Lübnan: Yan yana kantonlar değil, ortak devlet

img
Lübnan: Yan yana kantonlar değil, ortak devlet YDH

"Lübnan uzun süre iki illüzyon arasında yaşadı: Toplulukları cebren tek bir kimlikte eritme illüzyonu ve ülkeyi bölerek onları kurtarma illüzyonu. Birincisi gerçeği görmezden geliyor, ikincisi ise gerçeğin en korkunç haline teslim oluyor."




Kerim Haddad

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Kerim Haddad, Lübnan’daki mezhepsel çeşitliliğin bizzat kendisinin değil, bu çeşitliliği siyasal iktidarın parsellenmesine dönüştüren mevcut rejim anlayışının bir kriz sebebi olduğunu anlatıyor. Yazar; çözümü ülkeyi kantonlara bölecek mezhepsel bir federasyonda veya tüm farklılıkları yok sayan katı bir merkeziyetçilikte değil, dini kimlik ile siyasi egemenliğin ayrıldığı ortak bir yurttaşlık devletinde görüyor. Kültürel aidiyetler ile siyasi hakların birbirinden ayrılması gerektiğini vurgulayan Haddad; geniş yetkili idari yerinden yönetim, iki kamaralı temsil sistemi ve isteğe bağlı sivil hukuk gibi somut kurumsal mekanizmalar öneriyor.

Lübnan’daki mezhepsel çeşitlilik[1], onlarca yıldır adeta çözümü imkânsız bir sorun gibi sunuluyor. Yaşanan her siyasi kriz, savaş ya da ekonomik çöküş şu aynı söylemi yeniden ön plana çıkarıyor: Toplumsal kesimler birbirine güvenmiyor, devlet onları temsil etmekten aciz; çözüm ise ya farklılıkları eritecek daha katı bir merkeziyetçilikte, ya ülkeyi mezhepler arasında bölüştürecek bir konfederasyonda[2] ya da her gruba kendi varlık alanını verecek bir bölünmede aranmalı.

Oysa bu tartışma yanlış bir varsayımla başlıyor: Dini veya kültürel bir topluluğun ancak ayrışmış bir siyasi erke ve kendine ait bir toprağa sahip olduğunda güven ve onur içinde yaşayabileceği varsayımı.

Bölünme önerisi, sanki çeşitliliğin doğal bir sonucuymuş gibi işte bu yanlış fikirden türetiliyor; oysa hakikatte bu, siyasetin başarısızlığını kabullenmek ve devlet inşa etme ödevinden kaçmaktır.

Lübnan’ın sorunu ülkede farklı mezheplerin bulunması değil; mevcut sistemin bu mezhepleri; her birinin kendi liderliği, kurumları, hafızası, korkuları ve dış ilişkileri olan adeta tamamlanmış birer siyasi topluluğa[3] dönüştürmüş olmasıdır.

Lübnanlı biri artık devlete birey olan bir yurttaş sıfatıyla değil; iktidardan, bürokrasiden ve kamu kaynaklarından alacağı pay için kendi adına pazarlık eden bir yapının üyesi olarak giriyor.

Böylece siyasal taifecilik[4] çeşitliliği korumayı başaramamış, aksine onu dondurarak iç sınırlara dönüştürmüştür. Dini ve kültürel bir aidiyet olması gereken mezhep; istihdama, temsile ve kamu hizmetine erişimin zorunlu kanalı haline gelmiş, mezhep lideri ise yurttaş ile devlet arasında bir aracıya dönüşmüştür.

Ulus kavramının tarihine dönmek bu düğüm için farklı bir çıkış yolu sunar. Ulus, tarihin uzun evreleri boyunca dil, örf, kültür, hafıza ve kurgulanmış bir kök ortaklığına dayanan bir topluluktu; fakat bu durum onun mutlaka bağımsız bir devlete ya da ayrı bir egemenlik birimine dönüşmesi gerektiği anlamına gelmiyordu.

Siyasi topluluk ise köken ve kültür farklılıklarına bakılmaksızın, ortak bir yönetimde yer alan, aynı kanun ve kurumlara tabi bireylerden oluşuyordu.

Böylelikle, bünyesinde birden fazla topluluğu barındıran siyasi yapılar; bölünmeyi bekleyen arızi durumlar olarak değil, siyasi hayatın doğal biçimleri olarak düşünülebiliyordu.

