İmad Muğniye ve CIA’yı çökerten operasyonları

Buckley’den alınan bilgilerle Lübnan’daki CIA yerel ağları birer birer deşifre edilerek tasfiye edildi. CIA’nın Lübnan’daki istihbarat şebekesi, kısa sürede sistematik bir biçimde çöktü.

Yıl 16 Mart 1984, sabah saat 7.30’da o dönemin Lübnan’ında sıradan sayılabilecek bir olay yaşandı.

 Batı Beyrut’ta asansörden inen 56 yaşındaki gri takım elbiseli adam, zincirle bileğine bağlı çantasıyla arabasına doğru ilerlerken 17 saniye içerisinde etkisiz hale getirilmiş ve sırra kadem basmıştı.

Haber ajansları kısa süre sonra Amerika’nın Beyrut elçiliğindeki siyasi görevlisi William Buckley’nin kaçırıldığını duyurdu. O yıllarda Lübnan’da adam kaçırma sıradan bir olaydı; ancak bunun sıradan bir olay olmadığı ayrıntılar ortaya çıktıkça anlaşıldı. 

ABD’nin Lübnan elçiliğinde görev yapan ‘diplomat’ etiketi William Buckley’nin asıl kimliğini gizlemek için kullanılan bir paravandı. Zira Buckley, CIA’nın istasyon şefiydi. Yani saygın bir diplomat değil, Amerikan rejiminin Ortadoğu’daki gizli operasyonlarının beyniydi. 

Bu durumda, 16 Mart 1984’te gerçekleştirilen 17 saniyelik operasyon, çağdaş istihbarat tarihinde bir ilkti. Zira süper güç ABD’nin, en yüksek bütçeli istihbarat örgütünün Ortadoğu’dan sorumlu en üst düzey yetkilisi hedef alınmış ve etkisiz hale getirilmişti.

William Buckley, CIA tarafından Kore ve Vietnam’daki üstün başarıları sebebiyle Lübnan’a özel olarak seçilerek gönderilmişti. Zira 18 Nisan 1983’te kendinden önceki istasyon şefi Kenneth Haas ve tüm ekibi 23 Ekim 1983’te de 241 Amerikan deniz piyadesi ortadan kaldırılmıştı. 

William Buckley, CIA tarafından Kore ve Vietnam’daki üstün başarıları sebebiyle Lübnan’a özel olarak seçilerek gönderilmişti.

Buckley’nin görevi 18 Nisan 1983’te ABD’nin Beyrut büyükelçiliğine yapılan bombalı saldırının faillerini bulup cezalandırmak ve o saldırıda ortadan kaldırılan CIA İstasyon Şefi Kenneth Haas ve ekibinin yerine yeni bir ekip kurmaktı.

18 Nisan 1983’teki operasyonun da 23 Ekim 1983'te, 241 Amerikan deniz piyadesi ile 58 Fransız komandosunun ortadan kaldırılmasıyla sonuçlanan operasyonun sorumlusu o dönemde İslami Cihat imzasını kullanan İmad Muğniye ve arkadaşlarıydı. Ancak İmad Muğniye’yi avlamak üzere Lübnan’a gelen CIA’nın yeni İstasyon Şefi William Buckley de İmad Muğniye tarafından avlanmıştı.

Peki dünyanın en büyük casusluk örgütü olan CIA, neden en büyük ekibini Ortadoğu’nun en küçük ülkesi olan Lübnan’da tutuyordu.

Yüzlerce Amerikan deniz piyadesi ve Fransız komandosu neden Lübnan’daydı?

 

Arka plan  

1980’li yıllar Lübnan tarihinin en buhranlı dönemiydi. Çünkü Nisan 1975’te başlayan iç savaşın toplumsal ve coğrafi olarak paramparça ettiği Lübnan 1982’de bir de İsrail’in işgaline uğramıştı. Nisan 1975’ten İsrail işgalinin gerçekleştiği Haziran 1982’ye kadar özetle şunlar oldu:

Nisan 1975’ten Hafız Esed’in müdahalesiyle ateşkesin sağlandığı 22 Ocak 1976’ya kadar Ketaib (Falanj) Partisinin öncülük ettiği sağcı Hıristiyanlarla Kemal Canbolat’ın öncülük ettiği solcu Müslümanlar savaştı.

