Devrim Muhafızları Sözcüsü Muhibbi: Savaş bitmedi, uzun savaşa hazırız
Devrim Muhafızları Sözcüsü Tuğgeneral Hüseyin Muhibbi, son savaşın ardından İran'ın Hürmüz Boğazı, Amerikan üsleri, istihbarat kapasitesi ve füze gücü üzerinden elde ettiğini savunduğu stratejik kazanımları değerlendirirken, Tahran'ın hem uzun soluklu bir savaşa hem de gerektiğinde müzakereye hazır olduğunu söyledi.
YDH ― Devrim Muhafızları Sözcüsü Tuğgeneral Hüseyin Muhibbi, Kutsal Savunma Haftası'nın başlangıcına denk gelen Salı günü IRNA savunma muhabirine röportaj verdi.
Devrim Muhafızları Sözcüsü Tuğgeneral Muhibbi, son savaşın ardından yaptığı değerlendirmede, İran'ın savaş boyunca elde ettiğini savunduğu stratejik kazanımları ve ABD'nin bölgedeki askeri varlığında meydana gelen değişimleri anlattı.
Tuğgeneral Muhibbi, Hürmüz Boğazı, Amerikan üsleri, istihbarat ve füze kapasitesi üzerinden savaşın İran açısından sonuçlarını değerlendirirken, Tahran'ın bundan sonraki dönemde hem savaşa hem de müzakereye hazırlıklı olduğunu söyledi.
Son savaşın en önemli kazanımlarını değerlendiren Tuğgeneral Muhibbi, şunları kaydetti:
“Bu kazanımları doğru okumak istiyorsak, düşmanın neyin peşinde olduğuna ve nihayetinde ne elde edebildiğine bakmalıyız.”
Sözlerini şöyle sürdürdü:
“Düşman en başından beri bu savaş için önüne pek çok hedef koymuştu. Bizi koşulsuz şartsız teslim almaya, İran'ı parçalamaya, füze gücümüzü zayıflatmaya ve nükleer kapasitemizi tamamen ortadan kaldırmaya çalışıyorlardı. Bununla da yetinmeyip petrol kuyularımıza ve ulusal zenginliklerimize el koymayı, nihayetinde ise İran'ı Amerikan dayatmalarına boyun eğdirerek ülkeyi İslam Devrimi öncesindeki günlerine geri döndürmeyi amaçlıyorlardı. Biz ise düşmanın bu hedeflerin hiçbirine ulaşmasına izin vermemekle kalmadık; aynı zamanda ona stratejik yenilgiler de tattırdık. İşte bizim en önemli başarılarımız olarak kabul edilen hususlar bunlardır.”
“Coğrafya, savaş ve güç denklemlerine geri dönüyor”
Devrim Muhafızları Sözcüsü, açıklamalarına şu sözlerle devam etti:
“Amerika'nın yaşadığı stratejik hezimetlerden biri de Hürmüz Boğazı meselesidir. Aslına bakarsanız coğrafya, savaş ve güç denklemlerindeki yerini bir kez daha almış durumdadır. Uzak geçmişte coğrafya, savaş ve güç denklemlerini belirleyen en önemli etkenlerden biriydi. Ancak son yıllarda ve on yıllarda, uzun menzilli silahların ve ileri askeri teknolojilerin devreye girmesiyle birlikte coğrafya, eski rolünü ve önemini neredeyse yitirmişti. Ne var ki yaşanan tarihi bir kırılmayla beraber coğrafya, savaş denklemlerine yeniden dâhil oldu. Bunun da en somut örneği Hürmüz Boğazı'dır.”
"Hürmüz Boğazı'ndaki başarınız tam olarak nedir?" sorusu üzerine Tuğgeneral Muhibbi şu yanıtı verdi:
“Buradaki en büyük başarımız; bu boğazı düşmanla mücadele etmek, onun hedeflerine ulaşmasını engellemek ve kendi irademizi ona dayatmak için güçlü bir kaldıraç olarak kullanabilmiş olmamızdır.”
Askeri yetkili, açıklamalarını şöyle sürdürdü:
“Ancak bu konudaki zaferimiz yalnızca bununla sınırlı kalmadı. Amerika, küresel enerji güvenliğini ve seyrüsefer özgürlüğünü sağlama iddiasını, dünyadaki ve bu bölgedeki varlığının en temel gerekçelerinden biri olarak öne sürüyordu.”
Sözlerine şöyle devam etti:
“Amerika, dünyanın en büyük donanmasına sahip bir ülke olarak küresel hâkimiyetini ve üstünlüğünü korumak adına yedi ayrı filoyu elinde bulunduruyor. Bu filolardan biri de doğrudan bizim bölgemizde, Fars Körfezi'nde, daha doğrusu Bahreyn'de konuşlanmış olan Beşinci Filo'dur. Peki, bugün gelinen noktada ne oldu? Amerika kesin bir hezimete uğrarken, biz büyük bir zafere imza attık. ABD'nin o meşhur 'enerji ve nakliye akışını güvence altına alma' iddiasının tam tersi yaşandı; yani Amerika'nın bizzat kendisi, güvensizliğin ve enerji akışını sekteye uğratan sorunların ana kaynağı hâline geldi.”
“Devrim Muhafızları'nın diplomatik bir teması veya görevi yoktur”
Askeri yetkili şu hususun altını özellikle çizdi:
“Devrim Muhafızları'nın herhangi bir diplomatik ilişkisi veya teması yoktur. Karşı taraftan bir temas talebi gelse dahi, Devrim Muhafızları kesinlikle bu topa girmez ve girmeyecektir. Zira devletimizde görev dağılımı son derece nettir; diplomatik çalışmaların yürütülmesi ve dış politikanın idaresi tamamen İslam Cumhuriyeti Hükümeti'nin ve Dışişleri Bakanlığı'nın uhdesindedir. Devrim Muhafızları'nın bu alana müdahil olması söz konusu dahi olamaz. Nitekim ABD Başkanı'nın Devrim Muhafızları'na bir mesaj gönderdiği yönündeki asılsız iddialar üzerine bizzat bir açıklama yayımlayarak; böyle bir temasın kesinlikle olmadığını ve bu iddianın tamamen yalanlardan ibaret olduğunu belirttim.”
ABD ve Siyonist rejimin İran'a karşı yeni bir savaş hazırlığında olup olmadığına dair tartışmaları değerlendiren General Muhibbi, şunları söyledi:
“Bizim sahadaki okumalarımıza göre, onların yeni bir savaşa kalkışacak kapasiteleri kalmamıştır. Elbette ortada 'yeni' bir savaş yok, zira mevcut savaş henüz sona ermiş değil; biz sadece o savaşın belirli aşamalarını geride bıraktık. ABD ve Siyonist rejim, belki 12 günlük veya 40 günlük periyotlar hâlinde topyekûn bir işgale dönüşebilecek yeni savaş aşamaları planlama hayali kurabilir; ancak biz onlarda bunu fiiliyata dökecek bir kapasite kesinlikle görmüyoruz.”
