Yakın Doğu Haber, Ankara'da 7-8 Temmuz tarihlerinde yapılacak NATO zirvesi öncesinde, İncirlik Üssü'nde bulunan ABD'ye ait nükleer silahları hatırlatıyor.
YDH - Ankara'da 7-8 Temmuz günlerinde toplanacak NATO zirvesi öncesinde, ittifakın nükleer caydırıcılık politikaları ve üye ülkelerin coğrafi sınırları içinde saklanan silah stokları uluslararası savunma koridorlarında yeniden tartışılmayı hak ediyor.
Türkiye'nin nükleer paylaşım programı kapsamındaki rolü, İncirlik Hava Üssü'nde depolanan taktik nükleer başlıklar ve bu mühimmatın beraberinde getirdiği güvenlik riskleri, arşiv belgelerinde de sabit.
Soğuk Savaş yıllarından bu yana sessiz bir uzlaşıyla sürdürülen bu askeri ortaklık, günümüzde değişen jeopolitik dengeler nedeniyle ciddi soru işaretleriyle karşı karşıya.
15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından ABD hükümeti tarafından finanse edilen haber portalı Voice of America'ya konuşan ABD Kongresi'ne bağlı Araştırma Servisi bünyesindeki nükleer politika uzmanı Amy Woolf, İncirlik Hava Üssü'nde bulunan silahların varlığını teyit eden çarpıcı açıklamalarda bulunmuştu.
Woolf, İncirlik Üssü'nde 50 adet B61 modeli termonükleer silah bulunduğunu belirterek, Avrupa genelinde farklı askeri tesislerde gizlenen toplam yaklaşık 200 adet B61 yer çekimi silahı olduğunu ifade etmişti.
Bu silahların sadece askeri bir caydırıcılık unsuru olmadığını savunan Woolf, mühimmatın aynı zamanda NATO müttefiklerini siyasi açıdan birbirine bağlayan ve ittifak bütünlüğünü koruyan stratejik bir harç vazifesi gördüğünü dile getirmişti.
İncirlik Hava Üssü'nde depolandığı kaydedilen 50 adet B61 taktik yer çekimi silahı, esasen hidrojen bombaları sınıfında yer alıyor.
Üsteki bu mühimmat stoku, NATO'nun Avrupa'daki toplam nükleer silah kapasitesinin yüzde 25'inden fazlasını oluşturuyor. Bu büyük askeri yığınağın varlığı, özellikle son yıllarda ABD merkezli güvenlik uzmanları arasında kaygılara yol açıyor.
Middlebury Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü bünyesinde görev yapan savunma uzmanı Jeffrey Lewis, nükleer paylaşım programının risklerini ele alırken, siyasi istikrarsızlık yaşayan coğrafyalarda nükleer mühimmat saklamanın uygun bir strateji olmadığını savunuyor.
Lewis, Türkiye'nin gelecekte bu silahlara el koyma yönünde bir adım atmayacağına dair uluslararası alanda herhangi bir garantinin bulunmadığını ifade ediyor.
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi'nde 1993-2001 yılları arasında savunma politikaları ve silahlanma kontrolü bölüm yöneticisi olarak görev yapan Steve Andreasen de benzer endişeleri paylaşıyor.
Andreasen, 2016'da Los Angeles Times gazetesinde kaleme aldığı analiz yazısında, geçmişte büyük felaketlerden kaçınılmış olsa bile, Türkiye'deki Amerikan nükleer silahlarının güvenlik koşullarının bir gecede tamamen değişebileceğine dair somut işaretlerin bulunduğunu aktarmıştı.
Hoover Enstitüsü'nden savunma politikaları uzmanı Kori Schake ise konunun farklı bir jeopolitik boyutuna işaret etmişti.
Schake, Türkiye'nin ABD'nin nükleer şemsiyesiyle korunduğunu bildiğini, ancak bu koruma taahhüdünün ortadan kalkması durumunda Ankara'nın kendi nükleer silahını geliştirme yolunu seçebileceğini vurgulamıştı.
Schake'e göre böyle bir gelişme, Türkiye'yi Rusya ve İran ile daha yakın ittifaklar kurmaya da zorlayabilir.
Akıncı üssünde ne var?
Nükleer paylaşım programının geçmişinde, Amerikan istihbaratının dahli olduğu bilinen 15 Temmuz darbe girişiminin de ana koordinasyon merkezi konumunda olan Akıncı Hava Üssü önemli bir yer tutuyor.
Başkent Ankara yakınlarında bulunan Mürted Hava Üssü, ilk olarak 1950 yılında ABD ordusunun kullanımına tahsis edildi. ABD yönetimi, 1986 yılında Mürted Hava Üssü de dahil olmak üzere Avrupa ve Uzak Doğu'daki 20 farklı askeri üste nükleer mühimmat taşıyan uçakların her an kalkışa hazır durumda beklediğini resmen duyurmuştu.
