Pilot belgeler: İşgali yönetmenin ve direniş seçeneklerini kuşatmanın siyasi kılıfı

img
Pilot belgeler: İşgali yönetmenin ve direniş seçeneklerini kuşatmanın siyasi kılıfı YDH

"Egemenlik İsrail’in güvenlik kıstaslarına tabi kılındığında ise Lübnan’ın meşru hakları asli bir kaide olmaktan çıkıp şartlara bağlı bir temenniye dönüşür."




Ali Haydar

YDH - İsrail işgalini sona erdirmekten ziyade, "deney bölgeleri" ve "yeniden konuşlanma" gibi esnetilmiş kavramlar üzerinden işgali sürdürülebilir ve yönetilebilir bir kalıba sokmayı hedefliyor. Metinden mutlak "çekilme" ifadesinin çıkarılması, egemenlik ilkesini İsrail'in değişken güvenlik şartlarına tabi kılarak, işgalin sorumluluğunu Lübnan iç siyasetindeki dengelere ve direnişin tutumuna ihale ediyor. El-Ahbar gazetesi yazarı Ali Haydar'ın değerlendirmesine göre bu süreç, Lübnan’ı kendi içinde bir hesaplaşmaya sürükleyerek ülkeyi savunma gücünden arındırma ve egemenlik tanımını dış aktörlerin sınırlandırdığı bir çerçeveye hapsetme riski taşıyor.

Lübnan yönetiminin öncülük ettiği siyasi ve medya kampanyası, varılan son mutabakatların arkasındaki yalın gerçeği perdelemeyi başaramadı.

Kamuoyuna işgalin sona erdirilmesi yönünde bir adım gibi sunulan bu süreç; maddeleri, mekanizmaları ve koşulları parçalarına ayrılıp incelendiğinde, İsrail işgalini yönetmeyi amaçlayan siyasi bir kılıftan öteye geçmiyor. Süreç, "deney bölgeleri" adı verilen mekanizmalar vasıtasıyla Hizbullah'ın manevra alanını daraltmayı ve devlet ile direniş arasındaki ilişkiyi kaçınılmaz bir çatışma eşiğine sürüklemeyi hedefliyor.

Buradaki nihai gaye, Lübnan’dan yalnızca sınırlı bazı güvenlik tavizleri koparmak değil; işgal ile direniş arasındaki nedensellik bağını temelden yeniden kurgulamaktır.

İşgali, direnişi doğuran ve onun varlığını meşrulaştıran asli sebep olmaktan çıkarmak; buna karşılık direnişi işgalin sürmesinin gerekçesi haline getirmek istiyorlar.

Böylece Lübnan tarafı, istenen güvenlik adımlarını eksiksiz atmadığı veya yönetimin dayattığı şartlara boyun eğmediği iddiasıyla, İsrail’in çekilmesini geciktiren yegâne sorumlu ilan edilmek isteniyor.

Bu siyasi mühendislikle, Lübnan makamlarının resmi imzası altında, ateş topu işgalcinin kucağından alınıp Lübnan’ın iç bünyesine bırakılıyor. İsrail artık bir an önce çekilmesi beklenen işgalci bir güç olmaktan çıkarak; herhangi bir adım atmadan önce güvenlik şartlarının yerine getirilmesini gözleyen bir hakem konumuna oturtuluyor.

Çekilmeyi kimin tıkadığı ve işgalin sürmesindeki sorumluluğun kime ait olduğu meselesi ise Lübnan’ın kendi iç hesaplaşmasına dönüştürülüyor.

"Çekilme" Kelimesi Neden Müfredattan Çıkarıldı?

Üçlü çerçevenin metni, İsrail’in işgal ettiği Lübnan topraklarından çekilmesine dair açık ve bağlayıcı bir taahhüt barındırmıyor; bunun yerine yalnızca "yeniden konuşlanma" kavramıyla yetiniyor.

Kelimelerdeki bu belirleyici makas değişikliği, anlaşmanın dayandığı hukuki ve siyasi meşruiyet zemininde, ayrıca tarafların yükümlülüklerinde köklü bir kırılmaya işaret ediyor.

Nitekim "çekilme" kavramı, her şeyden önce ortada hukuka aykırı bir işgalin varlığını kabul etmekten doğar. Dolayısıyla Lübnan'ın egemenliğini yeniden tesis etme hakkını hiçbir güvenlik ya da siyasi şarta bağlamaksızın, bu gayrimeşru duruma son verme noktasında bağlayıcı bir hukuki mükellefiyet yükler.

"Yeniden konuşlanma" ise askeri terminolojide, birliklerin işgal varlığına son vermeksizin yahut müdahale ve hareket serbestisinden vazgeçmeksizin, sadece sahadaki askeri gereksinimlere göre konum değiştirmesi anlamına gelir.

İsrail birliklerinin Lübnan sınırlarının dışına kaydırılmasından bahsedilmesi dahi bu niteliği değiştirmez; zira bu adımın zamanlaması yine bütünüyle İsrail'in kendi güvenlik takdirine tabi kılınmaktadır.

