göstermesiydi.

Tüm bu gelişmelerin ortasında, Lübnan’daki kriz Şam yönetiminin gündemine ağırlığını koydu. ABD’nin Şara’ya, Suriye’nin Lübnan’a yeniden müdahale etmesi fikrini sunduğu anlaşıldı.

Şam’a, Lübnan’daki siyasi ve ekonomik nüfuzunu yeniden tesis etmesi yönünde vaatler sunulurken, asıl talebin Hizbullah’a karşı doğrudan bir pozisyon alınması olduğu ortaya çıktı.

ABD’nin bu adımları, Riyad’ın Şam’dan "tüm Lübnan üzerinde otorite kurulması için Beyrut hükümetini desteklemesini" isteyen talebiyle birebir örtüşüyordu. Bu diplomatik ifadenin ardında yatan asıl niyet ise Hizbullah’ın silahsızlandırılması mücadelesine Suriye’yi de dahil etmekti.

Zaman ilerledikçe gerçekler su yüzüne çıktı. ABD Başkanı Donald Trump’ın bu konuyu Tel Aviv ile görüştüğü, ancak İsrail’in, Şara’nın Hizbullah’ı alt edecek gücü olmadığını ve Suriye ordusunun Lübnan’a girmesinin İsrail'in bölgedeki planlarını tehlikeye atacağını savunarak teklife karşı çıktığı öğrenildi.

İran ile savaşın sona ermesinin ardından Trump, İsrail’in görevi tamamlayamadığını açıkça ilan etti ve özel temsilcisi Tom Barrack’ı, Şara’ya nisan ayı bitmeden Washington’a gitmesi için resmi bir davet iletmek üzere gönderdi.

Kendisini önceki baskılardan sıyırmayı başaran ve ABD, İsrail, İran ile Hizbullah arasındaki cepheleşmeyi bir kenardan izleyen Şara, bir anda kendini büyük bir çıkmazın ortasında buldu.

Bu cendereden kurtulmak için Ankara’nın kapısını çaldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, Şara’nın ABD ziyaretinin iptal edilmesinde başat rol oynadığı ve Trump’a, Suriye’nin Hizbullah dosyasında İsrail’in çıkarlarından bağımsız bir rol üstleneceği taahhüdünde bulunduğu anlaşıldı.

Ankara, bu tavrını ABD temsilcisi Barrack’a doğrudan ileterek Trump’ın tepkisini çekti. Bunun üzerine Avrupa’da Şara yönetimine yönelik eleştiriler yükselmeye, Körfez ülkelerinin Suriye için planladığı büyük kalkınma projeleri askıya alınmaya başladı.

Körfez cenahından, İran’la yaşanan savaşın yarattığı ekonomik tahribat sebebiyle vaatlerin yerine getirilmesinin zor olduğu fısıldandı. Süreç yeniden en başa dönerken, Irak’ta da hem İran’ın hem de ABD’nin üzerinde uzlaştığı yeni bir başbakanın göreve gelmesi dengeleri değiştirdi.

ABD Başkanı’nın, Hizbullah sorununu en iyi Şara’nın çözeceği yönündeki ısrarlı açıklamaları karşısında Türkiye duruma müdahale etti.

Suriye’den yükselen Suudi nüfuzunu yakından takip eden Ankara, Kahire ile ortak hareket ederek Şara’yı Lübnan’da atacağı yanlış bir adıma karşı uyardı. Türk yetkililer, İsrail’in saldırganlığının yalnızca İran ve müttefiklerini değil, Türkiye ve Mısır’ı da hedef aldığını yüksek sesle dile getirmeye başladı.

Ankara’nın baskıları sonucu Şara, Lübnan denklemine dahil olmaktan imtina etti.

Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanı İbrahim Kalın’ın da Filistinli, Suriyeli ve Lübnanlı muhataplarıyla yaptığı temaslarda, Suriye’nin Lübnan’a müdahale edeceği yönündeki iddiaların tamamen ABD menşeili bir dezenformasyon olduğunu ve bunun Suudi destekli medya organlarınca köpürtüldüğünü vurgulaması dikkat çekti.

Kalın, Riyad’ın mesafeli durduğu Cemaat-i İslamiye, Müstakbel Hareketi ve bazı bağımsız Sünni şahsiyetleri bizzat ağırlayarak, Türkiye ile Suriye’nin İsrail’in çıkarlarına hizmet etmeyeceğini, İsrail’in elde edeceği bir askeri başarının Türk milli güvenliğine doğrudan tehdit teşkil edeceğini muhataplarına iletti.

Ankara ayrıca, gerek doğrudan gerekse İran ve Hamas kanalları üzerinden Hizbullah’ı bilgilendirerek, İsrail lehine sonuçlanacak hiçbir Suriye müdahalesine geçit verilmeyeceği güvencesini aktardı.

Gelgelelim Şara, ABD, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkilerini dengede tutmak zorunda olduğunun bilincinde ve İsrail dahil hiçbir aktörü karşısına almak istemiyor.