Mart 1976’dan Haziran 1976’ya kadar solcu Müslümanlar ve Arafat’ın Fetih Hareketi, Cebel Lübnan’da Hıristiyanlara karşı savaştı.

Haziran 1976’dan Ağustos 1976 sonlarına kadar solcu Müslümanlar ve FKÖ, Suriye’ye karşı savaştı.

Ekim 1976’da FKÖ ile barışan Suriye ordusu artık Arap Birliği kararıyla Lübnan’da bulunuyordu ve ‘Arap Caydırıcı Gücü’ sıfatıyla Ketaib (Falanj) Partisi milislerine karşı savaşmaya başladı. Çünkü Ketaib Partisi, Maruni devleti kurmak için 1977’den itibaren hem rakip Hıristiyan partilerle hem de solcu Müslümanlarla savaşıyordu. 

1978’de Fetih’in Delal Mağribi adlı kadın komutanının yaptığı ve onlarca İsraillinin ölümüyle sonuçlanan operasyonu gerekçe gösteren İsrail Lübnan’ı işgal etti. İsrail, uluslararası baskıyla birkaç ay sonra Lübnan’dan çekilse de işgal ettiği yerleri Saad Haddad adlı Maruni binbaşı komutasındaki Lübnanlı Hıristiyanlara bıraktı. 

 

Lübnan’da derebeylikler dönemi

1978’de iç savaş şiddetle devam ediyordu, ülke paramparça bölünmüş her bir parçasında sağcı veya solcu örgütlerin yahut Filistinlilerin derebeylikleri hakim olmuştu. Beyrut’un batısı solcu Müslümanların, doğusu sağcı Hıristiyanların elindeydi. Ketaib (Falanj) Partisi, Beyrut’un kuzeyindeki Cuniye’den ülkenin doğusundaki Zahle’ye kadar bir Maruni yurdu kurmuştu. 

Trablus ve kuzey bölgesinde solcu olmayan Sünni Müslüman liderliği hakimdi. Aley ve Şuf Dağı Dürzi milislerin, Bekaa bölgesi Suriye ordusunun, Sayda’dan Nebatiye’ye kadar FKÖ ve Emel Hareketi’nin kontrolü altındaydı. İsrail, Litani Nehri’ne kadar Güney Lübnan’da işgal ettiği topraklardan çekilmiş; ancak burayı, doğrudan kendisinden emir alan Saad Haddad adlı bir Maruni binbaşıya bırakmıştı. 

Her açıdan bunalımlı olan 1978 yılının eylül ayında direniş açısından bir diğer felaket de Emel Hareketi’nin lideri ve Filistin direnişinin Lübnan içindeki en büyük dayanağı İmam Musa Sadr’ın kaçırılmasıydı. İmam Musa Sadr, Libya Lideri Muammer Kaddafi tarafından kaçırılmış, böylece direniş adeta yetim bırakılmıştı. 

Direniş fikrine bir diğer ağır darbe de en büyük Arap devleti olan Mısır tarafından vuruldu; zira Cumhurbaşkanı Enver Sedat, 1978’de İsrail’le Camp David barış sözleşmesini, Mart 1979’da da barış anlaşmasını imzaladı. 

1970’li yılların sonunda direniş lehine tek gelişme İran İslam Devrimi oldu. 

İsrail’in Washington Büyükelçiliğinden sonra dünyadaki en büyük diplomatik temsilciliği olan Tahran Büyükelçiliğine devrimden bir gün önce İranlı devrimciler tarafından Filistin bayrağı çekilmiş, İsrailli elçilik görevleri de kaçmıştı. 

Devrimci İran, Filistin bayrağı çektiği Tahran’daki İsrail büyükelçiliğini FKÖ’ye verdi. 