Bu bakımdan "çekilme" teriminin metinlerin dışına itilmesi sıradan bir üslup tercihi değildir; aksine meselenin özünü yeniden tanımlama stratejisinin bir parçasıdır.

Problem, derhal son verilmesi gereken bir işgal olmaktan çıkarılmakta; biçimi veya kapsamı değiştirilmeden önce güvenlik koşullarının iyileştirilmesi gereken askeri bir varlığa indirgenmektedir.

ABD ve İsrail’in, egemenlik ve sınırlar ilkesi yerine "güvenlik ölçütünü" ikame etme hususundaki ısrarı tam da bu noktada netleşmektedir. Egemenlik mantığıyla bakıldığında sorulacak yalın soru şudur: İşgal ordusu Lübnan topraklarından ne zaman çekilecek?

Güvenlik mantığına geçildiğinde ise soru biçim değiştirir: İsrail ve ABD, güvenlik koşullarının birliklerin konuşlanma yerlerini değiştirmeye ne zaman elverişli olduğunu düşünecek? Bu, hayati ve tehlikeli bir eksen kaymasıdır.

İlk soru Lübnan’ın devredilemez hakkını temel alırken, ikincisi İsrail’in değişkene bağlı güvenlik ihtiyaçlarını eksene alır.

İlk yaklaşım çekilmeyi işgalci için mutlak bir yükümlülük kılarken, ikincisi bunu Lübnan tarafının "iyi haline" ve güvenlik taleplerine gösterdiği uyuma bağlanmış şartlı bir ödüle dönüştürür.

Böylelikle egemenlik, sarsılmaz bir hak mertebesinden, İsrail’in yapacağı değerlendirmelere endekslenmiş şartlı bir sonuca geriletilir. İşgalin sona ermesi müstakil bir ödev olmaktan çıkar; Lübnan devletinin atacağı adımlara, Washington ve Tel Aviv’in vereceği silsileli sınavlar ile onay belgelerine tabi kılınır.

Daha da vahimi, Lübnan yönetiminin "çekilme" kavramının metinden çıkarılmasına rıza göstermesi, basit bir dilsel taviz değildir. Bu durum, İsrail’i çekilmekle mükellef bir işgalci güç konumuna oturtan meşruiyet zeminini ortadan kaldırmaya verilmiş zımni bir onaydır. Dolayısıyla feda edilen şey yalnızca bir sözcük değil, tüm sürece yön veren mantığın kendisidir.

Deney Bölgeleri: Bir Aşama mı, Yoksa Nihai Tavan mı?

Müzakerelerin çıtası çekilmeden yeniden konuşlanmaya düşürüldüğünde, bütün tartışma "deney bölgeleri" adı verilen dar alana sıkışır. Ne var ki bu bölgeler, düşman ordusunun ısrarla elinde tutmak istediği işgal altındaki ana stratejik noktaları kapsamak zorunda değildir; aksine birliklerin geçici olarak girdiği yahut işgalin ve fiili çatışmanın özünü temsil etmeyen tali sahalar da olabilir.

Paradoks tam da burada başlar: Lübnan yönetiminin "büyük başarısı", ABD’nin işgal ordusunu fiili siyasi anlamda işgal altında olmayan bölgelerden çıkmaya ikna etmesinden ibaret kalır; İsrail ise tahkim ettiği asıl noktalarda varlığını sürdürür.

Bu haliyle deney bölgeleri, kaçınılmaz olarak tam bir çekilmeye evrilecek kademeli bir aşama olmaktan çıkar, sürecin varabileceği nihai tavana dönüşür. Bu formül, Lübnan yönetimine kamuoyuna sunabileceği yapay bir başarı; Washington’a baskılarının işe yaradığını kanıtlama aracı; İsrail’e ise işgale son verme taahhüdüne girmeden varlığını yeniden düzenleme fırsatı sunar.

Lübnan devletinin egemenliğini tesis etme kapasitesini test etmek ve ardından İsrail’i çekilmeye zorlamak gerçekten hedeflenseydi, bu deneyin fiilen işgal altında olan bölgelerden başlaması gerekirdi.

Böyle bir senaryoda Hizbullah da bu adımı destekler, devletin otoritesini kurması için tüm imkânları seferber ederdi; zira deneyin başarısı, mantıksal ve siyasi olarak İsrail'i yeni çekilmelere zorlayacaktı.

Oysa tali veya işgal dışı sahaların seçilmesi, amacın çekilmeyi test etmek değil; yönetimin direniş üzerindeki baskı gücünü ölçmek ve süreci tıkanıklığa sürükleme sorumluluğunu direnişin omuzlarına yıkmak olduğunu açıkça göstermektedir.

1985 Emsali: İşgali Bitirmek Değil, Yeniden Tanzim Etmek

1985 tecrübesi, "yeniden konuşlanma" kavramının gerçekte ne anlama geldiğine dair somut bir tarihsel emsal sunmaktadır.

