Lübnan'ın 'resmi talebi' ve sığınmacıların yerleşimi karşılığında askeri müdahale senaryosu

img
Lübnan'ın 'resmi talebi' ve sığınmacıların yerleşimi karşılığında askeri müdahale senaryosu YDH

"Batı, gerek Şam komutasındaki yapılara dâhil olan, gerekse Lübnanlılardan veya Lübnan’da yaşayan Suriyeli sığınmacılardan oluşabilecek İslamcı gruplarla Suriye askeri harekâtında nasıl bir ilişki kuracak?"




İbrahim Emin

YDH - Suriye’deki yeni rejim, Lübnan’a yönelik doğrudan bir askeri harekâttan ziyade, siyasi etki alanını ve güvenlik koordinasyonunu genişleterek Beyrut üzerindeki tarihsel nüfuzunu yeniden tesis etmeyi hedefliyor. El-Ahbar gazetesi yazarı İbrahim Emin'in değerlendirmesine göre ABD, Suudi Arabistan ve BAE gibi bölgesel ve küresel aktörlerin dengelerini gözeten HTŞ rejimi; Lübnan içindeki müttefikleri, mahkûm takasları ve sınır/ekonomi kartlarını kullanarak Şam’ı sürecin vazgeçilmez temel mercii haline getirmeye çalışıyor. Buna karşın, Türkiye’nin askeri maceralara dönük net uyarıları ve bölgesel güçlerin karmaşık hesapları, Lübnan’ın geleceğini Suriye ve Irak’ı da kapsayan daha geniş ve bütüncül bir bölgesel denklem içine hapsediyor.

Birçok Lübnanlı için temel yanılgı, Suriye müdahalesini yalnızca doğrudan bir askeri varlıktan ibaret görmeleridir.

Çelişkili olan taraflar şudur ki, bugün Suriye’nin herhangi bir rol üstlenmesini memnuniyetle karşılayan çevrelerin çoğunluğu, direniş karşıtı Amerikan-Suudi-İsrail ekseniyle hizalanan yapılardır. Fakat kamuoyu önünde zor durumda kalmamak adına ne istediklerini açıkça söylemekten kaçınırlar.

Cumhurbaşkanı Jozef Aun ve Hükümet Yardımcısı Nevaf Selam’dan başlayıp Lübnan Kuvvetleri, Ketaib Partisi ve 14 Mart hareketinden geri kalanlar ile "Teşrin Devrimcileri"ne kadar uzanan bu kesim, Ahmed eş-Şaraa’nın ordusunu Lübnan’a göndererek İsrail’in başaramadığı görevi tamamlamasını, ardından da teşekkür edilip geri çekilmesini arzulamaktadır.

Lübnan’daki bölünme ya da konfederasyon taraftarları, Suriye’nin atacağı herhangi bir adımı kendi projeleri açısından kolaylaştırıcı bir unsur sayıyor. Onların tahayyülüne göre Suriyeliler Bekaa, Kuzey ve Beyrut’un güney bölgelerini üstlenecek; İsrail ise Güney ile Batı Bekaa’yı kontrol altında tutacaktır.

Böylece kendilerine, doğrudan Amerikan koruma kalkanı altında bir "Doğunun Monakosuna" dönüştürülmek üzere, diğer Hristiyan kaza merkezleriyle birlikte Kuzey Lübnan Dağı kalacaktır.

Hatta bazıları, kuzeyde "Hristiyan Sahili"nden güneyde Beyrut Limanı’na ve Avkar’daki Amerikan Büyükelçiliği çevresine kadar uzanan bu şeride bir Amerikan askeri gücünün konuşlandırılması fikrini propaganda etmeye kadar varmaktadır.

Askeri müdahale senaryoları

Yürütülen varsayımsal tartışmalarda Şam’ın böyle bir adımı, ancak Lübnan hükümetinin resmî talebi üzerine ve Hizbullah’a karşı mücadelede askeri ve güvenlik karargâhlarını Suriye birliklerinin tasarrufuna sunması beklenen Lübnan Ordusu ile tam bir koordinasyon içinde atacağı öngörülüyor.

