İran, savunma doktrinini mi değiştiriyor?

İran’da ikinci görüş artık mevcut savaşla ilgili kararları alan Milli Güvenlik Kurulu’na da hakim olmaya başladıysa bu ancak geleneksel doktrinin değiştirilmesiyle mümkün olabilecek.

İran, dün geceden itibaren Ürdün’deki Amerikan üslerine yaptığı füze saldırıyla geleneksel savunma doktrininde değişiklik yaptığının sinyalini verdi. 

Bir saldırıdan hareketle İran’ın savunma doktrinini değiştirdiğini öne sürmek temelsiz bir iddia gibi gözükebilir; ancak saldırının niteliği ve İran’ın geleneksel savunma doktrininin ilkeleri dikkate alındığında bu tez nesnel bir gerçeklik olarak da okunabilir.

İran’ın dün geceden beri Ürdün’deki Amerikan üslerine yaptığı saldırının iki benzersiz özelliği var: 

1- Bu saldırılar, Ürdün’den yapılmış bir saldırıya savunma amacıyla verilmiş cevap değil; doğrudan saldırı.

2- Misliyle mukabele değil. 

İran’ın geleneksel savunma doktrininde değişiklik yaptığı algısını yaratan şey, saldırıların niteliği ile geleneksel savunma doktrinini arasındaki çelişki.

Zira İran’ın geleneksel savunma doktrini defansifti ve ‘misliyle karşılık’ ilkesine dayalıydı. 

Ürdün’deki ABD üslerine yapılan saldırılar ise açıkça ofansif ve misliyle mukabeleden çok daha büyük.

Peki İran gerçekten savunma doktrinini değiştiriyorsa bunun sebebi ne? Hangi şartlar İran’ı buna zorladı ve saldırı pozisyonuna dayalı yeni doktrini ne kadar sürdürülebilir gözüküyor?

Savaştan mutabakata

İran’ı geleneksel savunma doktrininde değişiklik yapmaya zorlayan şartları anlamak için kısa bir kronoloji faydalı olabilir:

28 Şubat: ABD rejimi, İran’la müzakereler yaparken İsrail’le birlikte savaş başlattı.

7 Nisan: İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasına ve karşı saldırılarına 40 gün dayanabilen ABD Başkanı İran’ın 10 maddelik şartlarının “müzakerelere temel oluşturabileceğini” belirterek ateşkes talebinde bulundu.

11 Nisan: Ateşkes sürecine arabuluculuk yapan Pakistan’da müzakereler başladı.

18 Haziran: Müzakereler sonrasında ‘İslamabad mutabakatı’ adı verilen bir memorandum imzalandı. 

8 Temmuz: ABD Başkanı Trump, Ankara’da düzenlenen NATO zirvesinde İran’la imzaladıkları mutabakatın artık geçerli olmadığını belirterek "Bence bitti. Artık onlarla uğraşmak istemiyorum" dedi. Aynı gece bölgedeki ABD güçleri İran’a saldırılar yapmaya başladı.

Garp kurnazlığı

Mutabakatın bittiğini açıklayan ve İran’ı yeniden savaşta tehdit eden Trump olsa da her zamanki gibi bundan dolayı İran’ı suçladı. 

Ona göre İran, Hürmüz Boğazı’nda bir rota belirleyerek ve bu rotayı kullanmayan gemilere geçiş izni vermeyerek mutabakatı ihlal ediyordu. ABD işte bu yüzden İran’a saldırmaya başlamıştı ve İran Hürmüz’deki kontrolünden tamamen vazgeçinceye kadar da bu saldırılar şiddetle devam edecekti.

Gerçek ise Amerikan anlatısının tam tersiydi; zira İran’ın yaptığı şey mutabakatın 5’inci maddesini uygulamaktan ibaretti. 

Mutabakatın Hürmüz ve Umman Denizi’ndeki gemi trafiğinin İran tarafından yönetilmesini öngören 5’inci maddesi şöyle diyor: 

“Bu Mutabakat Zaptı'nın imzalanmasının ardından, İran İslam Cumhuriyeti, ticari gemilerin, yalnızca 60 gün süreyle ve herhangi bir ücret alınmaksızın, Fars Körfezi'nden Umman Denizi'ne ve bunun tersi yönde güvenli geçişini sağlamak için azami çabasını kullanarak gerekli düzenlemeleri yapacaktır.”

60 günün sonunda Hürmüz Boğazı’nın nasıl yönetileceği de yine bu maddede açıklığa kavuşturuluyor ve şöyle deniyordu: 

“İran İslam Cumhuriyeti, Hürmüz Boğazı'nın gelecekteki yönetimi ve denizcilik hizmetlerini, uygulanabilir uluslararası hukuka ve Hürmüz Boğazı kıyı devletlerinin egemenlik haklarına uygun olarak, Umman Sultanlığı ile diyalog yürüterek ve diğer Fars Körfezi’ne kıyısı olan devletlerle görüş alışverişinde bulunarak belirleyecektir.”

 Aslında Hürmüz Boğazı’nda yeni rota oluşturan ve farklı rotalardan geçişlere izin vermeyen İran değil, alternatif rota oluşturmaya çalışan ABD rejimi 5’inci maddeyi ihlal etmişti. 

Zira Trump, Umman’ı savaşla tehdit ederek[1] İran’la Hürmüz’ün yönetimi konusunda işbirliği yapmasını önlemiş ve ardından da Umman kıyılarından alternatif bir geçiş yolu açmıştı. 

İran, ABD’nin savaş gemileriyle eskort yaparak Hürmüz’de alternatif güzergah oluşturmasına izin vermedi. ABD rotasını kullanarak geçen gemileri vurdu ve bu da Trump’ın 8 Temmuz’da İran’ı tehdit ederek yeni bir savaş başlatmasına gerekçe oluşturdu.

ABD rejiminin savaş meydanında kazanamadığını diplomasi masasında kazanma çabası bununla sınırlı değildi. 

28 Şubat’tan 7 Nisan’a kadar süren savaşta ABD’nin bölgedeki tüm üsleri ve İsrail ağır hasar gördü. Savaş öncesi ABD’nin kontrolünde olan Hürmüz Boğazı’nın kontrolü İran’a geçti.

En az 20 yıldır İran üzerinde baskı kurma aracı olan nükleer mesele, Hürmüz’ün kontrolünün kaybedilmesi sebebiyle öncelik olmaktan çıktı. 

Askeri yöntemlerde ısrar etmenin daha ağır sonuçlar doğuracağını gören ABD rejimi İran’ın 10 maddelik şartlarında ateşkesi ve İran lehine olan mutabakat zaptını imzalamak zorunda kaldı. 

Washington rejimi açısından bundan sonra yapılması gereken kağıt üstünde İran lehine olan mutabakat metnini sahada fiili durumlar yaratarak işlevsiz hale getirmekti. 

Örneğin tüm cephelerde savaşın durmasını ve İsrail rejiminin Lübnan’dan çekilmesini öngören mutabakatın 1’inci maddesini koltuk armağan ettiği Lübnan cumhurbaşkanı ve başbakanını kullanarak işlevsiz kıldı. 

Lübnan’ın Maruni Cumhurbaşkanı ve Sünni başbakanı tarafından kurulan bir heyet, İsrail rejimiyle bir ‘çerçeve anlaşması’ imzaladı. 

Vatan savunması yapan Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını ve İsrail işgalinin ise sürmesini öngören bu anlaşma ne kabinede ne de mecliste onaylanmadığı için aslında Lübnan devletinin kararı değil; sadece ABD’nin iktidar koltuğu bahşettiği yetkililerin kararı. 

Bununla birlikte somut gerçeklik şu: Artık Lübnan’daki İsrail varlığı İran’la ABD arasında imzalanan mutabakatın değil, sözde Lübnan devleti ile İsrail arasında imzalanan anlaşmanın konusu haline geldi. 

İran’ı doktrin değiştirmeye zorlayan şartlar

Lübnanlı liderlerin İsrail’le anlaşmasından dolayı mutabakatın 1’inci maddesinin işlevsiz hale gelmesini önleyemeyen İran, Amerika’nın Umman’ı kullanarak 5’inci maddeyi de işlevsiz hale getirmesine izin vermedi.

İran’ı savunma ve misliyle mukabele ilkelerine dayanan savunma doktrinini ‘en iyi savunma saldırıdır’ doktrinine sevk eden süreç böyle başladı.

Amerikan rejimi mutabakat sayesinde Hürmüz’ün açılmasını ve petrol fiyatlarının düşmesini fırsata çevirmek istedi. 

Beyaz Saray'ın askeri gerilimi tırmandırma konusunda elinin daha rahat olduğunu belirten Amerikalı yetkililer, 8 Temmuz’dan itibaren İran’a başlattıkları saldırıyı "şaka yapmadığımızı anlamaları için onlara küçük bir tokat atacağız" diye açıklamıştı.[2]

Ancak İran’ın tokadı hiç de küçük olmadı. İran’ın bölgedeki ABD üslerini şiddetli şekilde vurması ve Yemen’in Suudi ablukasına karşı bölgedeki savaş denklemine dahil olması ABD rejimine geri adım attırdı.

Trump, 24 Temmuz’da İran’a yönelik saldırıları “müzakerelere yardımcı olmak için” durdurma emri verdiğini açıkladı.

