İsrail'in Gazze Şeridi'ne yönelik operasyonlarının bininci gününe yaklaşırken, Batı Şeria askeri ve idari dönüşümün merkez üssü haline geliyor.
YDH - İsrail için Batı Şeria, Gazze Şeridi'ndeki savaşın gölgesinde kalan ikincil bir cephe olmaktan çıkarak, Tel Aviv'in sahadaki askeri kazanımları kalıcı yapısal dönüşümlere tahvil etmek istediği ana merkez haline geliyor.
Savaşın bininci gününde askeri ağırlık merkezinin yeniden Batı Şeria'ya kaydırılması, yalnızca silahlı direniş gruplarının takibini değil, Filistin varlığının siyasi, coğrafi ve demografik açıdan yeniden şekillendirilmesini hedefliyor.
Bu süreç, Oslo Anlaşması'nın geride kalan tüm hukuki ve fiili zeminlerini ortadan kaldırarak fiili ilhakı kurumsallaştırmayı amaçlıyor.
İsrail basınında yer alan haberlere göre, İsrail ordusu Batı Şeria'daki birliklerini takviye etmeye hazırlanıyor.
Bölgeye aralarında komando tugayları, paraşütçüler, Nahal tugayı ve İç Cephe Komutanlığına bağlı unsurların da yer aldığı yaklaşık 26 taburluk bir güç konuşlandırılması planlanıyor. Askeri kaynaklar, Lübnan cephesindeki operasyonların seyreltilmesinden açığa çıkan askeri kapasitenin, Batı Şeria'da "henüz tam olarak müdahale edilmemiş" mülteci kampları ve yerleşim merkezlerine yönelik yeni operasyon dalgalarında kullanılacağını aktarıyor.
Bu operasyonel hazırlıkların kamuoyu nezdindeki zeminini oluşturmak amacıyla, Yedioth Ahronoth gazetesi başta olmak üzere İsrail medyasında Batı Şeria'nın ana cephe haline geleceğine dair analizler yayımlanıyor.
Savunma yetkilileri ve iç istihbarat servisi Şin Bet (Şabak), İran'ın ABD ile yürüttüğü diplomatik temaslar ve kuzey cephesindeki geçici sükunet ortamından yararlanarak Batı Şeria'daki silahlı altyapıyı yeniden canlandırmak istediğini belirtiyor.
İsrail güvenlik bürokrasisi, bu lojistik ağın kripto paralar üzerinden yürütülen dijital finansman, doğu sınırından yapılan kara kaçakçılığı ve uzaktan teknik bilgi aktarımı olmak üzere üç ana kanal üzerinden tesis edildiğini ifade ediyor.
Geçici barikatlardan kalıcı bölünmeye
Siyasi analist Süleyman Bişarat, Batı Şeria'da gözlenen askeri ve idari hareketliliğin münferit bir durum olmadığını, Oslo Anlaşması'nın imzalanmasından bu yana otuz yıldır titizlikle inşa edilen askeri, hukuki ve yerleşimci kontrol mekanizmasının bir sonucu olduğunu kaydediyor.
Bişarat, mevcut bölgesel ve uluslararası denetimsizlik ortamının, özellikle ABD yönetiminin esnek tutumunun, İsrail'e uluslararası hukuka aykırı adımları hiçbir yaptırımla karşılaşmaksızın atma fırsatı sunduğunu dile getiriyor.
İsrail'in bölgedeki coğrafi mühendisliği, geçici güvenlik önlemi olarak sunulan askeri kontrol noktaları, demir kapılar ve ayrım duvarının kalıcı birer sınır mekanizmasına dönüştürülmesiyle ilerliyor.
Bu ağ, Batı Şeria'yı birbiriyle bağı olmayan, dış dünyadan yalıtılmış kantonlara bölüyor. Filistin şehir ve köylerinin coğrafi, ekonomik ve toplumsal bağları koparılırken, nüfusun ve ticari malların akışı doğrudan İsrail denetimine tabi kılınıyor.
Bu durum, gelecekte kurulması öngörülen bağımsız ve toprak bütünlüğüne sahip bir Filistin devleti seçeneğini fiziki olarak imkansız hale getiriyor.
Coğrafi bölünmeyi, özellikle kuzeydeki mülteci kamplarında yoğunlaşan demografik müdahale tamamlıyor.
Cenin, Tulkarim ve Nur Şems kamplarında aylardır sürdürülen altyapı tasfiyesi, su ve elektrik şebekelerinin tahribi ve dar sokakların genişletilerek militarize edilmesi, kampların tarihsel ve simgesel niteliğini hedef alıyor.
Filistin mülteci sorununun ve geri dönüş hakkının somut hafıza mekanları olan bu kampların sıradan birer yerleşim mahallesine dönüştürülmesi ve nüfusun dışarıya göç etmeye zorlanması amaçlanıyor.
