İslami Cihad: 7 Ekim, İsrail’in gerçek yüzünü dünyaya gösterdi
Filistin İslami Cihad Hareketi’nin Tahran temsilcisi Nasır Ebu Şerif, 7 Ekim’in İsrail’in anlatısını sarstığını ancak kamuoyundaki değişimin hükümet politikalarına yansımadığını söyledi.
YDH- Filistin İslami Cihad Hareketi’nin Tahran temsilcisi Nasır Ebu Şerif, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı operasyonundan önceden haberdar olduğu ve saldırıya bilerek karşılık vermediği yönündeki iddiaları reddetti.
İran Öğrenci Haber Ajansı’na (ISNA) konuşan Ebu Şerif, “Netanyahu Gazze’den böyle bir operasyon yapılabileceğini aklından bile geçirmiyordu. Operasyonun yapılmasını istediğini söylemek yalan.” dedi.
Ebu Şerif, 7 Ekim’den bu yana Filistin ve İsrail kamuoyunda önemli değişimler yaşandığını, özellikle Gazze’ye ilişkin kamuoyu algısının değiştiğini söyledi. Ancak Filistinlilerin hâlâ topraklarını işgalden kurtarma mücadelesi verdiğini belirterek Filistin meselesinin gündemden düşürülmesi, Filistinlilerin kendi kaderini tayin ve devlet kurma hakkından uzaklaştırılması çabalarının 7 Ekim’e zemin hazırlayan etkenler arasında olduğunu vurguladı.
Filistin meselesi ve uluslararası kamuoyu
Ebu Şerif, Filistinlilerin tarihsel olarak bölgede Yahudilerden daha kalabalık olduğunu, buna rağmen işgal, abluka ve ayrımcılıkla karşı karşıya kaldığını söyledi. İsrail’in tarihî Filistin’in tamamında ekonomik, siyasi ve toplumsal alanlara hâkim olduğunu belirten Ebu Şerif, ABD ve İsrail’in “Yüzyılın Anlaşması” aracılığıyla Filistin meselesini tasfiye etmeye, bölge ülkelerini “normalleşmeye” zorlayarak bu meseleyi aşamalı biçimde ortadan kaldırmaya çalıştığını ifade etti.
Aksa Tufanı’nın Filistin meselesinin bölgedeki ve İslam dünyasındaki yerini yeniden gündeme taşıdığını söyleyen Ebu Şerif, dünya kamuoyundaki değişimin Arap ve Batılı hükümetlerin politikalarına henüz yansımadığını kaydetti. Son üç yılda 10 ülkenin Filistin’i tanıdığını, bazı parlamentoların İsrail’e silah verilmesine karşı çıktığını ve çeşitli ülkelerde yerleşimcilere karşı tutum alındığını belirten Ebu Şerif, bunların yeterli olmadığını; Filistinlilerin kendi kaderini tayin ve bağımsız devlet kurma hakkının tanınması gerektiğini söyledi.
İsrail’in apartheid niteliğinin uluslararası insan hakları kuruluşlarınca da dile getirildiğini belirten Ebu Şerif, İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün yanı sıra İsrailli B’Tselem gibi kuruluşların bu yönde raporlar yayımladığını söyledi.
İsrailli tarihçi Ilan Pappé’nin Filistin’de etnik temizlik üzerine yazdığı kitabı da hatırlatan Ebu Şerif, Gazze’deki saldırıların Hamas ve İslami Cihad’la sınırlı kalmadığını; evlerin, okulların, hastanelerin ve UNRWA tesislerinin hedef alındığını, su, gıda ve ilaç girişinin engellendiğini belirtti. Gazze’deki binaların yaklaşık yüzde 90’ının yıkıldığını, nüfusun yüzde 65’inin yıpranmış çadırlarda yaşadığını söyleyerek yaklaşan kış koşullarına dikkat çekti.
Ebu Şerif, uluslararası suçlar konusunda çalışan 865’ten fazla uzman ve araştırmacının Gazze’de yaşananları soykırım ve insanlığa karşı suç olarak tanımladığını, uluslararası mahkemelerin de bu suçlara ilişkin değerlendirmelerde bulunduğunu söyledi. Buna rağmen ABD ve Avrupa’daki siyasi ve diplomatik desteğin İsrail’i koruduğunu savunan Ebu Şerif, Gazze’deki ateşkes taslağının ABD vetosuyla engellendiğini belirtti.
Netanyahu’nun 7 Ekim öncesindeki hesabı
Netanyahu’nun Mısır’dan ya da Birleşik Arap Emirlikleri’nden 7 Ekim öncesinde uyarı aldığı yönündeki haberleri değerlendiren Ebu Şerif, İsrail’de siyasi, askerî ve güvenlik kademelerinden hiç kimsenin bu ölçekte bir operasyon beklemediğini vurguladı.
İsrail’in Gazze sınırında bölgeyi kontrol altında tutmak üzere birlikler konuşlandırdığını, ancak bu birliklerin hızla dağılacağını öngöremediğini söyledi. Önceki yıllardaki 2008, 2012, 2014 ve 2021 çatışmalarında yaşanan sınırlı operasyonların, İsrail’de benzer ölçekte bir saldırı beklentisi yarattığını belirtti.
Ebu Şerif’e göre Netanyahu, Gazze’den gelebilecek bir saldırıya odaklanmak yerine Suudi rejiminin İsrail’le normalleşme sürecine katılmasını ve “İbrahim Anlaşmaları”nın genişlemesini bekliyordu. Böyle bir gelişmenin Filistin meselesine ağır darbe vuracağını düşündüğünü söyleyen Ebu Şerif, Netanyahu’nun Gazze’den işçi girişine izin vererek operasyonların önünü kesebileceğine inandığını ifade etti.
