İsrail'le “normalleşme” söylemi Lübnan'da yeniden güç kazanırken, Siyonist hareket ile Lübnanlı elitler arasında manda döneminden bu yana süren siyasi, ekonomik ve güvenlik ilişkileri de yeniden görünür hale geliyor.
YDH- Middle East Eye'da (MEE) Hişam Safiyuddin tarafından kaleme alınan analizde, Lübnan'da İsrail'le “normalleşme” söyleminin son dönemde yeniden güç kazandığı, bunun yalnızca güncel siyasi gelişmelerin değil, Siyonist hareket ile Lübnanlı elitler arasında manda dönemine kadar uzanan tarihsel ilişkilerin devamı olduğu savunuldu.
Analizde, Cumhurbaşkanı Jozef Aun'un geçen hafta Washington ziyareti sırasında Lübnan ile İsrail arasındaki düşmanlık halinin "ebediyen" sona erdirilmesi çağrısı yapmasının, İsrail işgaline karşı kurtuluş mücadelesi yerine devlet dışı silahlı aktörlerin silahsızlandırılmasını egemenliğin temel şartı olarak gören yeni yaklaşımın simgesi olduğu vurgulandı.
Aun'un, silahlı direnişin temel nedenini İsrail işgali yerine Hizbullah'ın dini ideolojisi olarak göstermesi Siyonist söylemle örtüşüyor.
Lübnan medyasında ve siyasi tartışmalarında İsrail'le “normalleşmeyi” teşvik eden söylem giderek yaygınlaşıyor. Bu sürecin öne çıkan isimlerinden biri de Lübnanlı bankacı ve film yapımcısı Antoun Sehnaoui.
Sehnaoui, geçtiğimiz günlerde ölen ABD'li Senatör Lindsey Graham anısına düzenlenen yemekte İsrail Başbakanı ve hakkında savaş suçları suçlamaları bulunan Benyamin Netanyahu ile bir araya geldi. Lübnan basını, Sehnaoui'nin İsrail'le yürütülen temaslar dahil olmak üzere siyasi nüfuzunun giderek arttığını yazıyor.
Ülke genelindeki mali kriz sırasında hakkında kara para aklama suçlamalarıyla dava açılması ve silahlı bir olaya karışmasının ardından ABD'ye yerleşen Sehnaoui, burada İsrail yanlısı kültürel faaliyetleri finanse etmeye ve “normalleşme” söylemini desteklemeye başladı.
Bu etkinliklerden birinde Sehnaoui'nin yeni ortağı ve ABD'nin Lübnan eski temsilcisi Morgan Ortagus, Lübnan'da teknik olarak yasa dışı sayılan faaliyetleri nedeniyle Sehnaoui'yi övdü. Lübnan yasaları vatandaşların İsraillilerle doğrudan ilişki kurmasını yasaklıyor.
Ortagus, Sehnaoui'nin "İsrail devletinin destekçisi olarak yetiştirildiğini" söylerken, ailesini de "İsrail yanlısı Lübnanlı Hristiyan Siyonistler" olarak tanımladı.
Sehnaoui ailesinin Siyonizm’le kurduğu ilişkiler ise Lübnan tarihinde istisnai bir örnek değil. Siyonist hareket ile Lübnanlı seçkin aileler, siyasi şahsiyetler ve dini kurumlar arasındaki temaslar, İsrail'in kurulmasından ve Lübnan'ın bağımsızlığından önceye uzanıyor.
Bu ilişkiler mezhep ve bölge sınırlarını aşarken, Siyonist hareketin siyasi, ekonomik ve güvenlik önceliklerine göre farklı biçimlerde gelişti.
Yerleşimci sömürgeciliğin siyasi hedefleri
Manda döneminde Siyonist liderlerin temel siyasi hedeflerinden biri, Filistin'deki yerleşimci koloninin bölgesel yalnızlığını kırmaktı.
Bu amaçla Beyrut'ta yayımlanan çeşitli gazetelere mali destek sağlandı, Lübnan'da iktidarın asıl sahibi olarak görülen Marunî elitlerle siyasi ilişkiler kuruldu.
"Azınlıklar ittifakı" anlayışı çerçevesinde Lübnan'ın manda dönemi cumhurbaşkanı Emile Edde ile Marunî Patriği Antoine Arida gibi isimlerle yakın temas geliştirildi.
Siyonist raporlara göre Emile Edde, Sayda ile Sur arasında kalan bölgeye 100 bin Yahudi yerleştirilmesi ihtimalini değerlendirmeye açık olduğunu dile getirdi.
1946 yılında Yahudi Ajansı ile Marunî Kilisesi arasında imzalanan gizli anlaşmada ise kilise Filistin'de Yahudi yerleşimini ve Yahudi devletinin kurulmasını kabul etti.
