Son Dakika
İnşa
Alptekin DURSUNOĞLU bütün yazıları →

Katar’ın öncülüğünde değişen ‘ihanet’ algısı ve İsrail’e hizmet

22 Eylul 2026 Bu sayfayı yazdır

Katar rejiminin öncülüğüyle bugün İsrail işgaline açılan Suriye’den sonra Arap ülkeleri arasında İsrail’le ilişkilerin normalleştirilmesini ihanet olarak suçlayan kalmadı.

Katar’ın öncülüğünde değişen ‘ihanet’ algısı ve İsrail’e hizmet
Katar’ın öncülüğünde değişen ‘ihanet’ algısı ve İsrail’e hizmet YDH
Yazı boyutu
100%
11 dk okuma

Amerika’nın prestijli dergilerinden The New Yorker, Katar rejiminin İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile kurduğu stratejik ilişkinin detaylarını ifşa etti.[1]

Haberdeki detayların özeti şöyle: Katar rejimi İsrail’e yönelik, kamuoyu önündeki sert söylemlerin aksine, Netanyahu hükümetine eşsiz hizmetler sundu. Netanyahu da bu hizmetleri karşılıksız bırakmadı.

Katar’ın İsraillilere hizmetleri şu başlıklar altında toplanıyor:

- Filistin’i bölme stratejisine finansal kaynak sağlamak: Filistin’in Ramallah ve Gazze yönetimleri olarak ikiye bölünmesine giden sürecin, Katar’ın Hamas’la ilişkilerini başlattığı tarih olması dikkat çekicidir.

- İsrail medyasında Netanyahu lehine propaganda yapmak: Nitekim Netanyahu da kendi üst düzey danışmanlarının Katar fonlarıyla yürütülen seçim kampanyalarında yer almasına imkan tanıdı.

- Netanyahu’nun seçim kampanyalarının finansörlüğünü yapmak: Bu bağlamda Katar, 2012 ve 2018 yıllarında Likud Partisi’ne ve Netanyahu’ya toplamda onlarca milyon dolarlık nakit aktardı.

Bu hizmetler karşılığında İsrail’in Katar rejimi için yaptığı hizmetler de özetle şöyle:

ABD’de Katar aleyhine çıkabilecek kararları engellemek: Örneğin 2017 yılında ABD Temsilciler Meclisi, teröre destek verdiği gerekçesiyle Katar’a ağır yaptırımlar uygulanmasını öngören bir yasa tasarısı hazırladı. Netanyahu’nun askeri danışmanı, Katar rejiminin Hamas’a silah temin etmediğini ve yalnızca insani yardım faaliyetleri yürüttüğünü savunan resmi bir mektup yazdı. Böylece tasarının çıkması engellendi. 

- Katar’ın Hamas üzerindeki nüfuzunun artmasını sağlamak: Örneğin, 2018 yılından itibaren Katar’ın Gazze’ye her ay 30 milyon dolara varan nakit transferleri gerçekleştirmesine onay verdi.  

- Filistin meselesinde Katar’ı arabulucu kılmak: İsrail basınında Katar'ın arabuluculuktaki ‘vazgeçilmezliği’ işlendi ve diğer bölgesel aktörler yıpratıldı. Örneğin Netanyahu’nun başdanışmanı Jonatan Urich ve medya sorumlusu Eli Feldstein, Perception firması aracılığıyla Katar'dan sağlanan fonlarla İsrail medyasında Katar yanlısı yayınlar yapılmasını sağladı. 

Bu işbirliği çerçevesinde Netanyahu, kriz anlarında dolaylı müzakerelerin ana merkezinin Katar olmasını sağlayarak ona itibar kazandırdı. Katar ise ana arabulucu rolüyle Netanyahu’ya diplomatik manevra alanı sundu. 

Katar rejimi bu iddiaları ve belgeleri reddetse de para transferlerinin tarihleri ile İsrail'in askeri operasyonları sonlandırması ve nakit geçişlerine izin vermesi kronolojik olarak örtüşüyor.