Aksa Tufanı’nın gizlilik içinde planlandığını, eğitimlerin operasyonun taktiklerine göre yapıldığını ve harekâtın zamanlamasının Hamas Siyasi Büro üyelerine dahi bildirilmediğini belirten Ebu Şerif, İsrail’in Gazze’yi sürekli gözetim altında tutmasına rağmen operasyonu öngöremediğini söyledi. Ona göre 7 Ekim, İsrail’in istihbarat ve askerî kapasitesine ağır bir darbe indirdi.
İsrail’in uluslararası tecridi ve bölge halklarının tutumu
Ebu Şerif, Navi Pillay’ın Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmesini, Filistinlilere yönelik suçların yargılanmasını isteyen hukukçulara destek olarak değerlendirdi. ABD ve İsrail’in uluslararası mahkemelerde görev yapan yargıçları ve ailelerini tehdit ettiğini dile getiren Ebu Şerif, bu ödülün adalet arayışını güçlendireceğini söyledi.
Filistinlilerin bir asırdan uzun süredir işgal altında yaşadığını ve taş, söz ve anlatı dâhil farklı yollarla mücadele ettiğini belirten Ebu Şerif, 7 Ekim’in İsrail’in ve destekçilerinin Filistin’e ilişkin anlatısını sarstığını vurguladı. Ona göre sosyal medya ve cep telefonu görüntüleri, Batı medyasının uzun süre görmezden geldiği ya da İsrail kaynaklarına dayanarak aktardığı saldırıları dünya kamuoyuna taşıdı. Ebu Şerif, sanatçıların, sporcuların ve tanınmış kişilerin “Özgür Filistin” çağrısı yapmasını da bu değişimin göstergesi olarak sundu.
Genç kuşakların Filistin’e desteğinin arttığını belirten Ebu Şerif, İspanya’da İsrail’i tanımama yönündeki tutumun güçlendiğini, ABD’de gençlerin Filistinlilere daha fazla destek verdiğini söyledi. New York belediye başkanının tutumunu ve Demokrat Parti’deki değişimi örnek gösteren Ebu Şerif, Cumhuriyetçi Parti içinden de İsrail’e verilen desteğin ve harcanan paranın sorgulandığını ifade etti.
Bölge halklarının tutumunun hükümetlerin politikalarından farklı olduğunu savunan Ebu Şerif, 7 Ekim’den sonra 16 ülkede yapılan bir ankette katılımcıların yüzde 83’ünün Aksa Tufanı operasyonunu ve Filistinlilerin mücadelesini desteklediğini, yüzde 5’inin karşı çıktığını söyledi.
Filistin hareketlerine desteğin yüzde 69’a ulaştığını aktaran Ebu Şerif, Suudi rejimi ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerde Filistinli gruplara desteğin suç sayılmasına rağmen bu oranların yüksek olduğunu belirtti. Bu verilerden hareketle bölge yönetimlerinin halklarını temsil etmediğini vurgulayan Ebu Şerif, 7 Ekim sonrasında düzenlenen Arap ve İslam ülkeleri zirvesinde dönemin İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin İsrail’le siyasi ve ekonomik ilişkilerin kesilmesi ve normalleşmenin durdurulması önerilerinin kabul edilmediğini hatırlattı.
Yemen’in tutumu ve Sanaa yönetimine destek çağrısı
Yemen’in İran’dan talimat aldığı iddialarını reddeden Ebu Şerif, Yemen’in bağımsız hareket ettiğini ve sekiz yıl süren savaşa rağmen Filistin’e desteğini sürdürdüğünü söyledi. Yemen’in Filistin meselesindeki rolünü “dönüm noktası” olarak nitelendiren Ebu Şerif, Suudi rejiminin ise Yemen’e karşı savaşı yeniden başlattığını kaydetti.
Ebu Şerif, bir analistin Suudi rejiminin Yemen’deki savaşla Babülmendeb’in güvenliğini sağlayarak İsrail’in Eylat kentini ve Batı’yla ticareti korumayı amaçladığı yönündeki değerlendirmesini aktardı. İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ve Etiyopya’nın Kızıldeniz’de nüfuz kurmaya çalıştığını vurgulayan Ebu Şerif, Sudan’daki ayrılıkçıların, Somali’deki grupların ve Somaliland’ın desteklenmesini de bölgeyi parçalama çabalarının parçası olarak değerlendirdi.
Sanaa yönetimine desteği dinî ve ahlaki bir sorumluluk olarak nitelendiren Ebu Şerif, Aden’deki yönetimi Suudi rejiminin başkentindeki lüks otellerde yaşayan “paralı askerler” olarak tanımladı; güney Yemen’deki bazı selefi grupları da İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri adına hareket etmekle suçladı.
Ebu Şerif, Suudi rejimine Sanaa yönetimiyle barış ve uzlaşı arayışına girme, ABD ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda hareket etmekten vazgeçme çağrısı yaptı. Suudi rejiminin önceki savaşta 750 milyar dolar harcadığını belirterek bu kaynağın yeni bir devlet ve kalkınma için kullanılabileceğini söyledi; güvenliğin ABD ve İsrail’le ortaklıkta değil, Sanaa yönetimiyle dostlukta olduğunu vurguladı.
İlgili Haberler
İsrail’in gözetleme vinçleri Gazzelileri hedef alıyor
15 Ekim 2026 13:29
Halil Hayye’ye suikast tehdidi, çok cepheli tırmanışın işareti
13 Ekim 2026 11:25
Kırıklar ve kafa travmaları: İsrail toplama kamplarında Gazzelilere te…
12 Ekim 2026 20:24
Filistin İslami Cihad: İsrail'in elinde bazı Arap liderlerin ahlaki sk…
12 Ekim 2026 16:16