Ancak Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından, 1995 yılında ABD Avrupa Hava Kuvvetleri Komulanlığı yeni bir yapılanma sürecine girdi.
Bu kapsamda Akıncı Hava Üssü'ndeki 7393. MUNSS ile Balıkesir Hava Üssü'ndeki 7391. MUNSS nükleer mühimmat destek birimleri kapatıldı.
Askeri tesislerin kapatılmasının ardından üslerin yönetimi Türk Hava Kuvvetleri'ne devredildi. Bu süreçte Akıncı Hava Üssü'nde depolanan 20 adet nükleer mühimmat İncirlik Üssü'ne nakledildi. Buna karşın, Akıncı Üssü'nün altyapısında halen 24 adet B61 nükleer bombasını güvenli biçimde depolama kapasitesi bulunuyor.
Stratejik planlamalara göre bu altyapı, acil durumlarda Türk F-16 uçaklarının nükleer silahları alarak belirlenen hedeflere ulaştırabileceği bir yapıda muhafaza ediliyor. Bu da, ABD'ye ait nükleer silahların bir kısmının Akıncı'da halen kalıp kalmadığı sorusunu askeri çevrelerde sürekli canlı tutuyor.
Nitekim 15 Temmuz darbe girişiminin ertesi günü, üssün pistleri darbeci pilotların uçak kaldırmasını önlemek amacıyla hükümet güçlerince bombalanarak devre dışı bırakılmıştı.
Soğuk savaş dönemi belgeler ne anlatıyor?
Türkiye'nin nükleer silah geçmişini ve bu sürecin barındırdığı güvenlik risklerini tam olarak anlamak için Soğuk Savaş dönemi arşivlerine inmek gerekiyor.
ABD Ulusal Güvenlik Arşivi tarafından gizliliği kaldırılan çok sayıda belge, nükleer işbirliğinin başından itibaren ciddi soru işaretleriyle başladığını ortaya koyuyor.
Bu belgelerden ilki, 5 Şubat 1959 tarihli, ABD Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Grubu uzmanı Henry Owen tarafından kaleme alınan çok gizli ibareli muhtıra.
Owen, NATO'nun nükleer cephanelik planı kapsamında İtalya ve Türkiye'ye yerleştirilmesi planlanan Jüpiter orta menzilli balistik füzelerine karşı çıkmıştı.
Owen, füzelerin yerleştirilmesinin ardından geri çağrılmasının çok zor olacağını belirterek, sorumsuz bir Türk hükümetinin işbaşına gelmesi durumunda füzelerin kontrolünün kaybedilebileceği uyarısını yapmıştı.
Owen, Türk tarafına füzelerin kullanım yetkisinin verilmesi halinde, telaşla veya hata sonucu ateşlenebilecek füzeler yüzünden genel bir nükleer savaş başlatma gücünün Ankara'ya devredileceğini savunmuştu.
Bu uyarılara rağmen, ABD ve Türkiye 28 Ekim 1959 tarihinde füze yerleşimi anlaşmasını imzaladı ve füzelerin sevkiyatı 1961 yılının üçüncü çeyreğinde başladı.
Nükleer işbirliğinin operasyonel safhasında yaşanan pürüzler de arşiv belgelerinde yer alıyor. ABD Avrupa Bölgesel İşler Ofisi yetkilisi John Y. Millar tarafından 16 Şubat 1960 tarihinde ABD Ankara Büyükelçiliği Müsteşarı V. Lansing Collins'e gönderilen gizli mektup, ilginç bir ayrıntıyı gün yüzüne çıkarıyor.
ABD Atom Enerjisi Kanunu uyarınca, ABD dışındaki askeri birliklerin nükleer operasyonlar konusunda eğitilmesi için "144b anlaşması" olarak adlandırılan özel ikili protokollerin imzalanması gerekiyordu. Türkiye ve ABD bu anlaşmayı 1959 yılında imzaladı. Ancak mektupta, nükleer bilgilerin transferini koordine eden Ortak Atomik Bilgi Değişimi Grubu'nun çalışmalarında Türkiye ile ilerleme kaydedilemediği belirtiliyor.
Millar, o dönemde Almanya'ya öncelik verildiğini, Türk subaylarının ise İngilizce dil yetersizliği nedeniyle eğitim kılavuzlarını ve nükleer verileri kullanmakta ciddi zorluklar yaşadığını aktarıyor. Türk subayların nükleer eğitim alabilmek için önce temel İngilizce kurallarını öğrenmek zorunda kaldığı mektupta ifade ediliyor.
15 Şubat 1961 tarihli bir başka arşiv belgesinde ise John Y. Millar, Ankara Büyükelçiliği Müsteşarı William N. Dale'e süreçteki yeni gelişmeleri aktarıyor.