Yaser Arafat ile FKÖ’nün dünyadaki ilk büyükelçisi olacak olan Hani el-Hasan, görkemli bir kitlenin “Devrim, devrim zafere kadar” ve “Bugün İran yarın Filistin” sloganları eşliğinde FKÖ’ye hediye edilen İsrail’in Tahran büyükelçiliğini teslim almış ardından İmam Humeyni’yi ziyaret etmişti. Arafat, görüşmede Filistin direnişinin yaşadığı zorlu ve karanlık dönemi anlatmış ve İran devrimi “nur devrimi[1] diye nitelemişti.

Elbette Arafat’ın “nur devrimine” vefası birkaç yıl sürdü. Saddam rejimi Eylül 1980’de İran’a savaş açıp kentlerini işgal edince FKÖ, “emperyalist çıkarlara hizmet” ettiğini söylediği savaşı durdurması için “kardeş Irak”a değil, İran’a çağrı yaptı. FKÖ’nün o dönemdeki ‘dışişleri bakanı’ olan Faruk Kaddumi, 21 Kasım 1986 BM Genel Kurulunun 41. oturumunda Arap dayanışmasıyla Irak’ın yanında duran konuşmasında şunları söyledi:

“İran İslam Cumhuriyeti’ni, kardeş Irak ile yaşanan çatışmaya barışçıl bir çözüm bulunmasını amaçlayan uluslararası çabalara olumlu karşılık vermeye çağırıyoruz. Bu savaşın sürdürülmesi yalnızca emperyalist çıkarlara hizmet etmekte, iki ülkenin kapasitesini zayıflatmakta ve aslında bölgeyi tehdit eden gerçek tehlikelerle mücadeleye yöneltilmesi gereken insanî ve maddî kaynaklarını tüketmektedir. Bu nedenle, bu trajik savaşın sona erdirilmesinin ve adil ile onurlu bir barışın sağlanmasının zorunluluğunu vurguluyoruz.”[2]

 Irak’ın İran’a açtığı savaşın emperyalist çıkarlara hizmet ettiği doğruydu. Suriye Cumhurbaşkanı Hafız Esed, tam da bu gerekçeyle savaş başlar başlamaz Arap ülkelerine temsilciler göndermiş, devrim sonrası İran’ın Filistin yanlısı tutumuna dikkat çekmiş ve onlardan savaşı durdurması için Saddam’a baskı yapmalarını istemişti.[3] Hafız Esed’in temsilcisi olarak o dönemde Arap ülkelerine mesaj götüren Faruk Şara, bu mesaja sadece Güney Yemen Sosyalist Cumhuriyeti’nden olumlu bir cevap aldığını söylüyor. 

Dolayısıyla 1982’de genel durum özetle şöyleydi: Lübnan İsrail’in, İran da Saddam rejiminin işgali altındaydı. Suriye dışındaki Arap rejimleri, İran’a karşı ya Saddam’ı destekliyor veya tarafsız kalıyordu. Lübnan’da işgale karşı direniş konusunda da İran ve Suriye’den başka askeri adım atan herhangi bir bölge ülkesi yoktu. 

İran’ın Suriye ile ilişkileri işte böylesi bir arka plana dayalı olarak yıllar içinde stratejik nitelik kazandı. Tahran ve Şam’ın direnişe desteği içeren stratejik ilişkisi 2000’li yıllarda meyvesini verebildi. 2000’de Lübnan, 2005’te de Gazze, İsrail işgalinden kurtarıldı. 1948’den beri İsrail tarafından işgal edilen bir Arap toprağı, ilk kez herhangi bir taviz verilmeden direniş sayesinde kurtarılmış oldu. İmad Muğniye’yi Fetih militanı olmanın ötesine geçip direnişin operasyonel dehası haline getiren yukarıdaki tarihsel bağlam ve İran-Suriye stratejik ilişkilerinin yarattığı iklimdi.   

 

İsrail işgalini kolaylaştıran şartlar

Lübnan’ın iç savaşta paramparça olması, İran-Irak savaşı ve Arap liderlerin kronik iç kavgaları, 1982’de İsrail’i işgale cesaretlendirdi. 1970’ten beri Güney Lübnan’da askeri olarak var olan FKÖ güçleri İsrail güçleri karşısında hiçbir varlık gösteremedi. 