Bu senaryo; Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri’nin harekâtı finanse etmesini, ABD’nin ise Şam’ı hedef alabilecek olası bir İran misillemesine karşı gelişmiş hava savunma sistemleri dâhil gerekli lojistik desteği sağlamasını ve Suriye güçlerini özellikle insansız hava araçları ile füze mühimmatı gibi modern silahlarla donatmasını şart koşuyor.

Tüm bunların ötesinde, bu yaklaşımın sahipleri kara birlikleri için etkin bir hava koruma şemsiyesinin oluşturulacağını varsayıyor.

Böylesi bir kurgu hayal ürünü gibi görünebilir; ancak fikrin kendisi bile şu temel soruları sormayı zorunlu kılıyor:

Birincisi: Ahmed eş-Şaraa, İsrail’in Hizbullah’a karşı yürüttüğü savaşta onunla ortaklığa girmeyi gerçekten istiyor mu?

İkincisi: Şam bu savaşın bedeli olarak bir buçuk milyon Suriyelinin Lübnan’a yerleştirilmesini kabullenecek mi?

Üçüncüsü: Washington, Şaraa’ya kendi otoritesi altında Suriye’nin birliğini tamamlama sürecinde destek vererek -ki buna İsrail’in Suriye’nin güneyinden çekilmesi için baskı yapılması ve Süveyde’deki ayaklanmanın bastırılmasına destek verilmesi de dâhildir- arzuladığı karşılığı eksiksiz ödemeye hazır mı?

Dördüncüsü: Batı, gerek Şam komutasındaki yapılara dâhil olan, gerekse Lübnanlılardan veya Lübnan’da yaşayan Suriyeli sığınmacılardan oluşabilecek İslamcı gruplarla Suriye askeri harekâtında nasıl bir ilişki kuracak?

Uzaktan süren müdahale...

Şaraa, kamuoyuna yönelik tüm açıklamalarında Lübnan’a yönelik doğrudan bir askeri müdahale planının varlığını reddetmeye özen gösteriyor; fakat bunun karşılığında hükümetinin Lübnan dosyasında üstlenebileceği rolü aşamalı biçimde söylemine dâhil etmeye başladı.

İlk işaret, BAE merkezli el-Meşhed televizyonuna verdiği mülakatta belirdi; Şaraa orada ABD Başkanı Donald Trump’ın Suriye’den Hizbullah’a karşı müdahalede bulunmasını talep eden tutumunu aktardı.

O gün Şaraa, doğrudan askeri müdahaleden uzak, farklı bir Suriye varlığı modeline dair tartışmanın kapısını araladı.

Dün el-Cezire’ye verdiği mülakatta ise bir adım daha ileri giderek Suriye’nin "krizin aşılmasına yardımcı olma yollarını Lübnan hükümetiyle görüşmekte olduğunu" açıkladı.

Meseleye sadece güvenlik odaklı bakılmaması gerektiğini, bütüncül bir çözüm icap ettiğini vurgularken, Lübnan’daki her türlü kaotik tablonun Suriye’ye doğrudan yansıyacağını belirtti.

Pratikte Şaraa, Lübnan dosyasına müdahale ilkesini teyit etmiş; ancak bunu Lübnan hükümetiyle "koordinasyon" temelinde, güvenlikçi mantığı aşan ve siyasi/medyatik açıdan daha kolay pazarlanabilir bir çerçeveye oturtmuştur.

Başka bir ifadeyle Şam, Hizbullah’a karşı harekete geçmesi yönünde Washington ve Riyad’dan gelen talepleri alsa da bu rolü Washington ile Riyad’ın çizdiği hat doğrultusunda üstlenmek zorunda olmadığını iletmiştir.

Birçok çevre Şaraa’nın Suriye içinde karşılaştığı ve Lübnan’da Hizbullah ile bir çatışmaya girmesini engelleyebilecek zorluklara odaklanırken, Lübnanlıların gözden kaçırdığı hakikat şudur: İster Baasçı, ister İslamcı, isterse ideolojik kimlikten yoksun olsun, hiçbir Suriye lideri Suriye’yi Lübnan’ın güvenlik, siyaset, ekonomi ve toplum denkleminden tamamen soyutlayamaz.

Nitekim Şaraa da mülakatlarından birinde Taif Anlaşması’nın Lübnan ile Suriye arasındaki "ilişkilerin hususiyetine" yaptığı vurguyu hatırlatarak bu duruma işaret etmiştir.