Devrim Muhafızları Sözcüsü şunları ekledi:
“ABD; donanmasını, hava kuvvetlerini, o çok övündüğü uzay kuvvetlerini ve sahaya sürdüğü tüm askeri unsurlarını asgari kapasiteye indirmek zorunda kalmıştır. Artık eskisi gibi bir güçleri ve hareket kabiliyetleri yok. Ancak yine de kendi yanlış hesaplarına ve asılsız kuruntularına kapılıp bize tekrar saldırmaya yeltenirlerse, bilsinler ki biz yüzde 100 hazırız. Üstelik hazırlık seviyemiz, geçmişe kıyasla her alanda katbekat artmış durumdadır.”
İçinden geçtiğimiz bu kritik dönemde Ordu ile Devrim Muhafızları arasındaki eşgüdüme de değinen askeri yetkili, şunları kaydetti:
“Hem Devrim Muhafızları hem de düzenli Ordu, silahlı kuvvetlerimizin ayrılmaz birer parçasıdır. Tüm operasyonel planlar Silahlı Kuvvetler Genelkurmay Başkanlığı ve Hatem'ül Enbiya Karargâhı'nda titizlikle hazırlanır. Yapılan bu stratejik görev dağılımı doğrultusunda, her birim kendi bölgesel sorumluluk alanındaki görevlerini eksiksiz yerine getirir. Dolayısıyla, ülkemizin bekasını ilgilendiren endişelerin ve milli ideallerin tek bir sesle, tam bir koordinasyon içinde savunulması için tüm kararların 'silahlı kuvvetler' çatısı altında, tek bir merkezden alınması son derece doğaldır.”
Sözlerine şöyle devam etti:
“Bu kusursuz koordinasyonun bize sağladığı faydalar muazzamdır. Kutsal Savunma döneminde, o sekiz yıl süren dayatılmış savaş (İran-Irak Savaşı) sırasında, İmam Humeyni Ordu ile Devrim Muhafızları arasında omuz omuza bir koordinasyon çağrısı yapmıştı. Halkımız da İmam Humeyni'nin bu tarihi mesajına yürekten katılarak sokaklarda 'Ordu ve Devrim Muhafızları; iki ilahi ordu!' sloganlarıyla yeri göğü inletmişti.”
Devrim Muhafızları Sözcüsü tarihi bir anektodu da paylaşarak şunları anlattı:
“Şehit Seyyad Şirazi, bir Cuma namazı hutbesi öncesinde yaptığı konuşmada bu konuya değinerek şöyle demişti: 'Halkımız Ordu ve Devrim Muhafızları için iki ilahi ordu diyor; bense diyorum ki Ordu ve Devrim Muhafızları tek bir ilahi ordudur!' Onun bu sözü tarihe kazınmış ve kalıcı hâle gelmiştir. İşte bugün de İslam Cumhuriyeti'nin yenilmez askeri gücü olarak sahada tam bir bütünlük içinde hareket ediyoruz. Savaş stratejilerinin belirlenmesinde veya sahadaki operasyonel politikaların uygulanmasında hiçbirimiz diğerinden ayrı değiliz. Her kuvvet, kendi askeri kapasitesine ve coğrafi dağılımına uygun olarak üzerine düşen görevi layıkıyla yerine getirmekte ve her biri kendi alanında üstün başarılar elde etmektedir.”
Özellikle adalarda Devrim Muhafızları'nın savunma gücünü artırma ve tahkimatları güçlendirme ihtiyacına yönelik bir soruyu yanıtlayan yetkili, şunları söyledi:
“Askeri kapasitemizi durmaksızın ve artan bir ivmeyle geliştiriyoruz. Bu kapasitemiz temel olarak iki ana sütundan oluşmaktadır; birincisi taarruz ve önleyici savunma kabiliyeti, ikincisi ise doğrudan pasif savunma gücüdür.”
Şunları da ekledi:
“Kıyılarımızda, stratejik adalarımızda ve tüm sınır hatlarımızda her iki kabiliyetimiz de eş zamanlı olarak güçlendirilmektedir. Düşmanı nerede durdurabileceğimiz veya kendi gücümüzü nereye kadar geliştirebileceğimiz konusunda önümüze koyduğumuz hiçbir sınır yoktur. Bu doğrultuda; teknolojik altyapı, bilimsel araştırmalar, aşılmaz savunma tahkimatlarının inşası, pasif savunma sistemleri ve ileri düzey taarruz silahlarının üretimi noktasında her geçen gün daha da güçleniyoruz.”
Devrim Muhafızları Sözcüsü, sivil halkın seferberlik hazırlıklarına da değinerek sözlerini şöyle sürdürdü:
“Devrim Lideri'nin, tıpkı devrimin ilk yıllarında olduğu gibi, halkın savaş alanlarına yönelik silahlı eğitim alması talimatına milletimizin verdiği tepki muazzamdır. Bugün itibarıyla kırk milyondan fazla vatandaşımız 'Canfeda' (canını feda etmeye hazır gönüllü) olarak kayıt yaptırmış ve ülkemizi her cephede savunmaya hazır olduklarını tüm dünyaya ilan etmiştir.”
General Muhibbi, bu durumun önemine dikkat çekerek şunları söyledi:
“Bu, bizim elimizdeki en büyük ve en sarsılmaz güç kaynağıdır. Dolayısıyla, savunma ve taarruz kabiliyetlerimizdeki bu muazzam gelişim sadece adalarla, kıyılarla veya sınır hatlarıyla sınırlı kalmıyor; bizzat İran halkının bükülmez iradesinde de vücut buluyor ve kök salıyor. Bu alanda gerçekten muazzam ilerlemeler kaydediyoruz ve bütün dünya, İran'ın ne denli büyük bir güce ulaştığını artık çok iyi bilmelidir.”
“Düşmanı caydırmanın tek yolu güçlü olmaktır”
Şu hususu özellikle vurguladı:
“Topraklarımıza, yer altı kaynaklarımıza, ülkemizin geniş coğrafyasına ve devletimizin siyasi iradesine göz diken düşmanları caydırmanın; onların bu açgözlülüklerini kursaklarında bırakıp umutsuzluğa sürüklemenin yegâne yolu, her anlamda güçlü olmaktır. Bilim, teknoloji, askeri teçhizat ve savunma sanayii gibi çok çeşitli alanlarda bu gücümüzü sürekli kılmayı hedefliyoruz. Öyle bir güce ulaşmalıyız ki; hiçbir açgözlü emperyalist veya saldırgan güç, ülkemize karşı en ufak bir üstünlük taslama cesaretini kendinde bulamasın.”