Müslüman-Hristiyan ilişkilerine önem veren bağımsızlık dönemi Cumhurbaşkanı Bişara Huri de Lübnan'daki Hristiyan çoğunluğu korumak amacıyla Siyonistlerle iş birliği yapmaktan kaçınmadı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Huri'nin ülkenin güneyindeki Şiilerin bölgeden uzaklaştırılmasını önerdiği iddia edildi.
Siyonist hareket yalnızca Marunî çevrelerle değil, eski başbakanlar Hayreddin el-Ahdab ve Riyad es-Sulh gibi önde gelen Sünni siyasetçilerle de uzun yıllara dayanan ilişkiler kurdu. Özellikle Riyad es-Sulh, Arap dünyasında etkili bir siyasi aktör olarak görülüyordu.
Ekonomik çıkarlar ilişkileri genişletti
Yerleşimci sömürgeciliğin ekonomik ihtiyaçları, Siyonist hareketi Lübnan'daki hemen her mezhep ve siyasi çevreden elitlerle ilişki kurmaya yöneltti.
Rum Ortodoks Sursuk ailesi ile Sünni Selam ve Beyhum aileleri ve Şii Esad ailesi gibi büyük toprak sahipleri, Siyonistlere geniş araziler sattı.
Siyonist liderler Hayim Weizmann ve David Ben Gurion ise özellikle Litani Nehri ile Hermon Dağı bölgesindeki Ürdün Nehri kollarını kapsayan su kaynaklarını Yahudi devletinin sınırlarına dahil etmeyi hedefliyordu.
Dünya Siyonist Örgütü, 1919 Paris Barış Konferansı'nda bu bölgelerin kurulması planlanan Yahudi devletinin sınırları içinde yer almasını talep etti.
Ancak İngiltere ve Fransa'nın manda sınırlarını daha güneyde belirlemesi nedeniyle bu hedef gerçekleşmedi. Buna rağmen Siyonist çevreler ortak hidroelektrik ve sulama projeleri üzerinde çalışmayı sürdürdü.
Bu projelerden biri, Beyrut Amerikan Üniversitesi için hazırlanan bir araştırmaya dayanıyordu. Lübnanlı mimar, iş insanı ve "Genç Fenikeliler" hareketinin kurucusu Alfred Nakkaş da projeyi destekleyen isimler arasında yer aldı.
Güvenlik iş birliği sınır bölgelerine odaklandı
Siyonist hareketin Lübnanlı elitlerle kurduğu güvenlik ilişkileri, Filistin'deki yerleşimlerin korunması ve sınır güvenliğinin sağlanması amacıyla şekillendi.
Bu nedenle temaslar özellikle Filistin sınırına yakın bölgelerde nüfuz sahibi olan Şii ve Dürzi aileler üzerinde yoğunlaştı.
Bu ilişkiler; 1920'de Fransız işgaline karşı Suriye-Arap direnişi, 1925 Büyük Suriye İsyanı, 1936 Filistin Ayaklanması ve 1948 Arap-İsrail Savaşı sırasında aktif biçimde sürdürüldü.
Siyonist hareket, kimi zaman para teklif ederek, kimi zaman da askeri müdahale tehdidinde bulunarak sınır bölgelerindeki yerel liderleri Filistin'deki direnişe katılmaktan vazgeçirmeye veya Yahudi yerleşimlerine yönelik saldırıları engellemeye çalıştı.
Normalleşme ilişkileri şiddeti engellemedi
Lübnanlı elitlerle kurulan yakın ilişkiler, İsrail'in şiddet politikalarını durdurmaya yetmedi.
1948 savaşı sırasında İsrail Göç Bakanlığı, Marunî Kilisesi'nin Hayfa'ya din adamı gönderme talebini, Yahudi olmayanların geri dönüşüne ilişkin düzenleme bulunmadığı gerekçesiyle reddetti.
Siyonist liderlik, dönemin Başbakanı Riyad Sulh'un Arap ordularını harekete geçirmesinden de büyük rahatsızlık duydu ve kendisine yönelik bir suikast planı hazırladı. Ancak bu plan hiçbir zaman uygulanmadı.
1970'lere kadar Siyonist hareket ile Lübnanlı elitler arasındaki ilişkiler, Lübnan ve Arap dünyasında güçlü olan Siyonizm karşıtı kamuoyu nedeniyle büyük ölçüde gizli yürütüldü.
1975'te başlayan iç savaş ise Tel Aviv ile Lübnan sağının ittifakını açık biçimde ortaya çıkardı.
Bu süreçte İsrail, Güney Lübnan'daki vekil milislerle ve Lübnan Kuvvetleri'nin temelini oluşturan Falanjist Parti ile yakın iş birliği geliştirdi.