Çapraz baskılar altında kalan Suriye lideri, ABD’nin taleplerini farklı bir formülle sunma konusunda Ankara ile uzlaştı.

Şara, el-Meşhed televizyonuna verdiği mülakatta, Trump’ın ifadelerini Suriye’nin üstlenmek istediği yapıcı role uygun şekilde yorumlayarak bu yeni yaklaşımın işaretini verdi. Türk tarafı da bu formülü ilgili taraflara aktardı.

Bu diplomatik zemin, Esad eş-Şeybani’nin Beyrut’a yaptığı ve iki önemli gelişmeyi beraberinde getiren ziyareti öncesinde olgunlaştırıldı: Şeybani’nin Şii kesimin en güçlü temsilcisi konumundaki Meclis Başkanı Nebih Berri ile bir araya gelmesi ve Lübnanlı Sünni gruplarla doğrudan temas kurması.

Bugün Suriye, Lübnan sahnesine geri dönmüş durumda; fakat bu rolün ne ölçüde etkin olacağı yalnızca Şam'ın niyetine değil, bu hassas dosyayı yönetme kabiliyetine de bağlı.

Şam yönetimi, Hizbullah’ın silahı konusunu Lübnan içi bir ulusal diyalog mekanizmasıyla çözmeyi öngören Türk-Mısır yaklaşımına yakın duruyor. Bu doğrultuda Şara yönetiminin, Lübnan’daki liderlerden Aun ve Selam’a ilettiği mesajlar dikkat çekici.

Şam, Lübnan’ın istikrarını tehlikeye atacak radikal adımlardan kaçınılması yönündeki uyarıları destekliyor; zira komşudaki herhangi bir sarsıntının, doğrudan Suriye’nin kendi ulusal güvenliğini de baltalayacağını biliyor.

ABD Başkanı’nın Lübnan’a yönelik taleplerinin nasıl hayata geçirileceği konusunda derin bir nüfuz mücadelesi yaşanıyor.

Bir tarafta Aun, Selam ve diğer bazı siyasi aktörlerin desteklediği, Hizbullah ile doğrudan hesaplaşmayı öngören Suudi Arabistan merkezli yaklaşım; diğer tarafta ise Lübnan’ın siyasi geleceğinin, İsrail ile ilişkilerin ve direnişin silahı konusunun ancak diyalog yoluyla çözülebileceğini savunan Türkiye merkezli tez karşı karşıya geliyor.

Şam üzerindeki Suudi markajı

Suriye’nin Lübnan sahasına yönelik Suudi baskılarından tamamen sıyrılması oldukça güç görünüyor.

Riyad, daha önce Saad Hariri’den Şam’ı ziyaret etme niyetinde olduğunu işitmiş, ancak bu randevu İran’a yönelik savaşın başlamasıyla iptal edilmişti. Bu görüşme trafiğinin Suudi Arabistan’ın bilgisi dışında planlandığı ve Riyad’ın durumu öğrenir öğrenmez Şara yönetimine sert bir biçimde sitem ettiği belirtiliyor. Üstelik bu davetin bizzat Şara’dan geldiği yönündeki bilgiler de Riyad'ın tepkisini artırdı.

Gerilim bununla da sınırlı kalmadı. Son olarak, Şeybani’nin Beyrut’taki ofisi aracılığıyla ayarlanan eski milletvekili Behiye Hariri randevusunun, herhangi bir gerekçe gösterilmeksizin Suriyeliler tarafından iptal edilmesi talep edildi.

Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Faysal bin Ferhan, Hariri ailesiyle herhangi bir temas kurulmasını kesinlikle istemiyor. Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın politikasını harfiyen uygulayan Bin Ferhan, Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri’nin Saad Hariri’yi yanına alarak Daru'l-Fetva’ya götürmesini ve Ali Hasan Halil’in Hariri ile temas kurmasını hoş karşılamadığını açıkça belli etti.

Riyad yönetimi; Jozef Aun ile Nevaf Selam’ı, Hariri ve destekçileriyle bağları koparma konusunda ikna ettiğine inanıyordu.

Hatta Suudi Bakan’ın, Lübnan Güçleri partisinden bir heyetin, babasının vefat yıl dönümü vesilesiyle Saad Hariri’ye taziye ziyaretinde bulunmasını engellemek için doğrudan devreye girdiği belirtiliyor.

Diğer yandan Riyad, Şam’dan Sünni toplumun dini ve siyasi temsilcilerini Suriye’ye davet etmesini talep ederken, bu isimlerin kendi hazırlayacağı listeler doğrultusunda belirlenmesini şart koştu.

Suudi Arabistan’ın buradaki asıl hedefi, Hariri ailesine alternatif olarak Eşref Rifi veya Fuad Mahzumi çizgisine yakın yeni bir Sünni liderlik inşa etmek ve gelecekte Suriye’nin arabuluculuğunda gerçekleşebilecek bir Lübnan içi diyalog masasında Sünni cemaati bu isimlerin temsil etmesini sağlamaktır.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel