Terörle ölmeyen, baskıyla yıkılmayan bir millet

Terör, yaptırım ve baskı belki bazı simaları saf dışı bırakabilir, ancak derin bir tarihsel hafızaya ve güçlü bir medeniyet kimliğine sahip bir milleti ortadan kaldırmaya gücü yetmez.

Son yıllarda Batılı analistlerin en büyük stratejik hatalarından biri, İran'ı birkaç siyasi figüre indirgeyip ülkenin yönetimini birey merkezli olarak tahayyül etmeleriydi.

Ancak tarihsel deneyimler gösteriyor ki İran, kişilere dayanmaktan ziyade, köklü bir milli düşünce üzerine inşa edilmiştir. 

1979'daki İslam Devrimi'nden bugüne, bu akım zorlu dönemeçlerde kendini yeniden üretmiş ve ayakta kalmıştır.

Terör, yaptırım ve baskı belki bazı simaları saf dışı bırakabilir, ancak derin bir tarihsel hafızaya ve güçlü bir medeniyet kimliğine sahip bir milleti ortadan kaldırmaya gücü yetmez. 

İran, liderleri hedef alındığında da dağılmadığını, aksine daha da kenetlendiğini göstermiştir.

İran'da halkın ve yönetimin dayanıklılığı sürekli hafife alınmıştır. Trump'ın başkanlığı döneminde, maksimum baskının İran'ı diz çöktürebileceği yanılgısı güç kazandı. 

Oysa tarihi gerçekler bambaşkadır. İran milleti, Baas rejiminin Irak'ının saldırısına karşı sekiz yıl boyunca direndi; Doğu ve Batı'nın eş zamanlı desteğini alan Saddam'a karşı yürütülen bir savaştı bu. 

İran bugün 1980'li yıllardaki halinden daha zayıf düşmemiş, aksine savunma kapasitesi, stratejik derinliği ve yönetim tecrübesi açısından katbekat güçlenmiştir.

Savaşı, yaptırımı ve terörü tecrübe etmiş bir toplum, baskı altında hayatta kalma ve ilerleme mekanizmalarını öğrenmiştir.

Her güvenlik krizinin ilk günlerinde, Amerikan-Siyonist düşünce kuruluşlarının hesaplarından biri, iç hoşnutsuzlukları körükleyerek bunu geniş çaplı bir ayaklanmaya dönüştürmek olmuştur. 

Onların tahmini, üst düzey liderler hedef alınıp psikolojik şok yaratıldığında halkın yönetime karşı ayaklanacağı yönündeydi. 

Ancak yaşananlar bu beklentinin tam tersiydi; yönetimin destekçileri sahneye çıkarken, muhalifler de düşman saflarına katılmadı. 

Krizin ikinci, üçüncü gününde "içeriden çöküş" senaryosunun gerçekleşmeyeceği netleştiğinde, düşmanın odağı sivil hedeflere, kamu altyapısına ve hatta sağlık merkezlerine kaydı; bu durum, her şeyden önce, anlatı savaşında ve ilk hesaplarda yaşanan başarısızlığı gözler önüne serdi.

 

İran bu tür karşılaşmalarda fiilen yalnız başına durmuştur. Krizin ilk günlerinde ittifaklar kurmaya ve NATO gibi paktlardan yardım istemeye yönelen bazı bölgesel aktörlerin aksine İran, asıl dayanağını iç kapasitesi üzerine inşa etmiştir. 

Yerli imkanlara, iç savunma sanayine ve sadık toplumsal ağa güvenmek, zor anlarda kendini gösteren bir avantajdır. Dengeyi karmaşıklaştıran da işte bu stratejik bağımsızlıktır.

Nihayetinde, İslam Cumhuriyeti'ni Pehlevi'nin aile rejimiyle kıyaslamak temelden yoksun bir benzetmedir. 

Devrim öncesi siyasi sistem aşırı derecede kişi merkezliydi ve dış desteğe bağımlıydı; oysa İslam Cumhuriyeti, hızlı değişim ve yönetimsel yeniden üretimi mümkün kılan, köklü kurumlar ve çok katmanlı yapılardan oluşan geniş bir ağa dayanmaktadır. 

Sınırlı savaşlar ve son dönemdeki kriz deneyimleri de göstermiştir ki, bazı parçaların devreden çıkması veya değişmesiyle tüm sistem işlemez hale gelmemektedir.

İran bugün her zamankinden daha fazla, geçici bir proje ya da sadece birey merkezli bir yönetim olmadığını; tarihsel ve milli bir akımın tecessümü olduğunu kanıtlamıştır. 

Böyle bir akımı yaptırımlarla, terörle ya da psikolojik harekatla ortadan kaldırmak mümkün değildir. İran tarihi, bu toprakların en zor şartlar altında yalnızca varlığını sürdürmekle kalmayıp kendini yeniden tanımladığının ve güçlendirdiğinin kanıtıdır.