Bişarat, İsrail'in kuzeydeki mülteci kamplarından bedevi topluluklarına kadar uzanan geniş bir hat boyunca nüfus yoğunluğunu ve dağılımını kendi stratejik projeksiyonlarına göre kontrol etmeye başladığını belirtiyor.
Yerleşim yerlerinin hukuki statüsü değişiyor
Saha verilerine göre, 7 Ekim sonrası dönemde Batı Şeria'da bin 179 Filistinli hayatını kaybetti, yaklaşık 12 bin 700 kişi yaralandı ve 23 binden fazla kişi gözaltına alındı.
Can kayıplarının yaklaşık yarısı kuzeydeki Cenin (315) ve Tulkarim (215) vilayetlerinde yoğunlaştı.
Ordu operasyonlarına eşlik eden yerleşimci şiddeti de tarım arazilerinin yakılması, zeytin ağaçlarının sökülmesi ve kırsal topluluklara yönelik fiziki saldırılarla sistematik bir nüfuz genişletme aracı olarak işlev görüyor.
"C" bölgesi olarak sınıflandırılan topraklarda Filistin varlığını asgariye indirmeyi hedefleyen bu politikalar neticesinde onlarca bedevi topluluğu yerinden edildi.
Cenin bölgesinde daha önce tahliye edilmiş olan 4 yerleşim biriminin yeniden açılması kararlaştırılırken, bölgede 14 yeni yerleşim noktası ve askeri karakolun inşası onaylandı.
Batı Şeria'daki yerleşim politikalarında yaşanan en radikal kırılma, genişlemenin niceliksel boyuttan niteliksel ilhaka evrilmesiyle gerçekleşiyor.
Yeni konut inşasının ötesinde, yerleşim birimlerinin İsrail'in idari ve hukuki sistemine entegrasyonu, bütçe ödenekleri ve çevre yolları projeleriyle tamamlanıyor. İsrail hükümetinin, teorik olarak Filistin yönetiminin idari kontrolünde olması gereken "A" bölgesinin derinliklerinde kalan noktalar da dahil olmak üzere düzinelerce yerleşim birimine resmi statü kazandırması, iki devletli çözüm olasılığını ortadan kaldırmayı hedefliyor.
Haaretz gazetesi, bu adımları Batı Şeria haritasına çakılmış ve gelecekte kurulabilecek herhangi bir ılımlı İsrail hükümetinin geri çeviremeyeceği fiili durumlar yaratan "103 çivi" olarak nitelendiriyor.
Filistin yönetiminin idari alanı daralıyor
Filistin yönetimi ise tüm bu gelişmeler karşısında mevcut kurumsal yapısını korumakta yetersiz kalıyor. Ramallah'taki yönetim, sahadaki toprak kaybına ve idari tasfiyeye karşı etkili bir ulusal direnç stratejisi geliştiremiyor.
Bişarat, Filistin siyasetinin derin bir belirsizlik ve dağınıklık içinde olduğunu, bu durumun Gazze'deki savaşa, işgal politikalarına ve diplomatik ilişkilere yansıdığını ifade ediyor.
İç bölünmüşlüğün kurumsal yapıları zayıf düşürdüğünü belirten Bişarat; siyasi partilerin, sivil toplum örgütlerinin ve karar alma mekanizmalarının karar üretemez hale geldiğine işaret ediyor.
İsrail'in artık Filistin yönetiminin yetki alanını kısıtlamakla kalmayıp, vergi gelirlerine el koyarak, tarihi ve dini mekanların idaresini kendi kurumlarına devrederek Filistin egemenlik iddiasını tamamen ortadan kaldırmayı planladığını vurguluyor.
El Halil'deki Harem-i İbrahim'in yönetiminin Kiryat Arba yerleşimindeki dini meclise devredilmesi ve arkeolojik alanlar üzerindeki idari tasarruflar bu sürecin somut örnekleri arasında yer alıyor.
Ekonomik abluka ise Batı Şeria'daki günlük yaşamı doğrudan felç ediyor. Savaşın başlamasından bu yana yüz binlerce Filistinli işçinin İsrail içindeki çalışma izinleri iptal edildi.
Vergi gelirlerinin kesilmesi, ticaret, turizm ve hizmet sektörlerindeki durma noktasına gelen hareketlilikle birleşince işsizlik ve yoksulluk oranları zirveye ulaştı.
Kamu çalışanlarının maaşlarının ödenememesi ve sosyal yardım bütçelerinin kısıtlanması yönündeki mali baskılar, toplumsal yapıda geniş çaplı bir çözülme riski barındırıyor.
Bişarat, Filistin siyasetindeki mevcut zayıflığın İsrail'in bu politikalarını hızlandırması için uygun bir zemin sunduğunu, sistem içi reform adı altında yürütülen süreçlerin ise kurumsal kapasiteyi daha da zayıflattığını sözlerine ekliyor.