Devrim Muhafızları Sözcüsü şunları kaydetti:
“Elbette bizim hiçbir ülkeye karşı peşin bir düşmanlığımız veya önyargımız yoktur; hiçbir ülkeyi işgal etmek gibi bir niyetimiz de asla olamaz. Bizler, tüm komşu ülkelerimizin ve diğer bölge devletlerinin toprak bütünlüğüne sonuna kadar saygı duyuyoruz. Ancak aynı zamanda, ülkemize göz dikecek her türlü saldırgana karşı da savunma gücümüzü en üst seviyede tutuyor ve hazırlıklarımızı tahkim ediyoruz.”
General Muhibbi, çatışma doktrinlerindeki değişimi şu sözlerle özetledi:
“Şayet topraklarımıza yönelik bir saldırı gerçekleşirse, vereceğimiz yanıt artık sadece bir 'savunma' refleksinden ibaret olmayacaktır. Saldırı anında bizim savunma ve taarruz stratejimiz, 'Düşman bize bir darbe vurursa, biz de ona karşılık veririz' şeklindeki o eski pasif anlayışı çoktan aşmıştır. Hayır, durum kesinlikle böyle değildir. Gelecekte düşman bize bir darbe vurmaya kalkarsa, alacağı karşılık çok daha ağır olacaktır. Eskiden meşhur bir tabir vardı; ancak şimdi biz yeni denklemimizi şu sözlerle kuruyoruz: 'Bir darbe vurursan, misliyle darbe yersin!'; üstelik hiç beklemediğiniz alanlarda ve çok daha farklı şekillerde.”
Sözlerini şu ifadelerle tamamladı:
“Bu sarsılmaz irade; halkımızın yüreğinde, silahlı kuvvetlerimizin saflarında, üniversitelerimizde ve bilim merkezlerimizde dimdik ayaktadır. Bu irade, ülkemizin ve kutsal nizamımızın bütünlüğünü korumaya ant içmiş ilahi bir kolektif iradedir. Bu iradenin yegâne gayesi; ülkemizi, o açgözlü düşmanların heveslerini kursaklarında bırakacağımız ve onları kalıcı bir hüsrana uğratacağımız o kudretli zirveye taşımaktır.”
Bu noktada Devrim Muhafızları Sözcüsü şu can alıcı soruları gündeme getirdi:
“Hürmüz Boğazı neden kapalı? Bu boğazın kapanmasına ne sebep oldu? Acaba boğazı İslam Cumhuriyeti mi kapattı? Kapanmasının asıl sorumlusu İslam Cumhuriyeti mi?”
Sözcü ardından şu cevabı verdi:
“İslam Cumhuriyeti, geride bıraktığımız 47 yıl boyunca bu boğazı hiçbir zaman kapatmadı. Bu saldırıdan önce boğaz tamamen açıktı; her gün en az 125 ila 140, hatta zaman zaman 175 gemi bu boğazdan özgürce geçiş yapıyor ve kimse onlara en ufak bir müdahalede bulunmuyordu. Hatta bölgede askeri üsleri bulunduğu için, bizzat düşmanın silahları ve askeri unsurları dahi bu boğazdan geçip bölgeye yerleşebiliyordu. Ancak bugün bu güzergâh kapanmıştır. Üstelik bu kapanmanın sebebi kesinlikle İslam Cumhuriyeti değildir. Yolu kapatan asıl unsur, kendini dünyaya 'enerji akışının güvenliğini sağlayan güç' olarak pazarlayan Amerika'nın ta kendisidir.”
General Muhibbi, şu noktanın altını çizdi:
“Bu, bizim adımıza tarihi bir başarıdır. Amerika'nın stratejik bir hezimet yaşamasına yol açtık; çünkü ABD'nin kendi eliyle inşa ettiği otorite ve bölgedeki varlığını meşrulaştırmak için öne sürdüğü gerekçeler tamamen ters tepti. Bölgede sözde güvenliği sağlaması beklenen Amerika, bizzat istikrarsızlığın ve güvenlik zafiyetinin ana kaynağı hâline geldi. Bugün Hürmüz Boğazı'nda güvenliği baltalayan tüm engellerin yegâne sorumlusu Amerika Birleşik Devletleri'dir; zira bu güvensizlik ortamını bizzat kendileri yaratmıştır. İşte bu yüzden, ortadaki bu tablo bizim için son derece büyük bir zafer ve eşsiz bir başarıdır.”
Devrim Muhafızları Sözcüsü sözlerine şöyle devam etti:
“Stratejik zafer niteliği taşıyan bir diğer büyük başarımız ise Amerika Birleşik Devletleri'nin on yıllar boyunca Ortadoğu'da sayısız askeri üs kurmak uğruna harcadığı trilyonlarca, hatta belki on trilyonlarca dolarlık yatırımla ilgilidir. Washington yönetimi; Fars Körfezi'ne kıyısı olan tüm ülkelerin yanı sıra bölgenin batısı, doğusu ve kuzeybatısında yer alan ülkelerde çok kritik komuta ve lojistik merkezleri, hava üsleri ve sayısız askeri tesis inşa etmiş, buralara devasa boyutlarda stratejik silah yığmıştı. Amerika Birleşik Devletleri bu askeri yığınakla dünyaya kendi otoritesini kanıtlamak istemiş ve en büyük sloganını da 'bölgenin güvenliğini sağlamak' olarak belirlemişti.”
“Amerikan hegemonyasının bölgedeki ağını kırdık”
Askeri yetkili, açıklamalarını şu şekilde sürdürdü:
“Tüm bu üsler ağı, Amerika Birleşik Devletleri için devasa bir güç şebekesi oluşturuyordu. ABD, güvenliği sağladığı yönündeki iddialarını tamamen bu güç ağına dayandırıyor ve aslında küresel üstünlüğünü de bu sayede muhafaza ediyordu.”
Sözcü, "Peki, sonra ne oldu?" sorusunu yönelterek cevabı yine kendisi verdi:
“Sözde güvenliği sağlamak için kurulan bu üslerin tamamı, günümüzde başlı başına birer güvenlik tehdidi hâline geldi. Her şeyden önce Amerika, buraya akıttığı milyarlarca dolarlık yatırımı kaybetti. Zira bu üsler artık işlevsiz ve kullanılamaz durumdadır. Amerika, bölgedeki üsleri İran İslam Cumhuriyeti'nin füzelerinin ve insansız hava araçlarının menzilinde ve açık hedefi konumunda olduğu için, buralardaki güçlerini geri çekerek farklı bölgelere nakletmek zorunda kaldı.”
General Muhibbi, şu önemli gelişmeleri de hatırlattı:
“Amerika Birleşik Devletleri bu üsleri tahliye etmeye mecbur kaldı. Askeri personelinin bir kısmını uçak gemilerine aktararak İran kıyılarından en az 400-500 kilometre uzağa, açık denizlere konuşlandırdı. Geriye kalan birliklerini ise Suriye ve Ürdün'deki üslere kaydırdı.”