Katar ile rakiplerini farklı ve benzer kılan şeyler

Katar ile diğer Körfez ülkelerinin rekabetini izleyenler için bu bilgiler inanılmaz gibi gözükebilir. Zira en az on yıldır Katar’ın adı Hamas’a destekle anılıyor; onun rakipleri ise İsrail’le normalleşmeye öncülük ediyor.

Katar ile diğer Arap devletlerinin husumetine sebep olan en temel görüş ayrılığı İhvan’la ilişkilerden kaynaklanıyor. 

Katar, 1960’lardan beri İhvan’a verdiği destekten dolayı rakipleri tarafından ‘İhvanistan’ diye nitelenirken, diğer Arap ülkelerinin büyük çoğunluğu İhvan’ı yasadışı sayıyor.

Bu zahiri durum, İhvan’la derin ilişkileri bulunan Katar’ın Hamas ve Filistin yanlısı olduğu algısını yaratırken rakiplerinin Hamas karşıtlığı ve İsrail’le ilişkileri ise İhvan kaygısı ile açıklanıyor.

Peki nasıl oluyor da İsrail’le müttefikliğini gizleme gereği duymayan Birleşik Arap Emirlikleri ile Hamas’ın en büyük destekçisi olarak görülen Katar rejimi, İsrail’deki en aşırılık yanlısı lider olan Benyamin Netanyahu ile stratejik işbirliğinde buluşabiliyor?

Bu sorunun cevabı, Katar rejiminin İhvan’la, Hamas’la ve İsrail’le ilişkilerinin tarihinde gizli.    

İhvan, Arap devletleri ve Katar

İslam dünyasının ilk İslamcı örgütü olan İhvan-ı Müslimin, kuruluğu 1928’den beri şeklen cumhuriyet olan bölge ülkeleri tarafından da krallıklar tarafından da bir tehdit olarak görüldü. Bunun tek istisnası Katar rejimiydi. 

Nasırcılığın tüm Arap dünyasını etkisi altına aldığı 1960’lı yıllarda bölgedeki krallık rejimleri cumhuriyetçiliğe karşı İslamcılığı bir koruma kalkanı olarak kullandı.

Örgütün Cemal Abdunnasır döneminde yasadışı ilan edilmesinden sonra Mısır’da barınamayan İhvancılara Katar kucak açtı. 

Vehhabiliği propaganda eden Suudilerin aksine Katar’ın İslami bir ideolojisinin olmaması, bu rejimin İhvan’la ilişkilerinin asli motivasyonu oldu. Zira Katar rejimi İhvan’la ilişkileri sayesinde hem Nasırcılığa hem de Körfez’deki en büyük rakipleri olan Suudilere karşı bir ideolojik kalkan edinecekti.      

Katar, İhvan'ın ideologlarından Yusuf el-Karadavi’yi 1961'de davet etti. Ona Şeriat Fakültesi'ni kurdurdu ve 1968'de ise vatandaşlık verdi.

1960’lı ve 1970’li yıllarda neredeyse tüm bölge ülkelerinde tehdit olarak görülen İhvan, 1975’te Katar’da şube açtı. Tabi İhvan da bu iyiliğin altında kalmadı; diğer bölge ülkelerinde rejimleri eleştirirken, Katar rejimine bağlılığını bildirdi. 

1995’te babasına darbe yapan Hamed bin Halife’nin emirliği döneminde rejimle İhvancılar arasındaki işbirliği sembiyotik bir ilişkiye dönüştü.  

Böylece İhvancılar güvenli bir üsse ve güçlü bir finansal desteğe sahip olurken Katar rejimi de tüm bölgeye kendi siyasal nüfuzunu dayatabileceği bir yumuşak güç kazanmış oldu.

Çünkü ilişki, Katar’ı bölgenin süper gücü haline getiren iki meyve vermişti: el-Cezire ve Müslüman Alimler Birliği. 

Yusuf Karadavi’nin başkanlığını yaptığı Müslüman Alimler Birliği İhvancılık ideolojisine dayalı bir din tasavvuru üretti. 

Bu, iktidar için her yöntemi, aracı ve ittifakı meşru gören bir din tasavvuruydu. 