O yılın ocak ayında İsrail, direnişin baskısı altında ordusunu uluslararası sınırlara doğru kademeli olarak yeniden konuşlandıracağını açıklamış ve bazı bölgelerden çekilmişti. Ancak işgale son vermemiş; Güney Lübnan’ın bir kısmını elinde tutarak doğrudan ve dolaylı kontrolüne bağlı bir güvenlik bölgesi oluşturmuş ve bu durum tam on beş yıl sürmüştü.

Bu emsal, yeniden konuşlanmanın işgali bitirme aracı değil; onu yeniden tanzim etme, maliyetini düşürme, birliklerini koruma ve kapsamlı doğrudan işgalden daha esnek ve baskılara daha az açık bir varlığa dönüştürme yöntemi olduğunu kanıtlamaktadır.

İsrail’in 2000 yılında gerçekleşen nihai geri çekilmesi, bu yeniden konuşlanma mantığının bir meyvesi değil; direnişin dayattığı yıpratma savaşının doğrudan bir sonucuydu.

Bugün aynı kavramın yeniden tedavüle sokulması tesadüf olarak okunmamalıdır. Mesele aynı modelin birebir tekrarlanması ihtimali değil, arkasındaki mantığın hortlatılmasıdır: Bazı alanlardan çekilip stratejik noktaları elde tutmak, her adımı İsrail’in güvenlik kriterlerine tabi kılmak ve askeri varlığı son verilmesi gereken bir işgal olmaktan çıkarıp yönetilebilir bir baskı unsuruna dönüştürmek.

İşgali Yönetmekten Yönetimi Sınamaya

Bu çerçevede bakıldığında sunulan taslak, işgali sona erdirmeyi değil, onu tanzim edip yönetmeyi amaçlamaktadır. İsrail inisiyatif alma ve riskleri tanımlama serbestisini korurken; Lübnan devleti iç güvenlik adımları ve siyasi önlemler almaya mecbur kılınmakta, İsrail’in atacağı adımlar ise ucu açık değerlendirmelere bırakılmaktadır.

Nitekim "deney bölgeleri", İsrail’in niyetlerinden ziyade Lübnan yönetiminin direnişi silahsızlandırma doğrultusunda ilerleme iradesini ve kapasitesini sınamaktadır.

Sahici test "İsrail çekilecek mi?" sorusu değil; "Lübnan yönetimi, Washington ve Tel Aviv’in iç politikaya dair taleplerini ne ölçüde hayata geçirebilecek?" sorusudur.

Yönetim silahların teslimi yönünde bir baskı kurmaya kalkışırsa, Hizbullah kendisini bedeli ağır iki seçenek karşısında bulacaktır: Ya silahını korumak adına direnip iç çatışma riskini göze alacak ya da Lübnan’ı elindeki yegâne güç unsurundan soyutlayan ve üstelik tam bir çekilme garantisi de sunmayan bir sürece teslim olacaktır.

Her iki senaryoda da kazanan İsrail olacaktır. Çatışma çıktığı takdirde devlet, direniş ve toplum, işgalle mücadele kulvarından koparak kendi içinde tükenecektir. Teslimiyet gerçekleştiğinde ise İsrail, masaya açık bir çekilme taahhüdü koymaksızın stratejik hedefine ulaşmış olacaktır.

Mesele bir kavram çekişmesi yahut askeri intikal aşamalarına dair teknik bir tartışma değildir; aksine hakikati tanımlama ve sorumlulukları dağıtma mücadelesidir. Lübnan yönetimi çekilme yerine yeniden konuşlanmayı kabul ettiği an, işgalin son verilmesi gereken bir ihlal değil, yönetilebilir bir süreç olduğunu da kabul etmiş sayılır.

Egemenlik İsrail’in güvenlik kıstaslarına tabi kılındığında ise Lübnan’ın meşru hakları asli bir kaide olmaktan çıkıp şartlara bağlı bir temenniye dönüşür.

Sürecin stratejik işlevi, cepheyi "İsrail işgaline karşı duran Lübnan" denkleminden, "kendi kendisiyle çatışan Lübnan" denklemine taşımaktır: Baskı kuran bir yönetim, kuşatılan bir direniş ve dışarıdan süreci izleyip sonuçları bekleyen bir işgal varlığı.

Çatışma çıkarsa İsrail, hasımlarını birbiriyle kırdırarak kazanacak; teslimiyet sağlama alınırsa, değişkenlerin hızla aktığı bir coğrafyada Lübnan’ı varoluşsal tehditlere açık bırakacak o ana güç unsurunu tasfiye ederek kazanacaktır.

Böylelikle İsrail işgalci konumundan sıyrılıp kendi güvenliğini savunduğunu iddia eden bir tarafa; direniş, işgale verilen bir yanıt olmaktan çıkıp işgalin sürme gerekçesine; Lübnan yönetimi ise topraklarını kurtarmakla mükellef bir erk olmaktan çıkıp işgal şartlarını yöneten bir araca dönüştürülmektedir.

Nihai sonuç egemenliğin kazanılması değil; Washington’ın çizdiği tavan ve İsrail’in onayladığı sınırlar dahilinde egemenliğin yeniden tanımlanmasıdır.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel