El-Ahbar, “Mekke Anlaşması”nın, İsrail’in bölgesel liderlik hedeflerini sınırlarken İran’ı dengeleme çabalarına da hizmet ederek Tel Aviv için hem risk hem fırsat barındırdığını savundu.
YDH- El-Ahbar’da
yayımlanan analizde,
İsrail’in Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan arasında imzalanan “Mekke Ortak
Savunma Anlaşması”nı, en azından mevcut aşamada, bölgesel veya “İslami NATO”nun
çekirdeği olarak görmediği ve anlaşmanın doğrudan İsrail’i hedef almadığı
belirtildi.
Makaleye göre, ancak bu durum, Tel Aviv’in bölgesel
hesaplamalarında anlaşmanın önemini azaltmıyor. İsrail açısından anlaşma,
bölgesel ortamda yaşanan değişimlerin bir parçası olarak “hem tehditler hem de
fırsatlar” barındırıyor.
Anlaşmanın sınırları, uygulanma mekanizmaları ve tarafların
üstleneceği yükümlülüklerin kapsamı henüz netleşmezken, İsrail’de anlaşmanın
anlamına ilişkin farklı değerlendirmeler yapılıyor. Bazıları anlaşmanın
taşıdığı belirsizlikten endişe ederken, bazıları ise anlaşmanın bölgesel
çatışma denklemlerinde nasıl kullanılabileceğini araştırıyor.
Tel Aviv açısından anlaşma, bölgedeki önemli güçlerin ABD’nin
güvenlik şemsiyesinin müttefiklerine bekledikleri düzeyde güvence sağlama
kapasitesinin azaldığının giderek daha fazla farkına vardığını gösteriyor. Bu
durum özellikle İran savaşı sırasında açık biçimde ortaya çıktı.
Savaş, İsrail’in İran İslam Cumhuriyeti’ni bölgenin
İsrail’in açık üstünlüğü ve yeni dengeleri dayatabilecek bir ABD güvenlik
şemsiyesi temelinde yeniden şekillendirilmesine imkan verecek ölçüde zayıflatma
hedefini gerçekleştiremedi.
Aksine, Tahran’ın direnci ve Körfez, Hürmüz Boğazı ve daha
geniş bölgesel dengeler üzerindeki etkisi, Lübnan gibi sahalara kadar uzanan
bir tablo ortaya koydu. Bu durum, bölgenin dengelerin yeniden şekilleneceği bir
döneme girebileceğine işaret ediyor. Bu yeni yapılanmanın Tel Aviv’in çıkarları
doğrultusunda gelişeceği ise şimdilik kesin değil.
Buna ek olarak İsrail, Suudileri kendisine daha açık biçimde
yakınlaştırmayı ve ABD’nin askeri sistemi içerisindeki koordinasyon düzeyindeki
ilişkileri daha belirgin bir güvenlik ve siyasi ortaklığa dönüştürmeyi hedefliyordu.
Ancak Suudi rejimi bunun yerine bölgesel ortaklık ağını genişletme yoluna
gitti. Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın askeri kapasitesinden
yararlanarak en azından kısa vadede İsrail’in dahil olmadığı bir caydırıcılık
mekanizması oluşturmayı hedefliyor.
Mekke Anlaşması
İsrail’in bölgesel hesaplarını değiştirebilir
Mekke Anlaşması’nın Tel Aviv açısından hassasiyet
taşımasının nedeni de burada ortaya çıkıyor. Anlaşma, Benyamin Netanyahu’nun
İran’la çatışmanın İsrail’in bölgesel merkezi güç konumuna yükseleceği, askeri
ve siyasi ağırlığının ABD’nin bölgeyi yönetme rolüyle bütünleşeceği bir “Yeni
Ortadoğu” yaratacağı yönündeki hedeflerinden farklı bölgesel dinamiklerin
başlangıcı olabilir.
Bununla birlikte anlaşma, Suudiler ile İsrail arasındaki “normalleşme”
kapısının kapandığı anlamına gelmiyor. İsrail açısından Riyad, Ankara ve
İslamabad’la güvenlik ortaklıklarını genişletirken aynı zamanda çıkarları
gerektirdiğinde Tel Aviv’le ilişkiler seçeneğini de açık tutabilir. Ancak
burada asıl soru, Suudilerin “normalleşme” sürecinde ilerleme karşılığında
isteyeceği siyasi bedelle ilgili. Suudi rejiminin, genel taahhütlerle
yetinmeyip Filistin meselesinde İsrail’den belirli ve ciddi adımlar talep
etmesi ihtimali bulunuyor.
Öte yandan İsrail, anlaşmayı “potansiyel bir stratejik
fırsat” olarak da değerlendirebilir. Üçlü ittifak öncelikli olarak İsrail’e
karşı oluşturulmadı; özellikle Hürmüz Boğazı krizinin İran’ın enerji güvenliği
ve uluslararası ticaret üzerinde etkide bulunma kapasitesini göstermesinin
ardından, “temel hedef İran’ın yükselişinin yarattığı riskleri sınırlandırmak.”
ABD’nin görece geri çekilmesi Washington’ın açık bir
çatışmanın maliyetini üstlenme konusunda daha isteksiz hale gelmesine yol
açarken, Tel Aviv de İran’ı bölgesel ölçekte sınırlandırmanın kendi imkanlarını
aştığının farkında. Bu nedenle “İran’ın hareket alanını daraltmayı amaçlayan ek
bir bölgesel gücün ortaya çıkması, nesnel olarak İsrail’in çıkarlarına hizmet
edebilir.”
Sonuç olarak anlaşma, İsrail’in “ulusal güvenlik
perspektifinden” belirgin bir çelişki barındırıyor. Bir yandan İsrail merkezli
olmayan yeni bir bölgesel düzenin şekillenmesine katkıda bulunarak Tel Aviv’in
gelecekteki hareket serbestisini ve bölgeye kendi önceliklerini dayatma
kapasitesini sınırlayabilir. Diğer yandan ise İran’ı sınırlandırma
mücadelesinde İsrail’e destek sağlayabilir ve Tel Aviv’in tek başına karşı
koymakta zorlandığı bazı tehditleri azaltabilir.