El-Cezire ise bunu Katar rejiminin stratejik çıkarları doğrultusunda propaganda etti. 

Bunun Katar rejimine kazandırdığı ‘bölgesel süper güç’ rolü 2005’teki BOP Projesinin 2011’deki güncellenmiş versiyonu olan ‘Arap Baharı’ projesinde açıkça görüldü.  

‘Arap Baharı’,  Katar’a bölgesel süper güç olma vizyonu sunuyordu. Mantık basitti, 6 bölge ülkesinde isyanlar vardı. Bu otoriter bölge ülkelerinde en örgütlü olanlar İhvancılardı. 

Eğer bu ülkelerdeki rejimler devrilir ve serbest seçimler yapılırsa kesinlikle İhvancı partiler iktidara gelecekti. İhvan’ın iktidarı kazandığı ülkelere, Katar hakim olacaktı; çünkü İhvancılar yıllardır Katar rejiminin sepetindeydi.  

Tunus ve Mısır’da bu öngörü gerçek oldu; İhvan’ın toplumsal ağırlığının olmadığı Yemen, Libya ve Suriye’de ise Katar’ın yumuşak güç silahları devreye sokuldu.

Müslüman Alimler Birliği, Libya ve Suriye’ye Amerika ve NATO müdahalesi için çağrılar yaptı. 

Yusuf Karadavi, Şam meydanlarında bombalı saldırı yapılmasına cevaz verdi; çünkü ölenler masumsa Allah onları zaten cennete koyacaktı! 

El Cezire bu fetvaların propagandasını yaptı, bu sayede devşirilen on binlerce militan, Katar ve diğer bölge rejimlerinin finansmanı ile silahlandırılıp Suriye ve Libya’ya akıtıldı.

Hacmiyle orantısız hevesler Katar’a pahalıya mal oldu

Katar rejiminin İhvan üzerinden Mısır ve Tunus’a hakim olması, başta Suudiler olmak üzere rakiplerini alarma geçirdi.

Katar, gücü ve hacmiyle orantısız heveslerinin bedelini ağır ödedi. Zira Suudiler ve Emirlikler ‘İhvan tehlikesi’ ile Amerikan desteğini arkasına alarak Mısır ve Tunus’un fabrika ayarlarına dönmesini sağladı. 

1995’te babasına darbe yapan Hamad bin Halife, 2013’te Amerika’nın yaptığı saray darbesiyle iktidarını oğlu Temim’e bırakmak zorunda kaldı. 

İran hava sahasını açıp ablukayı kırmasaydı, 2017’den 2021’e kadar Suudilerle müttefiklerinin ablukası altında kalan Katar, Gazze’ye dönebilirdi. 

Katar rejimi bölgedeki yalnızlığını Amerika ve İsrail üzerinden aşmaya çalıştı. New Yorker’in ‘Qatargate’ dosyasına konu olan Katar-Netanyahu ilişkileri bu düzlemde gelişti. 

Arap Baharı ile umduğunu bulamayan Katar’ı rakiplerine karşı üstün kılacak en önemli kart, Filistin konusunda söz sahibi olmasıydı. Filistin üzerinde söz sahibi olabilmek ise hem Hamas’la hem de İsrail’le ilişki kurabilmeye bağlıydı.

Katar’ın rakiplerinin İsrail’le ilişkileri harikaydı; ancak onlar için Hamas ya terör örgütü veya bir tehditti.

Bölgede hem Hamas’la hem de İsrail’le iyi ilişkilere sahip iki devlet vardı: Katar ve Türkiye. 

Ancak Türkiye, Katar’ın sahip olduğu Müslüman Alimler Birliği ve el-Cezire silahlarına sahip değildi; ayrıca muhtemelen Netanyahu’nun seçim kampanyasını finase edecek on milyonlarca doları da yoktu. 

Türkiye, 2012’de Hamas’ın Suriye’den çıkarılması için Katar’a büyük destek vermişti. Hamas’ın siyasi bürosunu Doha’ya taşıması da katar rejiminin bir diğer avantajıydı.    