İsrail, 1982’de kısa sürede başkent Beyrut’a kadar Lübnan’ın güneyini işgal etti. Lübnan açıklarındaki New Jersey savaş gemisi, direnişin sürdüğü Beyrut’un Şii mahallelerini bombaladı. Amerika çok sayıda casus ve deniz piyadesiyle, Fransa ise kalabalık bir askeri güçle, "barış gücü" adı altında İsrail işgaline destek veriyordu.

Devrim’den sonra Araplardan daha fazla İsrail karşıtı bir pozisyon alan İran’ın Suriye ile ilişkileri henüz çok yeniydi. Öte yandan İran, Saddam rejimi tarafından işgal edilen topraklarını kurtarmaya çalışıyordu. 

İmam Musa Sadr’ın Kaddafi tarafından kaçırılmış olması, direnişi lidersiz bırakmıştı ve doğal olarak direniş cephesinde bir kaos ve çöküş hali söz konusuydu. 

Mevcut şartlarda ilk acil müdahale ancak Lübnan’a sınırlı sayıda askeri güç göndererek direnişin yeniden toparlanmasını ve desteklenmesini sağlamak olabilirdi. Suriye İran ilişkileri işte bunu sağladı.    

 

Savaşın istihbari tezahürü olarak adam kaçırmalar

1982-1992 arasındaki on yıllık dönemde Lübnan’da ciddi bir devlet otoritesi olmadığı için çeşitli milliyetlere mensup yüzden fazla adam kaçırıldı. Kaçırılanların ülkelere göre dağılımı şöyleydi: 9 İranlı, 25 Amerikalı, 16 Fransız, 12 İngiliz, 7 İsviçreli, 1 İrlandalı, 7 Alman.

İranlıların kaçırılması, Mossad ve CIA tarafından planlanıyor, Ketaib’in milis gücü olan ‘Lübnan Kuvvetleri’ tarafından uygulanıyordu.  

30 Haziran 1982’de Davud Hanifei ve Rıza Abbasiyan kaçırıldı. 5 Temmuz 1982’de de Trablus’tan Beyrut’taki İran konsolosluğuna giderken araçları durdurulan Ahmed Mutevessiliyan, Seyyid Muhsin Musevi, Kazım Ehevan, Taki Restgar Mukaddem adlı İranlı diplomatlar Lübnan Kuvvetleri tarafından kaçırılıp İsraillilere teslim edildi.[4]

İsrail’in Beyrut’u işgal ettiği dönemde Lübnan Kuvvetleri kentin güvenliğinden sorumluydu. Şu an ‘Lübnan Kuvvetleri’nin liderliğini yapmakta olan Semir Caca, o dönemde de örgütün liderlerinden biriydi. 

İsrail rejiminin bu adam kaçırma operasyonlarına İran ve daha sonra Hizbullah adını alacak olan Lübnan direniş güçleri karşılık vermeye başladı. 

19 Temmuz 1982'de Amerikalı siyasetçi ve üniversite rektörü David Dodge, Beyrut Amerikan Üniversitesi kampüsünde direnişçiler tarafından ele geçirildi. Dodge, o dönemde Lübnan’da askeri varlığı olan Suriye’den bile gizli olarak Tahran yakınlarındaki bir hapishaneye götürüldü.

ABD, Dodge’un bulunması için Şam üzerinde baskı kurdu. Dodge’un Suriye’nin haberi olmadan İran’a nakledilmesi, dönemin Suriye ordusu baş komutanı Rıfat Esed’i kızdırmıştı. Dodge’un esir alınması, İsrail rejiminin elindeki İranlı rehinelerin serbest bırakılmasını sağlamaya yönelikti. İsrail önce İranlı rehinelerin varlığını inkar etti. 