Yalın bir ifadeyle, Suriye’nin Lübnan’daki varlığı kesintisiz biçimde sürmektedir ve Suriye’nin Lübnan’ı kendi kaderine terk edeceğini düşünen her Lübnanlı safdil bir iyimserlik içindedir.

Hatta Lübnanlılar, yeni Suriye yönetiminin nüfuzunu şimdiden birden fazla dosyada bizzat tecrübe ettiler. Bunun en somut örneği, Amerikan-Suudi vesayetinin talebi üzerine Lübnan makamlarının serbest bırakmak zorunda kaldığı mahkûmlardır; oysa bu kişilerin bir kısmı Lübnan Ordusu’na karşı çatışmalara katıldıkları ya da onlarca sivillik canına kıyan terör eylemlerine karıştıkları gerekçesiyle yargı kararıyla mahkûm edilmişlerdi.

Suriye’nin müdahalesi bununla da sınırlı kalmadı. Şam bugün Lübnan’da mukim yeni rejim karşıtları, eski Suriye devlet kurumlarında görev yapmış bürokrat ve subaylar hakkında güvenlik bilgileri talep etmekte (ve bunu elde etmekte), ayrıca muhalif siyasetçi ile gazetecilerin takibini istemektedir.

Benzer şekilde, servetlerini eski rejim unsurlarıyla kurdukları ilişkiler sayesinde edindiklerini düşündüğü bazı Suriyeli iş insanlarına dair verilerin peşine düşmektedir.

Bunların da ötesinde Şam, kara ve deniz sınırlarının belirlenmesi amacıyla ortak bir komisyon kurulması talebini resmen reddettiği gibi, işgal altındaki Şebaa Çiftlikleri üzerindeki egemenlik konusunu müzakere etmeyi de kabul etmemiştir. Lübnan’ın sığınmacıların iadesi yönündeki iş birliği çağrısına ise Şam oldukça sert bir karşılık vererek, öncelikle Lübnan bankalarında buharlaşan Suriyelilere ait mevduatın iade edilmesi gerektiğini bildirdi.

Ayrıca Şam, Nevaf Selam’dan Trablus Limanı yönetimi ve Kuleyat Havalimanı ile doğrudan iş birliği kanalları açacak bir mekanizma kurulmasını isterken, sınır kapılarındaki koordinasyon ise yine Suriye’nin dikte ettiği şartlar altında yürütülüyor. Lübnan tarafının defalarca gündeme getirdiği sınır kaçakçılığı hususunda ise Suriyeli yetkililer, kaçakçılık faaliyetlerini tamamen durduracak hazırlığa henüz sahip olmadıklarını yinelemektedir.

Şeybani ziyaretinin ardından?

Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şeybani’nin Beyrut’a gerçekleştirdiği son ziyaretin ardından, gezinin gerçek amaçlarını kavramaya dönük analizler gölgede kaldı.

Şeybani, yeni Suriye yönetiminin yönelimlerini bizzat yansıtırken; ziyaret programı ve gerçekleştirdiği temasların niteliği, Şaraa’nın Lübnan denklemindeki tutumunu belirleyen dengelerin bir kısmını ifşa etti. Suudi Arabistan faktörü bu temaslarda belirgin biçimde öne çıktı.

Her ne kadar Şam, zannedildiği gibi iradesini tamamen Riyad’a teslim etmiş olmasa da Suudi yönetimiyle bir kriz yaşamaktan kaçınmakta ve henüz somutlaşmamış olan ciddi bir mali destek beklentisini korumaktadır.

Şam aynı zamanda Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkilere özel bir önem veriyor. BAE, Suriye başkentinin çevresi ile kıyı şeridi boyunca toplam değeri yaklaşık yirmi milyar doları bulan geniş kapsamlı bir yatırım ve turizm hamlesi vaadinde bulunmuş durumdadır. Katar’ın sağladığı destek ise şimdilik maaşların ödenmesine katkı sunmakla sınırlı kalmaktadır.

Bu siyasi hesaplar neticesinde Şaraa ile Saad el-Hariri arasındaki görüşme fikri rafa kalktığı gibi, Şeybani’nin eski milletvekili Behiye el-Hariri ile yapması planlanan toplantı da iptal edildi.