Devrim Muhafızları Sözcüsü şunları ekledi:
“Ancak, hiç beklemedikleri ve hayal bile edemeyecekleri bir şey oldu; kaçıp sığındıkları Suriye'deki üslerinde, Akabe Körfezi'nde ve hatta Siyonist rejimin sınırlarına oldukça yakın olan 'T-10' üssünde bile vurulmanın şokunu yaşadılar. Suriye hattında yer alan Amerikan üsleri de İran füzeleriyle defalarca vuruldu. Dolayısıyla bu üsler, bırakın Amerika'yı veya bölgeyi korumayı; ev sahibi ülkelerin kendi ulusal güvenlikleri için bile devasa bir tehdide dönüşmüştür.”
Sözcü, konuşmasında bir başka retorik soru daha yönelterek, "Bahreyn, Suudi Arabistan, Katar, Kuveyt ve Ürdün'de neden operasyonel faaliyetlerde bulunduk?" diye sordu ve şu cevabı verdi:
“Çünkü ABD'nin o meşhur askeri üsleri doğrudan bu ülkelerin topraklarında yer alıyordu. Başlangıçta sözde bu ülkelerin güvenliğini temin etmek amacıyla kurulan o üsler, artık o ülkeler için başlı başına bir istikrarsızlık unsurudur. İşte bu, bizim için çok büyük bir stratejik zafer ve başarıdır. Kısacası, Amerika'nın bu coğrafyada on yıllardır ilmek ilmek işlediği tüm planları ve emeklerinin meyvelerini tek bir hamlede yok ettik. ABD'nin gerek taarruz gerekse savunma alanında buraya akıttığı devasa askeri sermayeyi sıfırladık. Dahası; Amerika'ya ait uzun menzilli füzeleri, her türlü taarruz ve savunma sistemlerini, Patriot bataryalarını ve istihbarat merkezlerini etkisiz hâle getirerek bu ağı tamamen bozduk. Geriye dönüp baktığımızda tüm bunlar, elde ettiğimiz bir diğer hayati stratejik başarı olarak tarihe geçmiştir.”
“Amerika, askeri ihtişamını ve küresel prestijini kaybetti”
General Muhibbi, şu hususun altını çizdi:
“Amerika artık dünya çapındaki askeri ihtişamını, gücünü ve prestijini tamamen yitirmiştir ve bu, bizim adımıza muazzam bir başarıdır.”
Devrim Muhafızları Sözcüsü, elde edilen üçüncü stratejik başarının Amerikan istihbarat merkezlerinin üstünlüğünün kırılması ve diz çökertilmesi olduğunu belirterek şunları kaydetti:
“Amerika yıllardır, rakiplerinin gözünden tamamen uzak, gizlilik içinde faaliyet gösteren ve bilgi toplama, planlama ve analizden sorumlu devasa istihbarat merkezlerine sahip olmakla övünüyordu. Ancak yaşanan bu savaş, söz konusu istihbarat merkezlerini tamamen deşifre etti. Üstelik bu merkezler sadece deşifre olmakla kalmadı; aynı zamanda İslam Cumhuriyeti güçleri tarafından adım adım izlenerek doğrudan hedef alındı ve vuruldu.”
Sözcü, açıklamalarına şöyle devam etti:
“Fars Körfezi'ne kıyısı olan ülkelerdeki Amerikan istihbarat merkezleri, Kuzey Irak'taki tesisler ve hatta yine Kuzey Irak'ta bulunan gizli Siyonist istihbarat üsleri bir bir vuruldu. Aslında bu operasyonlarla, istihbarat merkezlerinin mutlak gizliliği efsanesi ve Amerika'nın bizzat kendi yarattığı 'erişilemez istihbarat üstünlüğü' kurgusu yerle bir edildi. Amerika'nın istihbarat toplama ve analiz sistemlerinin rakiplerinden gizlenebileceği fikri de tarihe karışmış oldu.”
Askeri yetkili şu değerlendirmede bulundu:
“Bu durum, bizim açımızdan aynı zamanda çok büyük bir stratejik zaferdir. Sıradan pek çok kişi için bu meselenin ciddiyeti ilk bakışta tam olarak anlaşılmayabilir; ancak konunun uzmanları, bu başarının İslam Cumhuriyeti için ne kadar hayati olduğunu ve Amerika'nın aldığı bu yenilginin boyutlarını çok net bir şekilde idrak etmişlerdir.”
General Muhibbi, konuya ilişkin şu ifadeleri kullandı:
“Amerikalılar sürekli olarak dünyanın en büyük ve en güçlü ordusuna sahip olduklarını iddia ediyorlar ve bugün de aynı söylemi sürdürüyorlar. Ancak dünyanın en büyük, en donanımlı ve en yetenekli ordusu olmak; yalnızca silahlara, mühimmata veya askeri teçhizata değil, aynı zamanda üstün bir teknolojiye sahip olmayı gerektirir. Amerika, bugüne kadar hiç kimsenin erişemediği ve asla erişemeyeceği teknolojilere sahip olduğunu iddia ediyor ve bu sanrı onların kendilerini üstün hissetmelerine yol açıyordu.”
Açıklamalarını şöyle sürdürdü:
“Örneğin, F-35 savaş uçaklarının üretiminde; gövde tasarımı, radardan kaçma kabiliyetleri, hedefleme sistemleri ve uçuş irtifası bakımından Amerikan teknolojisinin ulaştığı en ileri seviye kullanılmıştır. Ne var ki, bu savaş uçağının temelini oluşturan o yüksek teknoloji, İslam Devrim Muhafızları Ordusu'nun hava savunma sistemleri tarafından etkisiz hâle getirilmiştir. Bu durum, Amerika Birleşik Devletleri için tarihi ve devasa bir hezimettir.”
Devrim Muhafızları Sözcüsü sözlerine şöyle devam etti:
“Bunun yanı sıra, İslam Devrim Muhafızları'nın ele geçirdiği askeri ganimetler de büyük bir önem taşımaktadır. Bunlardan en yenisi, 2025 yılının teknolojisiyle inşa edilen ve bu üst düzey donanımla Hürmüz Boğazı'na sızmaya çalışan bir denizaltı ile insansız su altı aracıdır. Teknolojiye hâkim uzman gençlerimiz, bu gelişmiş aracı ele geçirip tüm sistemlerini en ince ayrıntısına kadar inceleme ve deşifre etme fırsatı bulmuşlardır.”
Sözcü, şu bilgileri de paylaştı:
“Şahpad ve Jepad gibi insansız deniz araçlarının yanı sıra çeşitli keşif ve taarruz dronları da İslam Cumhuriyeti güçlerinin eline geçmiştir. Aslında bu savaşla birlikte, dünyada erişilemez ve kırılamaz olduğu düşünülen teknolojilerin pekâlâ erişilebilir olduğu açıkça kanıtlanmıştır. Şüphesiz ki bu da bizim adımıza eşsiz ve çok büyük bir başarıdır.”