1984’te kardeşi Hafız Esed’e darbe planladığı için Fransa’ya sürgün edilse de Rıfat Esed, o dönemde askeri ve istihbarat alanında son derece güçlüydü. Şam’daki İran büyükelçisine David Dodge’nin iade edilmemesi halinde İran’ın Lübnan’daki faaliyetlerine izin vermeyeceğini iletti. 

Gerçekten de sözünü tuttu, 3 ay Lübnan’da görev yapacak olan devrim muhafızlarını taşıyan İran uçağının Şam havaalanına inmesine izin verdi; ama yolcuların uçaktan ayrılmasına izin vermedi. 

Devrim muhafızlarının Suriye istihbaratıyla temasları sonuç vermedi. Şam, İran’a Rıfat Esed’in emrini iletmekten başka cevap vermiyordu. Böylece yaklaşık 300 devrim muhafızı iki hafta uçakta adeta rehin tutuldu. 

Nihayet İran, David Dodge’u 21 Temmuz 1983’te Suriye’ye göndermek zorunda kaldı ve Suriye de Dodge’u teslim ederek İsrail’in elindeki 40 Suriye askerini kurtardı. 

 

CIA şefi William Buckley

ABD ve İsrail rejimlerinin adam kaçırma eylemlerine, direnişin verdiği karşılıklar 1990’lara kadar devam etti. Ancak direnişin en büyük ve sarsıcı operasyonu, hiç kuşkusuz CIA İstasyon Şefi William Buckley’nin avlanmasıydı.  

William Francis Buckley, Kore Savaşında görev yapmış bir komutandı. Ancak rejime askerlikten çok istihbarat ve özel operasyonlar alanında hizmet verdi. 1955’te Boston Üniversitesi'nde siyaset bilimi okudu. Ardından da CIA’daki ilk işine başladı. 

Vietnam savaşında Güney Vietnam görev yaptı. Terör faaliyetlerini organize etmesiyle meşhur olduğu için “tartışmalı” diye nitelenen CIA ajanı Theodore Shackley'nin en eski ve en sevgili arkadaşı" idi.

CIA gizli operasyonlar görevlisi olarak 1965'ten 1970'e kadar Güney Vietnam'da kaldı. Birçok terörist saldırıyı organize etti. Vietnam'dan ayrıldıktan sonra da Zaire'de (1970–1972), Kamboçya'da (1972), Mısır'da (1972–1978) ve Pakistan'da (1978–1979) görev yaptı.

 

Buckley neden Lübnan’a gönderildi?

William Buckley’nin görev yaptığı yerlerde yürüttüğü acımasız operasyonlar, onu CIA’nın yıldızı haline getirmişti. Zekâsı, sertliği ve tecrübesiyle teşkilat içinde büyük bir şöhret kazanmıştı.

Arkadaşlarının ifadesine göre o masa başında çalışabilecek biri değildi; şiddet yanlısı zorlu karakteriyle bir operasyon adamıydı. 

1983 yılında birkaç ay arayla önce CIA istasyon şefi Kenneth Haas ve tüm ekibini ardından 241 deniz piyadesini ortadan kaldıran Lübnan direnişi ile savaşmak için CIA’da William Buckley’den daha iyi biri yoktu. 

İşte bu yüzden de ABD rejimi Beyrut elçiliğine yönelik bombalı saldırıdan sonra hem direnişin ortadan kaldırdığı CIA istasyon ekibini yeniden kurmak hem de ABD güçlerini hedef alan operasyonların beyni olan İmad Muğniye’yi ele geçirmek için Buckley’i görevlendirdi.

Buckley, sıradan bir casus değil; CIA’nın istasyon şefi ve ABD rejiminin bölgedeki tüm gizli operasyonlarının yöneticisiydi.

Kelimenin tam anlamıyla bir ‘sır küpü’ydü. Bölgede CIA adına çalışan tüm personelin adresleri, Ortadoğu genelindeki güvenli evler ve en kritik projeler onun bilgisi dahilindeydi. Tüm bu özellikleri, Buckley’yi İmad Muğniye için birincil hedef haline getirmişti. 