Buna karşılık Suriyeli Bakan, Krallık ile müttefik olan Hristiyan yapıları, yani Ketaib ile Kuvvetleri partilerini ziyaret etmek zorunda kalırken, Özgür Yurtsever Hareket ile herhangi bir temas kurmaktan veya telefon görüşmesi yapmaktan dahi kaçındı.

Sünni kamuoyuna yönelik mesaj ise Trablus ziyareti üzerinden verildi. Şeybani burada, şehrin geçmişte yaşadığı çatışmalarda rol oynamış gruplarla bağlantılı olan ve sınırlı bir siyasi/toplumsal nüfuza sahip yerel simalarla bir araya geldi.

Şaraa, eşzamanlı olarak Suudi Arabistan’ın talebine uyarak Şeybani’nin Lübnan’daki Şii kesimin temsilcisi konumundaki Meclis Başkanı Nebih Berri ile görüşmesini sağladı.

Berri bu temas sırasında Suriye krizindeki tutumunu açıklayarak, Hizbullah ile aynı çizgide durmadığını ve devrik Suriye Başkanı Beşar Esad ile fikir ayrılıkları yaşadığını vurgulama gereği duydu. Meclis Başkanı’nın bu anlatıyla, Lübnan Şiileri ile Şam’daki yeni yönetim arasında kapanan kapıları yeniden aralamayı hedeflediği anlaşıldı.

Şeybani’nin Beyrut’tan ayrılmasının ardından, Şaraa’ya doğrudan yakınlığıyla bilinen ve Suriye tabiyetinin yanı sıra yabancı ülke vatandaşlığı da taşıyan üst düzey bir Suriyeli yetkili şehirde kaldı. Bu yetkili, faaliyetlerini ağırlıklı olarak Sünni kanat üzerinde yoğunlaştırarak Şeybani’nin görüştüğü kişilerin yanı sıra başka isimlerle de bir araya geldi.

Lübnan’ın muhtelif bölgelerinden Sünni simalarla gerçekleştirdiği görüşmelerde Suriyeli temsilci, Şam’ın "mevcut aşamada Lübnan’a askeri bir müdahalede bulunmayı düşünmediğini ve böyle bir hazırlığının olmadığını" belirtmekle birlikte, bu seçeneğin ileride gündeme gelme ihtimalini de tamamen dışlamadı.

Suudi ve Türk rollerini birbirinden ayırt etmeye özen gösteren temsilci; Şam’ın nihayetinde Lübnan dosyasının sevk ve idaresinde temel merci haline gelmeyi hedeflediğini, ancak bu rolü Suudi Arabistan ve Türkiye gibi etkili bölgesel güçlerle karşı karşıya gelmeden üstlenmek istediğini ihsas ettirdi.

Bu bağlamda Ankara’nın Suriye yönetimine, Lübnan’da Hizbullah’a karşı girişilebilecek askeri bir maceranın doğuracağı tehlikeler hususunda açık uyarılarda bulunduğunu gizlemedi.

Şeybani’nin ziyaretinin ardından Şaraa ile görüşme imkânı bulamayan bazı milletvekilleri ve siyasi figürler izlenecek yolu istişare ederek Şam’a gidip Suriyeli yetkililerle temas kurma kararı aldı.

Bu süreçle eşzamanlı biçimde Selefi çizgiye yakın din adamları, Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) bünyesindeki şer’i yetkililerle iletişim kanalları açmaya başlarken; Suriye ve Lübnan güvenlik birimleri arasındaki iş birliğinin Suudi istihbaratının doğrudan gözetiminde kademeli olarak genişlediği ifade ediliyor.

Şam’ı ziyaret eden çevreler Lübnan dosyası üzerindeki baskıların yeni bir aşamaya evrildiğini dile getirse de Suriye başkentinde hâkim olan kanaat netliğini koruyor: Bu dosyanın geleceği, Lübnan’ı müstakil bir alan olarak değil; Suriye, Lübnan ve Irak’ı içine alan tek bir bölgesel çerçevenin parçası kabul eden Türk vizyonundan bağımsız şekillenmeyecektir.

Nitekim Amerikan Temsilcisi Tom Barrack’ın üzerinde çalıştığı en kritik projenin ana eksenini de tam olarak bu yaklaşım oluşturmaktadır.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel