Bugün Güney Lübnan'da olanlar, sadece bir sınır çatışması ya da sınırlı bir askerî operasyon değildir; bu, bölgedeki güç dengesini değiştirmeyi ve Direniş Ekseni’ni zayıflatmayı hedefleyen geniş kapsamlı bir projenin parçasıdır.
Güney Lübnan bir kez daha İsrail ordusunun saldırıları altındayken, Arap dünyasının kamuoyu ciddi ve acı bir soruyla karşı karşıya: Lübnan'daki resmî gücü oluşturan çevrelerin bir kısmı, neden ulusal egemenliği ve kendi halkının güvenliğini kararlı bir şekilde savunmak yerine, Tel Aviv ile siyasi müsamaha yolunda ilerlemeye devam ediyor?
Bugün Güney Lübnan'da olanlar, sadece bir sınır çatışması ya da sınırlı bir askerî operasyon değildir; bu, bölgedeki güç dengesini değiştirmeyi ve Direniş Ekseni’ni zayıflatmayı hedefleyen geniş kapsamlı bir projenin parçasıdır.
Yerleşim bölgelerine, sivil altyapılara yönelik tekrarlanan saldırılar ve yeni bir göç dalgası oluşturulması, İsrail rejiminin bölge halklarına karşı maksimum baskı politikasını sürdürdüğünü göstermektedir. Gazze, Suriye ve şimdi de Lübnan'da şiddetle devam eden bir politika bu.
Bu şartlar altında, Lübnan'ın siyasi yapısından beklenen doğal şey, dış saldırganlığa karşı birleşik bir ulusal tavrın oluşturulmasıdır. Ancak sahadaki gerçeklik, bazı siyasi çevrelerin, özellikle Batı yanlısı kampın bir kısmının, hâlâ diplomatik denklemlere ve dış güçleri memnun etmeye öncelik verdiğini göstermektedir.
Bu yaklaşım yalnızca Lübnan'ın iç bütünlüğünü zayıflatmakla kalmamış, aynı zamanda bölgedeki düşmanlara Lübnan'ın ulusal iradesinde bir çatlak olduğuna dair tehlikeli bir mesajdır.
Ancak bölgenin tarihsel deneyimi, Lübnan halkının hassas dönemeçlerde 'siyasi teslimiyet' ile 'ulusal savunma' arasında ayrım yaptığını göstermiştir.
Lübnan direnişi, son yirmi yılda iç anlaşmazlıklara bakılmaksızın, İsrail'in yayılmacılığına karşı önemli bir caydırıcı rol oynamayı başarmıştır. Pek çok Batılı analistin bile kabul ettiği bir gerçektir bu.
Bugün Güney Lübnan, Gazze'nin kaderine uğramamışsa, bunun bir kısmı direnişin caydırıcılık denkleminden kaynaklanmaktadır.
İran İslam Cumhuriyeti de her zaman Lübnan'ın güvenliğinin bölge güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olduğunu ve bölge ülkelerinin toprak bütünlüğüne yönelik her türlü saldırının daha geniş istikrarsızlığa yol açacağını vurgulamıştır.
Tahran, kendi resmî politikası çerçevesinde, direnişe desteği bir müdahale olarak değil, halkların işgal ve saldırganlığa karşı koyma hakkının savunulması olarak görmektedir; bu ilke uluslararası hukukta da referans alınabilir.
Bugün Lübnan'ın her zamankinden daha fazla ulusal birliğe, siyasi bağımsızlığını korumaya ve dışarıdan dayatılan projelerden uzak durmaya ihtiyacı vardır.
Ortadoğu tarihi, güvenliğini dış güçleri memnun etmeye bağlayan devletlerin ne kalıcı güvenlik elde ettiklerini ne de ulusal onurlarını koruyabildiklerini göstermiştir.
Nihayetinde Lübnan meselesi yalnızca bir iç mesele değildir; aynı zamanda Arap dünyasının ve uluslararası toplumun siyasi vicdanı için bir sınavdır.
Sivillerin katliamı ve bağımsız bir ülkenin altyapısının tahrip edilmesi karşısında sessiz kalmak ne barış getirir ne de istikrar.
Bölgenin geleceğini, 'kısa vadeli siyasi çıkar' ile 'ulusal onuru korumak' arasında ikinci yolu seçen halklar belirleyecektir.