CENTCOM Komutanı Brad Cooper'a göre ise iki hafta süren operasyon zaten hedeflerine ulaşmıştı ve yeni bir büyük operasyon olmadığı sürece saldırılara devam etmenin stratejik bir faydası yoktu. 

Halbuki gerçeklik çok farklıydı; “ABD, neden İran'a saldırmaya cesaret edemedi” başlıklı yazıda açıklanan yeni bölgesel denklem, ABD rejiminin geri adım atmasının arkasındaki gerçekliği ortaya koymuştu.

İran’da doktrin değişikliği ve iç tartışmalar

İran’da savunma doktrini konusunda uzun bir süredir iç tartışmalar yaşanıyor olsa da bu konuda henüz resmi bir açıklama yok.

Tahran’da İran’ın kendisinden yüz kat daha büyük bir askeri bütçeye sahip olan ABD ile savaştan kaçınma konusunda konsensüs olsa da savaşı önlemenin yolları konusunda iki farklı görüş var.

Birinci görüş savaşı önlemenin yolunun ABD ile anlaşmaya varmak, ikinci görüş ise caydırıcılık kurmak olduğunu savunuyor.

Birinci görüş, en azından İsrail rejiminin 13 Haziran 2025’te başlattığı savaşa kadar nerdeyse hakim görüştü. 

28 Şubat’ta dayatılan Ramazan Savaşı’ndan sonra ise ikinci görüşe verilen destek belirgin şekilde arttı. 

İkinci görüşün en güçlü savunucusu olan devrim Lideri Ayetullah Hamenei’nin bu savaşta hayatını kaybetmesi, bu görüşe verilen desteğin güçlenmesinde önemli bir faktör oldu.

Ancak bundan daha da önemlisi, birinci görüşü savunanların tezlerinin yanlışlığının somut olarak ispat edilmesi oldu. 

ABD ile müzakere etmek ve anlaşmaktan başka çözüm yok diyenlerin, hem Haziran savaşından hem de Ramazan savaşından sonra geçerli bir argümanı kalmadı. Zira her iki savaş da müzakere yapılırken dayatılmıştı.

Birinci görüşü savunanlar öteden beri Direniş Ekseni’ni ABD ile anlaşmanın önünde bir engel olarak görüyordu. 

Ancak her iki savaş Direniş Ekseni’nin İran’a caydırıcılık kazandıran bir etken olduğunu ispat etti. 

Artık sıradan İranlılar “biz Suriye’de, Lübnan’da ve Filistin’de var olduğumuz için ABD ve İsrail bize savaş açmaya cesaret edemiyordu. Suriye’yi kaybettiğimiz ve eksenin diğer üyeleri de ağır hasar aldığı için bize savaş dayatıyorlar” diyor.

Birinci görüş en az 20 yıldır en hakim görüştü, çok güçlü bir kamuoyu desteği vardı ve ikinci görüşü savunmak neredeyse bir cesaret işi haline gelmişti. Elbette bu görüş hala oldukça güçlü; ancak mevcut şartlar ve nesnel gerçeklik halka şunu söyletiyor: “Yıllardır sizin dediğinizi yaptık savaştan korunamadık; dolayısıyla ikinci görüşü denemekle kaybedeceğimiz bir şey yok.”

Sonuç

İran’ın Ürdün’deki ABD üslerine saldırısı gerçekten bir doktrin değişikliğinin sonucu mu zaman gösterecek.

Bununla birlikte İran’da ikinci görüş artık mevcut savaşla ilgili kararları alan Milli Güvenlik Kurulu’na da hakim olmaya başladıysa bu ancak geleneksel doktrinin değiştirilmesiyle mümkün olabilecek.

Öte yandan İran’ın Hürmüz’ü kapatmasından sonra Yemen’in Suudilere abluka uygulamaya başlayarak Babulmendeb kartını açması ve uzun süredir operasyonlarına ara veren Hizbullah’ın dün gece yeniden İsrail tanklarını vurması bölgede koordineli bir hareket olduğunu düşündürüyor.

ABD Başkanı Donald Trump, Ürdün saldırısından sonra İran’a yönelik tehditlerini arttırdı; ancak ABD rejiminin askeri yollarla Hürmüz’ü yeniden kontrol altına alması rejimin liderleri tarafından da uzak bir ihtimal olarak görülüyor.     

 

 


[1] Milliyet, 27 Mayıs 2026, Trump'tan Umman'a "Havaya uçururuz" tehdidi! 'Hürmüz herkese açık olacak'

[2] YDH, 9 Temmuz 2026, Axios: Trump, Hürmüz için yeniden askeri baskıyı gündemine aldı



Makaleler

Güncel