Askeri yetkili, elde edilen bu başarıların temel olarak iki ayrı gruba çok net mesajlar verdiğini belirterek şunları söyledi:
“Bu mesajı alan birinci grup; Çin, Rusya ve diğer ülkeler gibi Amerika'nın küresel rakipleridir. Söz konusu ülkeler, bu üstün teknolojiye ulaşmanın aslında o kadar da uzak bir ihtimal olmadığını fark ettiler. Bu durum, onlara Amerika'nın hegemonyasının yenilmez olmadığı konusunda büyük bir özgüven aşıladı; zira Amerika bu savaşı resmen kaybetmiştir.”
General Muhibbi, sözlerine şöyle devam etti:
“İkinci grup ise doğrudan Amerika'nın müttefikleridir. Onlar da Amerika'nın ve çok güvendiği o ileri teknolojisinin kendilerini kurtaramayacağı, dahası onlara güvenli bir ortam sağlayamayacağı mesajını çok net bir şekilde aldılar. Bununla da kalmayıp, Amerika'nın yıllardır dillerinden düşürmediği o içi boş sloganlarla ve iddialarla kendi güvenliklerini gerçekten sağlayıp sağlayamayacağını ciddi anlamda sorgulamaya başladılar. Bizim bakış açımıza göre ABD'nin bu güvenliği sağlaması kesinlikle mümkün değildir; nitekim müttefikleri de bu acı gerçeği artık gayet iyi anlamış durumdalar.”
“Amerika'yı yıkılmaz bir deve dönüştürmüşlerdi”
Sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bölgede imzalanan antlaşmaların, örneğin Mekke Antlaşması'nın bizim açımızdan temel amacı, bölgesel güvenliği tesis etmektir. Bir başka deyişle bu tür adımlar; bölgeye sözde 'güvenlik pazarlayan' ancak aslında bölgesel güvenliği sağlama kapasitesinden tamamen yoksun olan Amerika'ya karşı duyulan derin hayal kırıklığının dışa vurumudur. Yaşanan bu savaş, Amerika'nın söz konusu yetersizliğini gün yüzüne çıkarmıştır ve bu da başlı başına büyük bir başarıdır. Zira yıllarca Amerika'yı gözlerde büyüterek yıkılmaz bir dev hâline getirmişlerdi; herkes bu devin gerçek ve dokunulmaz olduğuna inanıyordu. Ancak gelinen noktada durumun hiç de öyle olmadığını ve bu sözde devle pekâlâ yüzleşilebileceğini yaşayarak gördüler.”
Devrim Muhafızları Sözcüsü, şu hususun altını özellikle çizdi:
“İslam Cumhuriyeti'nin sarsılmaz gücünü, sahip olduğumuz teknolojik kapasitenin kudretini, cephedeki savaşçılarımızın cesaretini ve İran milletinin bükülmez iradesini selamlamalıyız. Bu tablo, bizim için çok büyük ve tarihi bir zaferdir.”
General Muhibbi, medyanın rolüne de değinerek şunları hatırlattı:
“İçinden geçtiğimiz şu günlerde medyanın en temel görevlerinden biri; bu görkemli zaferi hem kamuoyuna hem de tarihe doğru bir şekilde anlatmak, onu belleklerde pekiştirmek ve daima yaşatmaktır. Gelecek nesillere ve çocuklarımıza neler yaşandığını, ne denli büyük başarılara imza attığımızı aktarabilmek adına bu zaferi durmadan anlatmalı, tarihe not düşmeli ve kalıcı kılmalıyız,”
Askeri yetkili, zafer kavramının tanımlanmasıyla ilgili olarak şu değerlendirmelerde bulundu:
“Zafer olgusu temel olarak iki farklı şekilde tanımlanabilir. Birinci tanım şudur: Eğer belirlediğiniz hedeflere ulaşamazsanız başarısız olmuşsunuzdur; şayet hedeflerinize ulaşırsanız kazanmışsınızdır.”
Açıklamalarına şöyle devam etti:
“Bu savaşta elde ettiğimiz zaferi ve Amerika'nın yaşadığı hezimeti bu birinci tanım üzerinden açıklamak istersek şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Amerika kendisine birtakım hedefler belirledi, ancak biz onların bu hedeflere ulaşmasına asla izin vermedik. Dolayısıyla Amerika hedeflerine ulaşamayarak başarısızlığa uğradı; biz ise Amerika'nın planlarını bozduğumuz ve hedeflerine ulaşmasını engellediğimiz için kazanan taraf olduk. Bu, zaferin temeline inen son derece doğru bir tanımdır; ne var ki bu sadece meselenin birinci boyutudur.”
Askeri yetkili sözlerini şu şekilde sürdürdü:
“Ancak zaferin asıl önemli ve öncelikli olan ikinci bir tanımı daha vardır ki o da şudur: Amerika'nın hegemonyasını ve küresel gücünü darmadağın etmek, az önce bahsettiğim tüm o alanlardaki acizliğini bütün dünyanın gözleri önüne sermektir.”
Devrim Muhafızları Sözcüsü, açıklamalarına şu sözleri de ekledi:
“Amerika bu savaşta o çok övündüğü hegemonyasını tamamen kaybetmiştir. Bizim askeri terminolojimizde hegemonyanın tanımı şudur: Birincisi mutlak anlamda yenilmez olmak; ikincisi müttefiklerini tam manasıyla koruyabilmek ve onların güvenliklerini garanti altına alabilmek; üçüncüsü ise küresel çapta siyasi ve ahlaki bir otoriteye, meşruiyete ve kabul edilebilirliğe sahip olmaktır. Amerika Birleşik Devletleri ise bu üç temel unsurun tamamını yitirmiştir.”
“Fakat Amerika yenilmezlik efsanesini çok çabuk kaybetti”
Sözlerine şöyle devam etti:
“Amerika, o meşhur yenilmezlik efsanesini çok büyük bir hızla kaybetti. 'Hızla' derken neyi kastettiğimizi şu örneklerle açıklayayım: Amerika, Vietnam'da 19 yıldan fazla bir süre boyunca savaşmış, iyice tükenmiş ve en nihayetinde oradan çekilmek zorunda kalmıştı. Kuzey Kore'de ise üç yıl boyunca savaştı. Ancak İran'a karşı yürüttüğü savaşta 25 günden kısa bir süre içinde yenilgiyi kabul etti, arabulucular vasıtasıyla müzakere masasına oturdu ve en nihayetinde 39 veya 40 günün sonunda tamamen geri adım attı. İşte bu tablo, bizim için bu alandaki zaferi tanımlayan en somut başarıdır. Dolayısıyla Amerika, hegemonyasını ayakta tutan birinci temel direği, yani 'yenilmezlik' vasfını tamamen yitirmiştir.”
General Muhibbi, açıklamalarına şu şekilde devam etti:
“Hegemonyanın ikinci temel ilkesi, bir ülkenin kendi müttefiklerinin güvenliğini sağlayabilme kapasitesidir. Amerika, artık bu ilkeyi de kaybetmiştir. Bırakın müttefik ülkelerini korumayı, Amerika bugün kendi askeri üslerini dahi koruyabilecek durumda değildir. Bölgedeki güçlerini bu üslerden tahliye etmek zorunda kalmıştır ve o üsler artık hiçbir işe yaramayan, atıl tesislere dönüşmüştür. Ekonomik ve finansal boyutuna baktığımızda ise, bu üslerin Amerika tarafından yeniden inşa edilmesi mali açıdan altından kalkılamaz bir yüktür ve imkânsızdır.”
Devrim Muhafızları Sözcüsü, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Hegemonyanın üçüncü temel direği ise siyasi ve ahlaki meşruiyettir. Amerika'nın siyasi meşruiyeti ve kabul edilebilirliği esasen çok uzun zaman önce ortadan kalkmıştı. Ahlaki meşruiyeti ise Epstein skandalıyla birlikte ağır bir darbe almıştı. Yaşanan bu son savaşta, Şecere-i Tayyibe okulunun bombalanması ve 168 masum öğrencinin şehit edilmesiyle birlikte bu ahlaki meşruiyet ikinci ve çok daha yıkıcı bir darbe yedi. Kısacası, Amerika'nın 'insan hakları' ile 'kadın ve çocuk haklarını savunma' gibi yaldızlı sloganların arkasına saklanarak oluşturduğu ahlaki hegemonyası da yerle bir olmuştur.”
“Amerika henüz içinde bulunduğu durumu tersine çevirmenin bir yolunu bulamadı”
Askeri yetkili, bu konudaki değerlendirmelerine şu çarpıcı örnekleri de ekledi:
“Amerika, Lamerd Stadyumu'nda yıkıcı ve ölümcül bir silahı siviller üzerinde deneyerek ahlaki hegemonyasını tamamen sıfırladı. Bununla da yetinmeyip bir düğün törenini hedef alarak roketlerle vurması, bu ahlaki çöküşün en net göstergesi oldu. Sonuç itibarıyla Amerika'nın küresel hegemonyası, dayandığı o üç temel direğin çökmesiyle birlikte tamamen yıkılmıştır. Şimdi bütün dünya, Amerika'nın aldığı bu ağır yenilgileri nasıl zafere dönüştüreceğini bekleyip görecektir; ancak şu çok açıktır ki Washington yönetimi, galip gelmenin ve bu durumdan başarıyla çıkmanın bir yolunu henüz bulabilmiş değildir.”
Ulusal çıkarların müzakere masasında mı, savaş meydanında mı, yoksa her iki yöntemin bir arada kullanılmasıyla mı korunacağı sorusu üzerine General Muhibbi şu stratejik değerlendirmeyi yaptı:
“Bu alanda karşımıza üç farklı yaklaşım çıkmaktadır. Birinci yaklaşım; müzakereye tamamen kapıları kapatıp, taraflardan biri tamamen yok olana dek savaşın sonuna kadar sürdürülmesi gerektiğini savunmaktır. İkinci yaklaşım ise; savaşı tamamen bir kenara bırakıp sadece müzakere masasına yönelmek ve tüm meseleleri diplomatik görüşmeler yoluyla çözmeye çalışmaktır.”
General Muhibbi, sözlerine şöyle devam etti:
“Üçüncü yaklaşım ise; ulusal çıkarlarımızın, İslam Cumhuriyeti'nin o kutsal sisteminin gereklerinin ve ülkemizi korumak, devletimizi muhafaza etmek ve milletimizi ileriye taşımak için var olan hedeflerimizin neyi gerektirdiğine bakıp ona göre akılcı bir seçim yapmaktır. Bana göre en makul ve doğru olan yol, işte bu üçüncü yaklaşımdır.”
İran Devrim Muhafızları Sözcüsü, açıklamalarını şu net ifadelerle noktaladı:
“Bizim için aslolan, ulusal çıkarlarımızın ne zaman ve hangi ölçütlerle güvence altına alınacağını doğru analiz etmektir. Eğer ulusal çıkarlarımız savaşmayı gerektiriyorsa, hiç tereddüt etmeden savaşmalıyız. Yok eğer ulusal çıkarlarımız, savaşla birlikte müzakereyi de eş zamanlı olarak yürütmeyi gerektiriyorsa, o zaman da müzakere etmeliyiz.”
“Ordumuz uzun soluklu bir savaşa hazırlığını tamamladı”
Askeri yetkili şunları söyledi:
“Bu konudaki haberlerin doğru olan tek bir yönü var; o da bizim yüzde 100 savaşa hazır olmamızdır. Biz bu kabiliyete ve donanıma tam anlamıyla sahibiz. Silahlı kuvvetlerimiz şu anda savaşa her yönüyle hazır durumdadır ve İslam Devrim Muhafızları Ordusu da uzun soluklu bir savaş için tüm hazırlıklarını tamamlamıştır. Ancak bu durum, müzakere seçeneğinin tamamen masadan kalktığı anlamına gelmez.”
Sözlerine şöyle devam etti:
“Şayet ülkemizin milli çıkarları gerektiriyorsa, bu askeri hazırlığımızın yanı sıra müzakere de yürüttüğümüz mücadelenin bir parçası olabilir. Müzakere demek; teslimiyet, uzlaşma veya salt barış demek değildir; aksine müzakere, savaşın bir başka aşamasıdır. Tıpkı cephede silahlarla verilen savaş gibi, müzakere de masada sözlerle, argümanlarla ve diplomatik hamlelerle yürütülen bir savaştır. İslam Cumhuriyeti'nin kutsal nizamı çatısı altında, bizim her iki savaş türüne de hazırlıklı olmamız elzemdir.”
General Muhibbi, açıklamalarına şu sözleri ekledi:
“Elbette İslam Devrim Muhafızları, bu gibi hayati konularda tek karar mercii değildir. Nihayetinde bizler; silahlı kuvvetlerin, hükümetin ve çeşitli devlet güçlerinin bir araya gelerek oluşturduğu, İslam Devrimi Yüksek Lideri'nin emrinde işleyen bir sistemin parçasıyız. Alınan tüm bu kararlar, Silahlı Kuvvetler Başkomutanı ve İslam Devrimi Yüksek Lideri'nin doğrudan gözetimi ve nihai komutası altında şekillenmektedir. Bu nedenle Devrim Muhafızları böylesi kritik durumlarda tek başına karar almaz, bilakis kendisini bu büyük devlet nizamının ayrılmaz bir parçası olarak görür. Ancak şu kesin bir gerçektir ki; Devrim Muhafızları bu sistemin ve ülkenin vurucu gücüdür; bu aziz milletin kudretinin, haklı öfkesinin ve sarsılmaz iradesinin demir yumruğudur.”
“Aklı başında hiç kimse ABD'nin 'kurtarılan pilot' masalına inanmaz”
Amerikan medyasında yer alan ve İran'da düşen bir ABD pilotunun sözde kurtarıldığına dair kurgu haberlere de yanıt veren Devrim Muhafızları Sözcüsü, şunları söyledi:
“Amerika bu tarz senaryolar üretmeye fazlasıyla alışkındır. Bu yaptıkları ilk değil, geçmişte de defalarca benzer yalanlara başvurdular. Aslında o çok sevdikleri Hollywoodvari propaganda taktikleriyle algı operasyonu yapmak; Amerika'nın hem bu savaş sırasında hem geçmişte hem de gelecekte başvuracağı değişmez yöntemlerden biridir.”