Bu ayrım Lübnan için hayati önemdedir. Bir Lübnanlı Şii, Sünni, Hristiyan veya Dürzi olabilir; kendine özgü yerel, ailevi ve bölgesel bir hafıza taşıyabilir; ancak onun dini kimliği müstakil bir egemenlik kaynağı haline gelmek zorunda değildir.

Kişi, mensup olduğu topluluk devlet içinde bir devlet haline gelmeden de ona ait kalabilir; ibadetlerini, kurumlarını ve hafızasını siyasi sınırlara dönüştürmeksizin koruyabilir. Aynı şekilde, kendisinden özgünlüğünü terk etmesini istemeyen fakat bu özgünlüğün daimi bir siyasi ayrıcalığa dönüşmesine de izin vermeyen ortak bir devletin yurttaşı olabilir.

Bozulma, kimlik ile siyasi iktidarın örtüştüğü yerde başlar. İşte o zaman cumhurbaşkanlığı bir mezhebin, başbakanlık ikinci bir mezhebin, meclis başkanlığı ise üçüncü bir mezhebin hakkı sayılır; bürokratik kadrolar ve idareler topluluklar arasında parsellenmiş mülklere dönüşür.

Bu sistem zamanında tek bir grubun devleti tekeline almasını engelleyen tarihsel bir uzlaşma sağlamış olsa da zamanla siyaseti tasfiye eden bir mekanizmaya evrilmiştir.

Yurttaşların siyasi, ekonomik ve sosyal programlar üzerinden yarışması gerekirken; liderler kendi mezheplerinin payını koruma güçlerini kanıtlamak için yarışır hale gelmiştir.

İktidar; yoksulluk, elektrik, eğitim ve sağlık hizmetlerindeki yetersizlikler üzerinden hesap vermek yerine, her topluluğu diğeriyle korkutarak kendi meşruiyetini yeniden üretmektedir.

Bu durumdan çıkış, mezhepleri idari bir kararla yok etmekle değil, dini kimliği siyasi egemenlikten ayırmakla mümkündür: Mezheplerin sosyal ve kültürel varlıklarını tamamen tanımak, ancak siyasi temsil üzerindeki tekel konumlarına son vermek gerekmektedir.

Ortak yurttaşlık, yalnızca özel günlerde dillendirilen ahlaki bir slogandan ibaret değildir; fakat bu yurttaşlığın inşası hantal ve aşırı merkeziyetçi bir devleti de gerektirmez.

Lübnanlıların devletten korkmasının nedenlerinden biri, devletin tek bir grubun eline geçip kendi tercihlerini herkese dayatması ihtimalidir.

Bu sebeple, mezhepsel bir konfederasyonu değil, geniş yetkili bir idari ve mali yerinden yönetimi[5] ciddiyetle tartışmak gerekir.

Yerinden yönetim; yetki ve kaynakları bölgelere ve ihtiyaçlara göre dağıtır, hizmetleri ve kalkınma kararlarını halka yakınlaştırır; ancak egemenliği, temel hakları, ulusal zenginliği, dış politikayı, savunmayı ve yargıyı tek bir devlet bünyesinde tutar. Yani vatanı bölmeden idareyi paylaşır.

Mezhepsel temelde kurulan bir konfederasyon ise azınlıklar sorununu çözmez, aksine onu her bir bölgenin içinde yeniden üretir.

Asırlar süren iç içe geçmişlikten, ortak mülkiyet ve çalışma hayatından sonra Lübnanlılar arasına nasıl bir sınır çizilebilir ki? Hangi bölge tek bir mezhep için "saf" kabul edilebilir?

Böyle bir durumda konfederasyon içinde konfederasyon, ardından bölünme içinde bölünme gerekecektir.

Kanton mantığı korkuyu dindirmez, aksine onu sistemin kurucu ilkesi haline getirir. Lübnan gibi küçük ve karmaşık bir ülkede bölünme kadife bir mühendislik süreci olarak gerçekleşmez; Beyrut’un, Dağ’ın, sahil şeridinin, sınırların, limanların, su kaynaklarının, borçların ve ortak mülklerin durumu ciddi çatışma konularına dönüşür.

Çok katmanlı bir siyasi sistem; yerel düzeyde belediyelere ve seçilmiş meclislere planlama, ulaşım, atık yönetimi, kalkınma ve çevre alanlarında gerçek yetkiler verirken, bunları net kaynaklar ile sıkı bir mali ve yargısal denetimle destekler.

Ulusal düzeyde ise kamusal eşitliği, ekonomik bütünlüğü ve temel hakları ilgilendiren konular ortak kurumların yetkisinde kalmaya devam eder.