Katar-Hamas İlişkilerinin Kronolojisi

İhvan’la ilişki sorunsuz olabilirdi; ancak İhvan’ın Filistin kolu olan Hamas, İran’ın ‘Direniş Ekseni’nin de bileşenlerinden biri olduğu için onunla ilişki ABD ve İsrail nezdinde oldukça riskliydi. 

Peki nasıl olmuştu da Katar rejimi Hamas’la bu kadar yakın ilişki kurabilmişti? Bunun cevabını rejimin yetkilileri cevapladı:  

2025’te yapılan Doha Forum görüşmelerinin ikinci gününde, Amerikalı Gazeteci Tucker Carlson tarafından yönetilen bir panelde konuşan Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman bin Casim, Hamas ile ilişkilerin 13 yıldır Amerika Birleşik Devletleri'nin talebi üzerine kurulduğunu söyledi.

Abdurrahman bin Casim, “Bu ilişkinin kökenleri yaklaşık 19 yıl öncesine, Hamas'ın Filistin Yasama Konseyi seçimlerine katıldığı döneme ve 2012'de ofisini Doha'ya taşıdığı zamana dayanıyor. Bu ofis, yalnızca ateşkes iletişimini kolaylaştırmak ve Gazze Şeridi'ne yardım ulaştırılmasını sağlamak için kullanılmıştı, diye vurguladı.”[2]

Hamas'ın 2006'da Filistin seçimlerine katılması, Katar'ın örgütle ilişkilerini geliştirmesinde bir dönüm noktası oldu. 

Hamas’ın seçimleri kazanması ve ardından Filistin yönetiminin Ramallah ve Gazze olarak ikiye bölünmesi, Katar’ın İsrail’le koordineli olarak Hamas üzerindeki nüfuzunun artmasını sağladı.

2012’ten 7 Ekim’e kadar olan dönemde Hamas'ın Katar’daki bürosu, İsrail ile Hamas arasındaki dolaylı görüşmeler için bir kanal olarak kullanıldı. 

Katar, Gazze'ye yönelik insani yardımları finanse etti. İsrail rejimi de Gazze'de istikrarı sağlamak amacıyla bu yardımlara izin verdi. Katar, bu dönemde birçok ateşkes ve esir takası anlaşmasında kilit rol oynadı.

7 Ekim’den 2025’teki Trump barışına kadar olan dönemde de Katar başroldeydi. 

Hamas'ın 7 Ekim saldırısı sonrasında Katar, ateşkes ve esir takası müzakerelerinin merkezi haline geldi. 

Kasım 2023'te Katar'ın ev sahipliğinde bir haftalık insani ara sağlandı. İsrail’le Katar arasında New Yorker’in ‘Qatargate’ dosyasındaki verilerle tamamen örtüşen karşılıklı hizmet ilişkisin tek istisnası, İsrail rejiminin Eylül 2025'te Doha’daki Hamas bürosuna yaptığı saldırı oldu. 

Katar rejiminin bu saldırıya verdiği tepki ise “Bu eyleme ne kadar öfkeli olduğumuzu kelimelerle ifade edemem... Bu terörizmdir... Biz ihanete uğradık”[3] demekten ibaret oldu.

Katar, İsrail’le ilişkilerde öncü

İhvan’ın Hamisi ve Hamas’ın destekçisi Katar rejimi, İsrail’le ilişkiler konusunda Arap ülkelerine öncülük etti. 

Enver Sedat’ın İsrail’le 1979’da imzaladığı Camp David Barış anlaşması, Arap dünyasında bir suç olarak görülmüştü.

FKÖ Lideri Yaser Arafat, 1981’de “o tetiği çeken eli öperim” diyerek Enver Sedat suikastını övdü. Ancak 1993’te kendisi Enver Sedat’a rahmet okutacak Oslo Anlaşmasını imzaladı.

Filistin ulusal ülküsünü özerk yönetimin iktidar koltuğu için feda eden Arafat, Camp David’i sözde suç olarak gören Arap rejimleri için bir çığır açmış oldu. Nitekim 1994’te de onu Ürdün’ün barış anlaşması izledi.     