İmad Muğniye, Buckley’i ele geçirerek sıradan bir CIA elemanını avlamış olmadı, ABD’nin bölgedeki istihbarat ağının kilidini ele geçirmiş oldu. 

 

17 saniyelik kusursuz operasyon

İmad Muğniye liderliğindeki operasyon ekibi haftalar boyunca Buckley’yi izlemişti. Onlar ABD elçiliğinde diplomat görüntüsüyle görev yapan kişinin gerçekte kim olduğunu ve Lübnan’a ne için geldiğini çok iyi biliyordu. 

William Buckley, 16 Mart sabahı saat 07.30’da ABD Elçiliği’ne gitmek üzere Batı Beyrut’taki evinden çıktığında, İmad Muğniye ve ekibi takibe başlamıştı. 

Buckley asansörle inerken, birkaç kat sonra içeri elinde çanta taşıyan şık giyimli bir kişi daha girdi. Asansörün kapısı açılıp da Buckley aracına doğru yönelecekken, sonradan binen bu kişi, içi taşla doldurulmuş çantayı Buckley’nin kafasına indirdi. 

Beyaz bir Renault araçtan inen iki kişi daha gelip sersemlemiş olan Buckley’i araca attı ve araç hızla gözden kayboldu. CIA’nın Lübnan’daki istasyon şefi 17 saniyede paketlenmişti.

 

William Casey, bu görüntüleri hayatı boyunca tanık olduğu en utanç verici kareler olarak tanımladı.CIA merkezinde şok

Haber, CIA’nın Virginia’daki merkezinde bomba gibi patladı. CIA tarihinin en büyük arama faaliyeti başlamıştı. 

Dönemin CIA başkanı William Casey gözetiminde özel bir araştırma komisyonu kuruldu. Ulusal Güvenlik Ajansı’na (NSA) Lübnanlı direnişçilerin Beyrut ve Bekaa Vadisindeki mevzilerinin yüksek çözünürlüklü uydu görüntülerini hazırlaması emri verildi. 

İsrail, Almanya, İngiltere ve Fransa istihbaratlarından yardım istendi. CIA’nın diğer bölge ülkelerindeki istasyon şeflerine de Buckley olayına öncelik vermeleri emri iletildi.

CIA ve FBI timlerinden oluşan bir ekip Beyrut’a gönderildi. Kısa süre sonra kara iletişiminde uzman olan NSI teknisyenleri de onlara katıldı. 

CIA ve Amerikan özel kuvvetleri Buckley’nin kurtarılması için çeşitli operasyon planları hazırladı; ancak yeri tespit edilebilse bile onun sağ olarak kurtarılabilmesinin imkansız olduğu sonucuna varıldı. 

Buckley’nin kurtarılmasından umudu kesen CIA’nın gündeminde artık daha büyük bir felaketi nasıl önleriz sorusu vardı? 

Daha büyük felaket, Buckley’nin dilinin çözülmesi ve sırlarını anlatmasıydı. Bu, CIA’nın Lübnan ve Ortadoğu’daki şebekesinin çökmesi anlamına geliyordu. 

CIA’nın artık Buckley’nin aldığı eğitim gereği kendi hayatına son vermesini dilemekten başka yapabileceği bir şey kalmamıştı. 

7 Mayıs 1984’te rejimin Atina büyükelçiliğine gönderilen bir paket bu umutları suya düşürdü. Paketten çıkan video kaset derhal CIA’nın Virginia’daki merkezine gönderildi. CIA Başkanı William Casey ile birlikte videoyu izleyen rejim liderleri şok içindeydi. 

Videonun sessiz olması dehşeti arttırmıştı. Kamera Buckey’nin çıplak zayıf bedenine zum yapıyordu. Sorgucular, onun bedeninde fiziksel belgelere de ulaştıklarını ispat etmek için onu elinde son derece gizli bir belgeyi tutmaya zorlamışlardı. 

Bu belge onun taşıdığı çantada ele geçirilmişti, yani Buckley o belgeleri yok etme fırsatı bulamamıştı. 

