Prof. Wolff: ABD küresel hegemonyasını Batı Yarımküre'ye çekiyor
Ekonomi profesörü Richard D. Wolff, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Amerikan hegemonyasının kalıcı biçimde sona erdiğini ve Washington yönetiminin artan panik haliyle hareket ettiğini belirtti.
YDH - Massachusetts Amherst Üniversitesi Ekonomi Bölümü Emekli Profesörü ve siyasal iktisatçı Richard D. Wolff, Norveç Güneydoğu Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Glenn Diesen'ın programında, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Amerikan merkezli hegemonyanın çöküş sürecini ve Washington yönetiminin küresel gerilemeye verdiği yanıtları değerlendirdi.
Savaş sonrası inşa edilen uluslararası mimarinin kalıcı şekilde ortadan kalktığını belirten Wolff, ABD'nin küresel hakimiyetini yeniden kurma çabalarının başarısızlığa mahkum bir panik hali barındırdığını dile getirdi.
Diesen'ın, Washington'ın müttefiklerini bağımlı kılarak ve üretim merkezlerini kendi topraklarına çekerek tarihi geri çevirme girişimlerine dair sorusunu yanıtlayan Wolff, mevcut tablonun kaçınılmaz bir gerilemeye işaret ettiğini kaydetti.
"Sömürge imparatorluklarının tamamının mirası ABD'ye kaldı"
Tarihsel süreci çözümleyen Wolff, 20'nci yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan jeopolitik tablonun istisnai şartlardan kaynaklandığına işaret etti.
Avrupalı sömürgeci güçlerin yüzyıllar süren rekabetin ardından birbirini tükettiğini belirten iktisatçı, şu değerlendirmeyi yaptı:
"Büyük Britanya, Fransa, Hollanda, Belçika, İtalya, İspanya ve Portekiz gibi güçler, dünyayı aralarında paylaşmıştı. Her birinin genişleme ihtiyacı diğerine çarpmasına yol açtı ve bu durum ancak savaşla çözülebildi. İnsanlık tarihinin en yıkıcı iki savaşı, Japonya dahil bütün bu imparatorlukları harabeye çevirdi. O dönemki askeri teknolojinin kıtalararası hava saldırılarına imkan vermemesi sayesinde Pasifik ve Atlantik okyanusları ABD'yi bu karşılıklı yıkımdan korudu. 1945 yılında savaş bittiğinde ABD, dünyanın geri kalanındaki tüm sömürge imparatorluklarının mirasını devraldı."
Bu durumun bölünmüş Avrupa için bir hayalden ibaret olduğunu aktaran Wolff, Washington'ın siyasi bağımsızlık hareketlerini destekler gibi görünürken yeni bir ekonomik bağımlılık düzeni kurduğunu açıkladı.
Wolff, sözlerini şöyle sürdürdü:
"ABD, Hindistan'dan Kenya'ya kadar bağımsızlık hareketlerini destekleyerek sömürgeciliğin siyasi olarak sona erişini kutladı. Eş zamanlı olarak dünya ticaretini ve yatırımlarını öyle bir organize etti ki, eski sömürgelerin ekonomik bağları Londra veya Paris yerine doğrudan Washington'a bağlandı. Dolar merkezli bu küresel ekonomi modeliyle ABD; en büyük tüccar, en büyük ihracatçı, ithalatçı ve kredi kaynağı haline geldi. Avrupa'nın 18'inci yüzyıldan itibaren ulaştığı yüksek refah düzeyi Asya, Afrika ve Latin Amerika'nın doğrudan ya da dolaylı olarak yağmalanmasına dayanıyordu; Kongo olmadan Belçika, Endonezya olmadan Hollanda, Hindistan olmadan Britanya var olamazdı. ABD ise tüm bu sömürge zenginliğini tek başına devralarak hayal edilemeyecek bir servete kavuştu."
Avrupa'nın bu süreçte dünyanın egemeni konumundan ikincil ortak statüsüne gerilediğini vurgulayan iktisatçı, "Dolar, İngiliz sterlininin yerini aldı. Amerikan ordusu dünya sahnesindeki mutlak hakimiyetini tescillemek için Japonya'ya atom bombaları attı. Avrupa da bu güç dengesi karşısında Amerikan askeri şemsiyesi altına girmeyi kabullendi" dedi.
"Amerikan istisnacılığı koca bir sektöre dönüştü"
Söz konusu egemenlik pozisyonunun geçici olduğunu ve yalnızca o dönemin koşullarına dayandığını belirten Wolff, Washington'ın ve Avrupalı elitlerin bunu kalıcı bir üstünlük gibi pazarladığını söyledi.
Wolff, konuya ilişkin şu ifadeleri kullandı:
"ABD'nin doğuştan gelen üstünlüklere sahip olduğu, siyasi sisteminin demokrasiyi kusursuz biçimde yakaladığı fikri yayıldı. Amerikan istisnacılığı koca bir sektöre dönüştü; birçok akademisyen bu fikri övgülerle besleyerek üniversitelerde kürsü edindi. Ancak bu parlak cilânın altında korkunç koşulların yattığını bilen bizler için bu tabloyu izlemek son derece rahatsız ediciydi. 2015 yılına gelindiğinde bu oyun tamamen bitti."