Kültürel kimlik ile devlet arasındaki ayrım; her şeyin merkezde karara bağlanması gerektiği ya da her topluluğun kendine ait egemen bir bölgeye ihtiyaç duyduğu varsayımı yerine, karar alma süreçlerinde doğru seviyeyi belirlemede esneklik sağlar. Şüphesiz burada, birey ile topluluk arasındaki ayrımı gözeten bir temsil sistemine ihtiyaç vardır.

Mezhepsel kotaların dışında seçilecek bir temsilciler meclisi Lübnanlıları bir siyasi topluluk olarak temsil edebilir; kurulacak bir senato[6] ise hayati konularda ve temel güvencelerde toplulukları temsil etme işlevi görebilir.

Burada amaç aynı paylaşım mantığını iki farklı kamaraya taşımak değil, iki ilke arasında denge kurmaktır: Her yurttaşın oyunu eşit kılan bireysel eşitlik ilkesi ile topluluklara varlıklarının ve temel haklarının geçici bir çoğunluk kararıyla ortadan kaldırılamayacağını garanti eden tanınma ilkesi.

Böylece mezhepsel güvenceler net bir alanla sınırlandırılabilir ve mezhepler üstü siyasi programların önü açılabilir.

Hukuki çeşitlilik konusuna ise ihtiyatla yaklaşılmalıdır. Sistem bazı dini ve kültürel özgünlükleri tanıyabilir; ancak bireyi kendi topluluğunun hukukuna mahkûm edemez. İsteğe bağlı sivil nikah ve sivil hukuk[7] seçeneği sunulmalı; anayasal haklar, kadın ve çocuk onuru, vicdan hürriyeti ve yargıya erişim hakkı her türlü cemaat otoritesinin üstünde tutulmalıdır.

Topluluğu korumak, onun liderlerine üyeleri üzerinde mutlak bir tahakküm kurma yetkisi vermek demek değildir. Demokratik çoğulculuk, insanı aynı anda hem devletin hem de kendi topluluğunun tahakkümünden korur.

Ortak devlet, aynı zamanda kimsenin tekelinde olmayan ulusal bir hafızaya ihtiyaç duyar. Her mezhep Lübnan tarihini yalnızca kendi mağduriyetinin tarihi olarak anlatmaya devam eder ve ötekini bir hasım ya da eğreti bir unsur olarak görürse bir siyasi topluluk inşa edilemez.

İhtiyaç duyulan şey anlaşmazlıkları yok sayan resmi bir anlatı değil; anlatıların çeşitliliğini tanıyan, Lübnanlıları ortak emek, direniş, kültür ve menfaat etrafında birleştiren unsurları arayan bir eğitim ve kültür alanıdır.

Farklı hafızaları tanımak tek bir hafızayı dayatmaktan daha samimidir; ancak bu durum iç savaşı kitaplarda, okullarda ve medyada sürdürmeye değil, ortak bir sorumluluğa evrilmelidir.

Bir Lübnanlı sadece mensup olduğu mezhepten ibaret değildir. O aynı zamanda bir bölgenin, şehrin veya köyün evladıdır; bir meslek sahibidir, bir sendikanın ya da üniversitenin üyesidir; insani, siyasi, ailevi ve Arap dünyasına uzanan çok yönlü aidiyetlere sahiptir.

Birey, birbiriyle kesişen kimlik katmanlarından oluşur; onu tek bir mezhebi aidiyete indirgemek şahsiyetini fakirleştirir ve siyaset alanını daraltır.

Taifeci sistem tam da bunu yapmış, mezhebi diğer tüm bağları yutan en üst kimlik kılmıştır. Bu nedenle devleti inşa etmek mezhebi yok etmeyi değil, bireyi mezhebin boyunduruğundan kurtarmayı gerektirir.

Lübnan uzun süre iki illüzyon arasında yaşadı: Toplulukları cebren tek bir kimlikte eritme illüzyonu ve ülkeyi bölerek onları kurtarma illüzyonu. Birincisi gerçeği görmezden geliyor, ikincisi ise gerçeğin en korkunç haline teslim oluyor.

Üçüncü yol ise farklı topluluklardan bir siyasi halk inşa etmektir; din veya hafıza birliğine değil, katılıma, haklara ve ortak alanın savunulmasına dayanan bir halk. Çeşitlilik devleti öldürmez; devleti öldüren adaletsizlik, kaynakların ranta dönüştürülmesi, dışa bağımlılık ve imtiyazların gasp edilmesidir.