Belgeye göre, 144b anlaşması çerçevesinde Türk ordusuna hassas nükleer verilerin aktarılması amacıyla Albay Saya görevlendirildi. Ancak ABD'li komutanlar, Türk kuvvetlerine tam olarak hangi düzeyde nükleer kapasite atanacağı konusunda fikir birliğine varamamıştı.
Türk askeri yetkilileri, kendi savaş uçaklarında kapsamlı modifikasyonlar gerektiren ileri düzey bir atomik kapasite talep ediyordu. Buna karşılık, ABD Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı General Lauris Norstad, Türk Hava Kuvvetleri'nin elindeki mevcut F-100 Super Sabre uçaklarıyla uyumlu, daha basit bir nükleer sistemin verilmesini savunuyordu. Norstad, bu yöntemin bürokratik onay süreçlerini ve veri transferi gecikmelerini azaltacağını belirtiyordu.
1961 yılında yerleştirilen Jüpiter füzeleri, 1963 yılının nisan ayında, ABD ve Sovyetler Birliği arasında yaşanan Küba Füze Krizi sonrasında geri çekildi. Jüpiter füzelerinin Türkiye'ye yerleştirilmesi sürecinden ilk aşamalarda Türk hükümet yetkililerinin tam olarak haberinin olmadığı da tarihsel iddialar arasında yer alıyor.
Küba krizi, Sovyetlerin Küba'daki füzeleri, ABD'nin de Türkiye'deki Jüpiterleri karşılıklı ve kademeli olarak sökmesiyle çözüme kavuştu. Bazı arşiv belgelerine göre, ABD yönetimi Küba krizi sırasında Türk askeri makamlarının kendilerinden bağımsız olarak nükleer füzeleri Sovyet hedeflerine ateşlemesinden korktuğu için bombaların kullanım kodlarını gizlice değiştirdi.
Benzer şekilde, 1974 yılında iki NATO üyesi Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs nedeniyle gerilim yükseldiğinde, ABD benzer bir güvenlik kaygısıyla Yunanistan'daki nükleer füzelerini gizlice tahliye ederken, Türkiye'deki mühimmatı ise teknik olarak kullanılamaz hale getirdi.
Arşiv belgeleri arasında Türkiye'nin kendi nükleer silah kapasitesini geliştirme yönündeki gizli arayışlarına dair veriler de bulunuyor.
ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Stuart Rockwell tarafından 6 Ekim 1966 tarihinde Benjamin Read'e gönderilen gizli yazışma, bu konuda önemli ipuçları sunuyor. Yazışmaya göre, Cenevre'de Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması müzakereleri sürerken, ABD'nin Ankara Büyükelçiliği'nde görevli bilim danışmanı güvenilir bir kaynaktan önemli bir istihbarat aldı.
Bu istihbarata göre, Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü yetkililerinden, General Refik Tulga ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi Fizik Bölümü öğretim üyesi Profesör Ömer İnönü ile Türkiye'nin bağımsız bir nükleer program geliştirme projesinde işbirliği yapmaları istendi.
Rockwell, Türkiye'nin o dönemde 200 megavatlık bir nükleer reaktör kurma isteğini, uranyum arama faaliyetlerini ve barışçıl nükleer enerji görüşmelerini yavaştan alma taktiklerini göz önünde bulundurarak bu iddiayı gerçekçi buldu.
ABD Büyükelçisi Parker T. Hart ise konunun hassasiyetle izlenmesini talep ederken, Türkiye'nin bağımsız bir nükleer güç olmaktan ziyade, küresel yayılma sınırlarının tamamen aşılması durumunda geride kalmamak için hazırlık yapmak istediğini değerlendirdi.
1999 yılında gizliliği kaldırılan Şubat 1978 tarihli çok gizli ibareli ABD Savaş Bakanlığı raporu da Türkiye'deki nükleer yığınağın tarihsel derinliğini belgeliyor. Raporda nükleer silahların yerleştirildiği ülkelerin adları sansürlenmiş olsa da, alfabetik sıralama ve Jüpiter füzelerinin konuşlandırıldığı yerler üzerinden yapılan araştırmalar Türkiye'nin varlığını kesinleştiriyor.
Araştırmacılar William Arkin, Robert S. Norris ve meslektaşlarının Bulletin of the Atomic Scientists dergisinde yayımladıkları analizlere göre, ABD Türkiye'ye ilk olarak Şubat 1959'da yer çekimi bombaları yerleştirdi.
Bunu Mayıs 1959'da Honest John füzeleri ve Haziran 1965'te konuşlandırılan obüs mühimmatları izledi. Bu veriler, Türkiye'nin uzun süredir ABD nükleer mühimmatının en yoğun konuşlandırıldığı ülkelerden biri olduğunu ortaya koyuyor.