23 gün sonra ikinci video kaseti rejimin Roma’daki büyükelçiliğine ulaştı. Bu videoda durum daha vahimdi. Buckley titreyen bir sesle anlaşılmaz şeyler söylüyordu. 

CIA’nın Vietnam’daki acımasız ve sert sorgucusu, şimdi kamera önünde perişan halde işlediği suçları itiraf ediyor ve rejiminden kendisinin kurtarılması için istenen her şeyi yapmasını istiyordu.

CIA’nın Lübnan’daki istasyon şefi 17 saniyede paketlenmişti.

CIA analistleri, görüntülerden hareketle onun çok uzun süre boyunca karanlıkta ve gözleri bağlı şekilde tutulduğu ve ona bilinmeyen ilaçlar enjekte edildiği sonucunu çıkardı. 

6 Ekim 1984’te gelen üçüncü ve son kasette Buckley tam anlamıyla çökmüş gözüküyordu. 

Vücuduna hükmedemiyordu; ağzından salyalar akıyordu, anlaşılmaz şeyler söylüyordu ve aniden sebepsiz yere dehşetle çığlık atıyordu.

Bu videoda, çok sayıda gizli belgeyi kameralara gösteriyor ve kendisini kaçıranların ona her istediğini yapmakta haklı olduğunu savunuyordu.

William Casey, bu görüntüleri hayatı boyunca tanık olduğu en utanç verici kareler olarak tanımladı.

 

Operasyonun sonuçları

CIA, sadece en değerli elemanını kaybetmekle kalmamış, onunla birlikte koca bir sistem de çökmeye başlamıştı. Zira Buckley’nin sorgucularına verdiği her bilgi, dünya çapındaki CIA operasyonlarını ve personelini tehlikeye atıyordu. 

Nitekim öyle de oldu; Buckley’den alınan bilgilerle Lübnan’daki CIA yerel ağları birer birer deşifre edilerek tasfiye edildi. CIA’nın Lübnan’daki istihbarat şebekesi, kısa sürede sistematik bir biçimde çöktü.

İslami Cihat, 4 Ekim 1985'te Buckley'yi casusluk suçundan idam ettiğini duyurdu ve cesedinin fotoğrafını yayımladı. Buckey’nin 444 günlük tutukluluğu sona ermişti. 

Ancak rejimin Ulusal Güvenlik Konseyi, gizli olmayan bir notta Buckley'nin muhtemelen 3 Haziran 1985'te kalp krizinden öldüğünü açıkladı.

Buckley'nin ceset kalıntıları, 27 Aralık 1991'de Beyrut havaalanı yakınlarındaki bir yola atılmış halde bulundu. Cesedi 28 Aralık 1991'de Amerika’ya götürüldü ve Arlington, Virginia'daki Arlington Ulusal Mezarlığı'na gömüldü.

 

 


[1] İmam Humeyni’nin tüm konuşma ve açıklamalarının yazılı ver görsel olarak yer aldığı bu sitede Yaser Arafat’la görüşmenin ses kaydı da yer alıyor. https://www.kisa.link/WtPld Erişim tarihi 30 Ekim 2025.

[2] Faruk Kaddumi, “Filistin Meselesi Hakkında Konuşma,” Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 41. Oturum, 80. Toplantı, 21 Kasım 1986, BM Belgesi A/41/PV.80, https://digitallibrary.un.org/record/71741. Erişim tarihi 18.02.2026 

[3] فاروق الشرع، روایت گمشده، خاطرات فاروق الشرع وزیر خارجه پیشین سوریه، مترجم : حسین جابری انصاری، انتشارات موسسه ایران، چاپ اول، تهران، ۱۴۰۰  

 [Fârûk Şara, Kayıp Anlatı; Eski Suriye Dışişleri Bakanı Faruk Şara’nın Anıları] Farsçaya çeviren: Hüseyin Câbirî Ensârî, birinci baskı, Tahran, 2021 s.

[4] Maşrık News, 31 Ağustos 2025, اسرار یک عملیات محرمانه؛ نجات دوج در دل لبنان



Makaleler

Güncel