Devlet adil, muktedir ve ortak bir yapıya kavuştuğunda, Lübnanlıların sığınacakları mezhepsel bir yapıya ihtiyaçları kalmayacak; özgünlükleri bir ayrışma sebebi değil, birlikte yaşamak için birbirine benzemek zorunda olmayan evlatların büyüttüğü ortak vatanın zenginliği olacaktır.


[1] التعدّد الطائفي (et-Teaddüdü’t-Tâifî): Kökü ‘a-de-de (sayıca çok olmak) ve t-v-f (bir şeyin etrafında dönmek, topluluk) olan bu terkip; "çok mezheplilik", "sosyo-dini çeşitlilik" veya "mezhepsel çoğulculuk" anlamına gelir. Metin bağlamında Lübnan'ın 18 resmi dini/mezhebi grubunu ifade eden kurumsal ve sosyolojik yapıya işaret eder. Tâife (طائفة) sözcüğü Klasik Arapçada bir bütünün parçası olan küme veya grup anlamındayken; Modern Arap siyasi terminolojisinde doğrudan "dini mezhep/cemaat" anlamını kazanmıştır. Lübnan sosyolojisinde tâife, sadece teolojik bir mezhep değil; hukuki, siyasi ve idari hakları olan otonom bir korporatif yapıdır. (ç.n.)

[2] فيدرالية (Feyderâliyye / Konfederasyon - Korumalı Özerklik): Batı siyaset bilimi kökenli "federalizm" teriminin Arapçadaki kullanımıdır. Lübnan siyasetinde feyderâliyye kavramı, Batı'daki eyalet sisteminden farklı olarak, mezheplerin coğrafi ve idari olarak birbirinden tamamen ayrılması ("etnik/mezhepsel kantonlaşma") talebini ifade eder. Nitekim metinde geçen kantônât (كانتونات) vurgusu da buna işaret etmektedir. (ç.n.)

[3] شعوب سياسية شبه مكتملة (Şuûb Siyâsiyye Şibhu Müktemile): "Neredeyse tamamlanmış/şekillenmiş siyasi halklar." Şa'b (شعب) kelimesi sosyolojide ortak bir siyasi iradeye sahip "halk/ulus" anlamındadır. Yazar, mezheplerin sadece dini grup olmaktan çıkıp; ordu, bürokrasi, dış politika ve ekonomi geliştiren "proto-devletçiklere" dönüştüğünü eleştirmek için bu kavrama başvurur. (ç.n.)

[4] الطائفية السياسية (et-Tâifiyyetü’s-Siyâsiyye): Siyasal taifecilik / Konfesyonalizm (Confessionalism). Lübnan'ın 1943 Ulusal Paktı (el-Mîsâku’l-Vatanî) ve 1989 Tâif Antlaşması ile kurumsallaşan; cumhurbaşkanlığının Maruni Hristiyanlara, başbakanlığın Sünni Müslümanlara, meclis başkanlığının ise Şii Müslümanlara tahsis edildiği anayasal/siyasi bölüşüm rejimidir. (ç.n.)

[5] اللامركزية الإدارية والمالية (el-Lâmerkezeyyetü’l-İdâriyye ve’l-Mâliyye): Genişletilmiş idari ve mali yerinden yönetim (dezentralizasyon). Metnin ana tezlerinden biridir. Yazar, devleti mezhepsel hatlara göre bölmek anlamına gelen "siyasi federasyon" ile hizmetin etkinleşmesini sağlayan "idari yerinden yönetim" arasında net bir filolojik ve siyasi ayrım yapmaktadır. (ç.n.)

[6] مجلس شيوخ (Meclis-i Şüyûh / Senato): 1989 Tâif Antlaşması'nın uygulanmayan maddelerinden birine telmihtir. Antlaşmaya göre Meclis (Meclis-i Nüvvâb) mezhepsiz hale getirilecek, buna karşılık mezheplerin temel varlık kaygılarını korumak üzere bir "Senato" (Meclis-i Şüyûh) kurulacaktı. (ç.n.)

[7] القانون المدني الاختياري (el-Kânûnü’l-Medeniyyü’l-İhtiyârî): İsteğe bağlı sivil hukuk / sivil nikah kanunu. Lübnan'da tek bir medeni kanun yoktur; kişisel statü hukuku (evlenme, boşanma, miras) 18 ayrı din ve mezhebin kendi mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu durum bireyi dini otoriteye bağımlı kılar. Yazar bu bağımlılığı kırmak için "sivil hukuk" opsiyonunu savunmaktadır. (ç.n.)

Çeviri: YDH