İsrail'in Lübnan'daki nüfuzu 17 Mayıs Anlaşması'yla zirveye ulaştı
İsrail'in Lübnan'daki nüfuzu, 1982 işgalinin ardından iki ülke arasında imzalanan ve "17 Mayıs Anlaşması" olarak bilinen anlaşmayla en yüksek seviyesine ulaştı.
Dönemin parlamentosunda anlaşmaya yalnızca biri Hristiyan, diğeri Müslüman iki milletvekili karşı çıktı. Anlaşmaya verilen geniş destek, farklı mezheplerden Lübnanlı siyasi elitlerin Siyonist hareket ve onun Lübnanlı sağcı müttefikleri tarafından etkisi altına alındığını ya da baskı gördüğünü ortaya koydu.
Ancak ertesi yıl başlayan silahlı ayaklanma ile ABD ve Fransa'ya ait askeri üsleri hedef alan saldırılar sonucunda 17 Mayıs Anlaşması hiçbir zaman yürürlüğe girmedi.
Böylece İsrail'in Lübnan'da Marunî ağırlıklı bir uydu devlet kurma hedefi başarısızlığa uğradı. İsrail'in ülkedeki nüfuzu da önemli ölçüde geriledi. Güney Lübnan'ın solcu ve İslamcı direniş güçleri tarafından kurtarılmasıyla normalleşme tartışmaları uzun süre gündemden düştü.
Normalleşme yeniden gündemde
Bugün ise 17 Mayıs Anlaşması'nın üzerinden kırk yılı aşkın süre geçmesine rağmen İsrail'le “normalleşme” yeniden Lübnan siyasetinin temel tartışma başlıklarından biri haline geldi.
Geçen ay Washington'da imzalanan Üçlü Çerçeve Anlaşması, Lübnan'ın egemenliğini fiilen İsrail'e bırakan yeni bir düzenleme olarak değerlendiriliyor.
1980'lerde İsrail ordusu kısa sürede Beyrut'a kadar ilerlemişti. Buna rağmen dönemin jeopolitik dengeleri normalleşmeye izin vermiyordu. Mısır dışında hiçbir Arap ülkesi İsrail'le “normalleşme” anlaşması imzalamamış, Sovyetler Birliği varlığını sürdürmüş, Hafız Esed yönetimindeki Suriye ise özellikle Lübnan'da normalleşmeye karşı çıkmıştı.
Lübnan'daki solcu ve İslamcı direniş hareketlerinin devlet yapısının dışında faaliyet göstermesi de 17 Mayıs Anlaşması'nın meşruiyetini sarsan en önemli unsurlardan biri oldu.
Bölgesel dengeler değişti
Bugün tablo önemli ölçüde değişmiş durumda. İsrail askeri kazanımlarını daha yavaş ancak ağır bedeller ödeyerek elde ediyor. Buna karşılık bölgesel dengeler Tel Aviv lehine önemli ölçüde değişti.
Sovyetler Birliği artık yok. Filistin siyaseti Oslo sürecinin ardından farklı bir döneme girdi. Arap ülkelerinin büyük bölümü İsrail'le normalleşti veya gizli ilişkiler kurdu. Suriye'deki yeni yönetim ise direniş gruplarını desteklemek yerine Tel Aviv'le güvenlik anlaşması arayışına yöneldi.
Bu gelişmeler, Lübnan üzerindeki normalleşme baskısını tarihin en yüksek seviyesine taşıdı.
Silahlı direnişin varlığı, merkezi devletin zayıflığı ve kamuoyundaki normalleşme karşıtlığı bu süreci yavaşlatan başlıca unsurlar olmaya devam ediyor.
Bununla birlikte “normalleşmeye” karşı mücadelenin başarısı yalnızca Lübnan'daki gelişmelere bağlı değil. İsrail'in son onlarca yılda bölgede elde ettiği jeopolitik kazanımların tersine çevrilmesi; Mısır, Ürdün ve Filistin Yönetimi ile kurulan “normalleşme” düzeninin değişmesi ve Suriye'nin İsrail'e yönelik tutumunun yeniden farklılaşması gerekiyor.
Lübnanlı elitlerin “normalleşme” yönündeki tutumu, Arap yönetici elitlerinin daha geniş kapsamlı yaklaşımının bir parçası olarak değerlendiriliyor. Filistin dışında İsrail'in bölgesel yayılmacılığına karşı aktif direniş cephesi olarak yalnızca Güney Lübnan'ın kaldığına dikkat çekilirken, Lübnan'daki “normalleşme” karşıtı güçlerin zayıflatılmasının Filistin davasının da zayıflatılması anlamına geleceği vurgulanıyor.