Almanya öncülüğündeki Avrupa'nın savaş yaralarını sararak birleşme çabası içine girdiğini hatırlatan Wolff, Washington'ın kıtadaki siyasi dengeleri sürekli kendi lehine yönlendirdiğini kaydetti.
Wolff, "ABD, son 50 yıl boyunca Avrupa'da Amerikan çıkarlarına tam uyum gösteren ve bu bağımlılığı sürdürmeyi vaat eden siyasetçileri çok bilinçli bir biçimde destekledi. Emmanuel Macron, Keir Starmer veya Friedrich Merz gibi aktörler bu siyasi çizginin birer parçasıdır" diye konuştu.
"Çin kısır devlet-piyasa tartışmasını aştı"
Küresel kapitalizmin dengelerini değiştiren temel dinamiğin Çin Halk Cumhuriyeti olduğunu vurgulayan Wolff, Pekin yönetiminin Batı iktisat teorisindeki kronik tıkanıklığı aştığına dikkat çekti.
Wolff, meselenin teorik arka planını şöyle anlattı:
"Çin, Batı dünyasının 300 yıldır içinden çıkamadığı, devletin ekonomide daha fazla mı yoksa daha az mı yer alması gerektiğine ilişkin kısır tartışmayı aşmayı başardı. Batı'da mesele ya Anglo-Sakson usulü piyasa serbestisi ya da İskandinavya ve Batı Avrupa tarzı sosyal refah devleti kalıbına sıkışmıştı; ancak refah devleti uygulayanlar bile kapitalizmin doğası gereği sürekli bir suçluluk duygusu taşıyordu. Çin ise ne piyasaya ne de devlete dogmatik, yarı-dini bir saplantıyla yaklaşmadı. Son derece pragmatik davrandılar. Ekonomik kalkınma için ne gerekiyorsa kamu mülkiyeti ile özel sektörü bir arada kullandılar. Ekonomik kalkınmayı yönlendirmek ve Batı'nın o kısır tartışmasına teslim olmamak amacıyla Komünist Partinin siyasi hakimiyetini muhafaza ettiler. Kırk elli yıl içinde böylesi bir sefaletten bugünkü noktaya nasıl geldikleri ileride çokça yazılacak."
"Washington sınırlarını Batı Yarımküre'ye çekiyor"
ABD'nin Çin'in yükselişini durduramayacağını anladığını, bu nedenle süreci yalnızca yavaşlatmaya çalıştığını belirten iktisatçı, eldeki en büyük aracın askeri güç olduğunu ancak bu gücün de ciddi sınırlarla karşılaştığını ifade etti. Wolff, sahadaki kısıtları şu sözlerle aktardı:
"Washington elindeki tek büyük araç olan askeri kapasitesini devreye sokuyor, fakat onu da kaybetme sürecinde. İran'a yönelik hava saldırılarının başlatılıp kısa sürede durdurulması, Tahran'ın Ürdün'deki Amerikan üslerine verdiği yanıtın ve Washington'ın karşılaştığı askeri sınırların somut bir göstergesidir. Ortadoğu'da artık askeri tehditlerle sonuç alma dönemi geride kaldı."
Askeri gücün Asya ve Ortadoğu'da yetersiz kalması üzerine Washington'ın yönünü kıtaya çevirdiğini belirten Wolff, "yeni Amerikan sömürgeciliği" olarak adlandırdığı süreci anlattı:
"ABD artık küresel imparatorluk iddiasını sürdüremediği noktada kendi kalesine, yani Batı Yarımküre'ye çekiliyor. Hürmüz Boğazı'na, Ontario Gölü'ne ya da Meksika Körfezi'ne 'Amerika' adını verme heveslerinden Grönland, Panama Kanalı ve Venezuela'ya yönelik hamlelere kadar uzanan yeni bir sömürgecilik dalgasıyla karşı karşıyayız. Kanada'yı hedef tahtasına oturtup 51'inci eyalet haline getirme söylemleri bu niyetin dışavurumudur. Ortadoğu'da veya Doğu Avrupa'da askeri tehditler artık sonuç vermiyor; ancak Latin Amerika ve Karayipler'de bu gücün hala işe yarayacağını düşünüyorlar. Amerikan sermayesine ve kamuoyuna, küresel çapta yaşanan kayıpları önümüzdeki 50 yıl boyunca Batı Yarımküre'yi doğrudan sömürgeleştirerek telafi etme sözü veriyorlar."