Şunları da ekledi:
“Kesin olan tek bir gerçek var; o da bir Amerikan savaş uçağını tam isabetle vurduğumuz ve o uçağın düştüğüdür. Paraşütü dahi açılmayan bir Amerikan pilotunun saatte 160 kilometre hızla yere çakıldığı hâlde dağa çarparak sağ kurtulduğunu anlatan o uydurma hikâye, hiçbir akla ve mantığa sığmamaktadır. O kadar yüksek bir irtifadan, o kadar şiddetli bir hızla, üstelik sırtındaki paraşütün ve taşıdığı diğer teçhizatların onca ağırlığıyla birlikte yere çakılan bir pilotun bırakın kurtulmasını, omurgasının kırılmaması ve bedeninin paramparça olmaması imkânsızdır! Akla ziyan olan ve fizik kurallarını hiçe sayan bu iddiaların kabul edilmesi mümkün değildir; bunlar tamamen Hollywood senaristlerinin elinden çıkmış ucuz birer hayal ürünüdür.”
General Muhibbi, "Peki ABD neden böyle yalanlara başvuruyor?" sorusunu gündeme getirerek şunları söyledi:
“Çünkü ABD, bu tür kurgular üzerinden kendine suni bir başarı hikâyesi çıkarmaya çalışıyor. Zira Amerikan yönetimi, şu an hem müttefiklerinden hem de iç politikadaki rakiplerinden ve çeşitli siyasi gruplardan gelen çok ciddi bir baskı altındadır.”
İran Devrim Muhafızları Sözcüsü, şu çarpıcı hatırlatmada bulundu:
“Savaşın maliyeti olarak bizzat kendileri 37,5 milyar dolar gibi bir rakam açıkladılar. Ancak bu rakam, harcadıkları gerçek maliyetin belki de beşte biri bile değildir. İşin aslı şu ki; bu savaşa milyarlarca dolar akıttıkları hâlde tarihi bir yenilgiye ve uluslararası bir rezalete sürüklendiler. İşte tam da bu nedenle Amerika içindeki çeşitli siyasi gruplar, onca maliyete rağmen bu savaşın kendilerine ne kazandırdığını hararetle sorgulamaktadır.”
Sözlerine şu vurguyla devam etti:
“Amerika bu tür haberleri yayarak aslında 'Şayet pilotlarımızdan biri sahada böyle bir durumla karşı karşıya kalırsa, onu kurtarabilecek güce sahibiz' mesajını vermek ve sarsılan imajını toparlamak istiyor.”
General Muhibbi şunları söyledi:
“Dünyadaki tarafsız ve hakkaniyetli analistler, Amerika'dan o çok övündüğü gücünü Hürmüz Boğazı'nı ulaşıma açmak için kullanmasını talep etmelidir. Gerçekten sormak lazım; neden Hürmüz Boğazı'nı açamıyorlar? Madem bu kadar güçlüsünüz, çıkın ve açık olduğunu iddia ettiğiniz bu boğazı kullanıma açarak gücünüzü tüm dünyaya kanıtlayın. Sözde bir pilotu kurtardığınızı göstermek için harcadığınız o enerjiyi ve kudreti, neden Hürmüz Boğazı'nın geçişe açık olduğunu göstermek için kullanmıyorsunuz?”
İran Devrim Muhafızları Sözcüsü şunları ekledi:
“Her hâlükârda, bu tür ucuz eylemler Amerika'yı yalnızca rezil rüsva etmektedir. Çektikleri bu kurgu filmlerin Amerikalılara kazandırdığı hiçbir şey olmadığı gibi, ne kamuoyu nezdinde ne de müttefiklerinin gözünde o sarsılan güçlerini yeniden inşa etmelerine zerre kadar yardımcı olmuyor. Aksine, tüm bu çabalar onları bütün dünyanın gözünde bir alay konusu hâline getiriyor.”
Doğrudan Amerikalılara hitap eden General Muhibbi, sözlerine şöyle devam etti:
“Madem bu kadar büyük bir güce sahipsiniz, o hâlde neden bu boğazı açamıyorsunuz? Neden askeri birliklerinizi o devasa üslerden çekmek zorunda kaldınız? Neden o yenilmez dediğiniz filonuzu Fars Körfezi'nden uzağa kaçırdınız?”
Askeri yetkili şu çarpıcı gerçeği hatırlattı:
“Savaştan önce Fars Körfezi'ndeki boğazda 30 ila 40 arasında Amerikan savaş gemisi bulunuyordu; bugün ise orada tek bir savaş gemileri dahi kalmadı. Gücünüzü gidin orada gösterin; tamamen bir fanteziden ibaret olan o pilot kurtarma masalında değil! Bütün bunlar ABD'nin ürettiği kurgulardır; öne sürdükleri argümanlar tamamen hayal ürünüdür ve sırf ortada bir başarı varmış algısı yaratmak için uydurulmuştur.”
Yeni nesil bir füzeyi doğrudan ABD uçak gemisi üzerinde test ettik
Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı General Rızai'nin, Amerikan gemilerinin ve muhriplerinin yeni füzelerle hedef alındığına dair açıklamalarına da değinen General Muhibbi, şunları kaydetti:
“Evet, geliştirdiğimiz yeni nesil bir füzeyi doğrudan bir Amerikan uçak gemisi ve bir savaş gemisi üzerinde test ettik. Üstelik bu, envanterimize kattığımız tek yeni füze de değildir. Bizler 12 günlük savaştan başlayıp 40 günlük savaşa uzanan ve hatta sonrasını da kapsayan bu süreç boyunca, füze teknolojilerimiz üzerinde durmaksızın çalıştık. Füzelerimizin menzilini, yıkıcı etkisini ve vuruş hassasiyetini sürekli geliştirerek askeri savunma sanayimizin üretim döngüsüne her geçen gün yepyeni ürünler dâhil ettik. Elbette, güvenlik gerekçesiyle kamuoyuna henüz açıklamadığımız daha pek çok stratejik çalışmamız da mevcuttur.”
Şunları da ekledi:
“Test ettiğimiz bu füzelerden biri, bizzat Amerikan savaş gemisine tam isabet eden füzenin ta kendisiydi. Söz konusu Amerikan uçak gemisi, bu füzemiz tarafından tam 500 kilometre mesafeden vurulmuştur. Tabii ki bu isabet, gemiyi tamamen sulara gömecek veya kalıcı olarak devre dışı bırakacak düzeyde değildi; zira bu noktada ateşleme mesafesi çok önemli bir rol oynamaktadır. Ayrıca Amerikan uçak gemilerinin inşasında kullanılan özel zırh alaşımları ve ileri mühendislik teknikleri de bu dayanıklılıkta büyük bir etkendir. Sonuç itibarıyla füzemiz hedefi tam isabetle vurmuş ve gemide ciddi bir hasara yol açmıştır; ancak gemiyi tamamen operasyon dışı bırakmamıştır.”