Karayipler ve Pasifik açıklarında yaşanan yargısız infazlara değinen Wolff, uluslararası hukukun hiçe sayıldığını belirtti:
"Son altı aydır Karayipler'de ve Pasifik'te balıkçı teknelerine yönelik tutum tamamen değişti. Geçmişte bu tekneler aranır, uyuşturucu varsa yargılanır, yoksa serbest bırakılırdı. Şimdiyse doğrudan yargısız infaz uygulanıyor; mahkeme yok, avukat yok, anayasal güvence yok. Kendi ülkesinde uyuşturucu kaçakçılığı yapanları hapse atan bir yönetim, bölge ülkelerine gözdağı vermek amacıyla açık denizlerde insanları öldürüyor. Nicolas Maduro'yu kaçırma tehditleri de dahil olmak üzere bütün bu adımlar, hiçbir ahlaki ve hukuki kural tanınmayacağının Latin Amerika'ya ilanıdır."
"Saldırganlık mağduriyet ambalajıyla sunuluyor"
Küresel siteme yönelik meydan okumaların ve bölgesel çatışmaların ekonomik maliyetlerini ele alan Diesen'ın sorusu üzerine Wolff, savaşların Amerikan merkezli ekonomik sistemin aleyhine işlediğini kaydetti.
Diesen'ın, eski sömürgelerin özgürleşmesinin liberal hegemonyacı söylemle "küresel özgürlük" gibi sunulduğunu hatırlatması üzerine Wolff, güncel siyaset dilinin nasıl inşa edildiğini özetledi:
"Eski sömürgeci düzeni gizleyen o liberal örtü tamamen yırtıldı. Donald Trump ve çevresi, yaşanan süreci tersyüz ederek yeni bir anlatı kurdu. Bu yaklaşıma göre ABD son 75 yılın küresel lideri olarak diğer devletlerin saldırısına uğradı, soyuldu ve haksızlığa uğradı. Şimdi Kanada'ya, Meksika'ya veya Venezuela'ya yöneltilen tehditler, 'artık hakkımızı yedirmeyeceğiz' söylemiyle meşrulaştırılıyor. Geçmişte Hugo Chavez döneminde Chevron gibi petrol tekellerinin kamulaştırılan tesisleri için tazminat talepleri öne sürülerek, Birleşmiş Milletler zemininde bir haksızlığın giderildiği savunuldu. Kendi hegemonyasını korumak için sergilenen hoyratlık, bir mağduriyet kılıfına sokuluyor."
Wolff, bu söylemin Amerikan halkı nezdinde kabul görme biçimine değinerek, "Toplumun büyük bir kesimi, önceki yönetimlerin dünyayı zenginleştirmek uğruna ABD'yi zayıf düşürdüğü masalına inanıyor. Kanada'ya saldırı fikrini sindirmeleri zor olsa da Meksika veya Grönland söz konusu olduğunda aynı kitleler çok daha kolay ikna edilebiliyor" dedi.
"Grönland askeri tehdit ve rüşvetle hedefleniyor"
Washington'ın Grönland üzerindeki planlarına dair sahadaki gelişmeleri aktaran Wolff, sürecin klasik yöntemlerle işletileceğini açıkladı.
Diesen'ın, Amerikan enerji şirketlerinin adaya izin almadan sondaj ekipmanı indirdiğine dair haberleri anımsatması üzerine Wolff, mekanizmanın işleyişini şu ifadelerle aktardı:
"Bu sahada yaşandı. Trump yönetimi Danimarka'nın ya da Avrupalıların ne düşündüğünü kesinlikle önemsemiyor; direnen olursa ezip geçecek bir mantık devrede. İzlenecek yol askeri tehditler ile finansal rüşvetin harmanlanması olacak. Grönland'a gidip oradaki yerel aktörleri satın alacaklar. Küçük işletmelere ortaklık teklif edip sermaye akıtacaklar, yerel siyasetçileri kendi kontrollerinde yeni partiler veya ticari yapılar kurmaya teşvik edecekler. Ardından New York sermayesiyle desteklenen geniş çaplı bir propaganda süreci başlayacak; ünlü isimler eşliğinde ABD'ye katılmanın refah getireceği işlenecek ve göstermelik bir referandumla ada ilhak edilecek. Amerikan sermayesinin iş yapma biçimi her zaman böyle oldu."
"Avrupa bağımlılığın bedelini ödüyor"
Avrupa'nın içinde bulunduğu stratejik açmazı Rusya'nın 1990'lı yıllarda Boris Yeltsin döneminde yaptığı hatalara benzeten Diesen'ın saptamasına katılan Wolff, kıtanın bağımsız bir irade geliştiremediğini belirtti.
Wolff, değerlendirmesini şu sözlerle noktaladı:
"Avrupa, tüm yumurtalarını Amerikan sepetine koyarak Doğu ile olan bağlarını kopardı ve Washington karşısında bütünüyle savunmasız kaldı. Kendi halkına siyasi demokrasi vadeden ancak ekonomik bağımsızlığı bulunmayan toplumların kaderi New York'taki beş büyük bankanın ve dev şirketlerin iki dudağı arasındadır. O bankalar bir ülkedeki madenleri kapatma kararı aldığında tüm ekonomik yapı çöker. Avrupalı elitler Amerikan hegemonyasına o kadar teslim oldu ki, kıta hem rekabet gücünü kaybediyor hem de Washington'ın küresel gerilemesini telafi edeceği bir araç durumuna düşüyor."