Devrim Muhafızları Sözcüsü sözlerine şöyle devam etti:
“Yine de füzemizin o savaş gemisine isabet etmiş olması tek başına bizim için muazzam bir başarıdır. Bizler, yaşanan bu saldırı sonucunda gemide kesinlikle can kayıpları olduğuna inanıyoruz. Ancak Amerikalılar bu kayıpları itiraf edip açıklamadılar; dolayısıyla bizim onların adına net bir bilanço vermemiz de söz konusu değildir. Fakat şu bir gerçektir ki; devasa bir geminin o kadar şiddetli bir darbe alıp da tek bir can kaybı dahi vermemesi imkânsızdır; askeri mantıkla böyle bir şeyin olması ihtimal dâhilinde bile değildir.”
Askeri yetkili şu ifadeleri kullandı:
“Amerika Birleşik Devletleri ve Siyonist rejim, İran milleti karşısında hezimete uğradıklarını artık kabullenmeli ve bu büyük gerçeği tüm dünyaya itiraf etmeye hazırlanmalıdır. Onlar, İran halkının emsalsiz direnişi ve silahlı kuvvetlerimizin caydırıcı gücü karşısında tam anlamıyla şoka girmiş durumdalar. Ülkemizin sahip olduğu muazzam füze ve insansız hava aracı kapasitesini kendi gözleriyle gördüklerinde kelimenin tam anlamıyla dehşete düştüler.”
General Muhibbi, şu hususun altını çizdi:
“Üstelik elimizde, mevcutlardan çok daha uzun menzilli füzeler üretebilecek ileri teknolojik altyapı ve platformlar da mevcuttur; bu kapasiteyi ne zaman kullanacağımız ise tamamen devletimizin alacağı siyasi bir karara bağlıdır. Amerikalılar, artık karşılarında yeni bir küresel süper güç olduğunu kabullenmeli ve kendilerini bu yeni gerçeklikle yüzleşmeye hazırlamalıdır. İran kesinlikle onların zihinlerinde kurdukları o zayıf ve hayali ülke değildir; nitekim bunu şimdi çok acı bir şekilde anlamış oldular.”
General Muhibbi şu uyarıda bulundu:
“Yaşanacak herhangi bir çatışmada İran; çok daha uzun menzile, kusursuz isabet oranına ve devasa bir yıkıcı güce sahip yepyeni silahları doğrudan sahaya sürecektir. Çünkü bizler için bu silahların test edileceği en mükemmel laboratuvar, bizzat savaş meydanının ta kendisidir. Karşımızdakiler asla yanlış hesaplara girmemelidir. Bilhassa Amerika, Siyonistlerin ürettiği yalan yanlış istihbaratların ve sundukları o hayal ürünü senaryoların peşine takılıp da dünyadaki zaten sarsılmış olan itibarlarını tamamen yerle bir edecek bir uçuruma sürüklenmemeye çok dikkat etmelidir.”
“Çabahar'dan Umman'ın Hasab bölgesine kadar olan hattın deniz trafiğine kapatıldığı henüz resmen ilan edilmedi”
Çabahar Limanı'ndan Umman'ın Hasab kentine kadar uzanan deniz sahasına girişlerin yasaklandığına dair son günlerde gündeme gelen iddialara da değinen askeri yetkili, şunları söyledi:
“Bu karar henüz resmiyet kazanarak kamuoyuna ilan edilmiş değildir. Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri ile yapılan üst düzey bir görüşmede mesele masaya yatırılmış ve bazı prensip kararları alınmıştır; ancak bu kararlar şu an itibarıyla yürürlüğe konmamıştır. Silahlı kuvvetlerimize, söz konusu kararın sahada uygulanmasına yönelik henüz resmi bir talimat iletilmemiştir. Fakat böyle bir talimat verildiği anda, silahlı kuvvetlerimiz hiç şüphesiz bölgeyi derhal ablukaya alacak ve bu yasaklama operasyonunu eksiksiz bir şekilde icra edecektir.”
“Yasak bölgeye izinsiz giren gemiler ağır yaptırımlarla karşılaşacaktır”
İran Devrim Muhafızları Sözcüsü, sürecin nasıl işleyeceğine dair şu önemli detayı paylaştı:
“Uygulanacak bu yasaklama, doğrudan askeri bir çatışma anlamına gelmemektedir; aksine bu hamle, söz konusu gemileri belirli haklardan mahrum bırakma esasına dayanır. Şayet bir gemi, İran ile gerekli koordinasyonu sağlamadan bu yasak bölgeye girerse çok ciddi yaptırımlarla karşı karşıya kalacaktır. Öyle ki, bu gemilere sağlanan sigorta hizmetleri dahi yaptırım kapsamına alınacaktır. Dahası, kuralları ihlal eden bu gemilerin Hürmüz Boğazı'na yapacakları sonraki girişler engellenecek ve normal şartlarda kendilerine sunulması gereken tüm lojistik imkânlar askıya alınacaktır. Ancak, tarafımızdan aksi yönde yeni bir resmi açıklama yapılmadığı sürece, alınan bu yasaklama kararı tek başına bir askeri çatışma ilanı niteliği taşımamaktadır.”
ABD, savaşın bitmesi için Devrim Muhafızları'na gizli bir mesaj mı gönderdi?
Tuğgeneral Muhibbi, Amerika Birleşik Devletleri'nin son iki savaş sırasında arabulucular vasıtasıyla Devrim Muhafızları'na ateşkes ilan edilmesi, savaşın sınırlandırılması ya da tamamen durdurulması yönünde herhangi bir gizli mesaj gönderip göndermediği yönündeki soruya ise şu net yanıtı verdi:
“Devrim Muhafızları Ordusu'nun ne Amerikalılarla ne de Siyonistlerle hiçbir şekilde doğrudan veya dolaylı bir teması yahut bağlantısı yoktur. Anayasamızda açıkça belirtilen hükümlere, temel vazifelerimize ve operasyonel doğamıza baktığınızda; Devrim Muhafızları, bu ülkeyi ve kutsal nizamı askeri yollarla savunmakla mükellef olan silahlı bir güçtür. Diplomatik ilişkiler ve arabuluculuk faaliyetleri ise tamamen Dışişleri Bakanlığı'nın yetki ve sorumluluk alanına girmektedir. Bakanlığımız kendi yürüttüğü bu çalışmaların gayet bilincindedir. Eğer ortada diplomatik bir temas veya iletilen bir mesaj varsa, her halükarda bu konuyu değerlendirmesi ve kamuoyuna açıklama yapması gereken yetkili merci Dışişleri Bakanlığı'nın ta kendisidir.”