1994’ten Emirliklerin öncülük ettiği 2020’deki İbrahim Anlaşmalarına kadar Arap ülkelerinin İsrail’le ilişkileri normalleştirmesi hala ‘ihanet’ olarak nitelenen bir eylemdi. Ancak Emirliklerden önce bu ‘ihanet’e de Katar rejimi öncülük etmişti.

Katar-İsrail ilişkileri kronolojisi bunu doğruluyor: 

Katar, 1991 Madrid Barış Konferansı'na katılarak İsrail ile ikili ilişkilere kapı araladı. 1993 Oslo Anlaşması sonrasında İsrail’le ilk doğrudan teması kurdu.

1994’te İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Yossi Beilin, Katar’ı ziyaret etti ve kısa süre sonra Doha'da bir İsrail ticaret ofisi açıldı. 

1995’te Katar Enformasyon Bakanı, Oslo Anlaşmasını imzaladığı için ihanetle suçlanan ve bir Yahudi tarafından öldürülen İsrail Başbakanı İshak Rabin'in cenazesine katıldı.

1996’da, İsrail Başbakanı Şimon Peres, Doha'yı ziyaret etti. Bu ziyaretin ardından Katar, Körfez İşbirliği Örgütü üyeleri arasında İsrail ile ilk ticaret ofisini açan ülke oldu. Aynı yıl iki ülke arasında bir ticaret anlaşması imzalandı.

2000’de İkinci İntifada'nın başlaması ve Arap dünyasından gelen baskılar sonucu Katar rejimi İsrail ticaret ofisini kapatmak zorunda kaldı.

Artık ilişkiler gizli sürüyordu. Ticaret ofisi kapalı olsa da Amerika’nın Irak’ı Katar’daki Udeyd hava üssünü kullanarak işgal ettiği 2003’te iki tarafın dışişleri bakanları Paris'te, 2005'te ise New York'ta buluşuyordu.

2006’da Katar, İsrail-Lübnan savaşı sırasında arabuluculuk yapmaya çalıştı; ancak Hizbullah ona bu imkanı vermedi. 

2009’da İsrail'in Gazze'ye düzenlediği ‘Dökme Kurşun’ operasyonu sonrasında Katar rejimi bir kez daha İsrail ile tüm bağlarını kopardığını açıkladı. 

Halbuki 2006’dan beri İsrail’le koordineli olarak Hamas üzerinde kurduğu nüfuzu, Qatargate’teki verilere konu olacak şekilde kullanmaya devam etti.  

Sonuç

Camp David anlaşması öncesinde Arap devletleri İsrail’le ilişkileri ‘ihanet’ olarak nitelerdi.

Camp David sonrasında Arap devletleri üç grup oldu:

1- ‘İhanet’i suç sayanlar,

2- ‘İhanet’ edenler,

3- Niyet etmekle birlikte ‘ihanete’ cesarete demeyenler.

Arafat’ın Oslo Anlaşması üçüncü gruba cesaret verdi ve birinci gruptakiler yalnızlaştı. Birinci grupta yer alan son Arap devleti olan Suriye, ikinci ve üçüncü gruptakilerin ortak çabasıyla şu an İsrail’in işgaline açıldı.

Bu süreçte başrolü Katar rejimi, Müslüman Alimler Birliği ve el-Cezire oynadı. 

Suriye’yi İsrail işgaline açan Colani’ye 2001’de Usame bin Ladin’in oğlunun düğününe katılan el-Cezire muhabiri Ahmed Muvaffak Zeydan danışmanlık yapıyor.

Amerika, 11 Eylül gerekçesiyle tüm dünyada terör estiriyordu. Amerika’nın bölgedeki en büyük askeri üssü olan el-Udeyd, el-Cezire’nin binasına sadece 22 km mesafedeydi. 

El-Cezire’nin muhabiri Ahmed Zeydan, ABD’nin 11 Eylül saldırılarından sorumlu tuttuğu Usame bin Ladin’le ekim ayında röportaj yapıyordu.[4] Amerikalılar ise ekrandan izlemekle yetiniyordu!    

2011’te wikileaks belgelerinde Amerikan istihbaratıyla ilişkileri ifşa olduğu için istifa etmek zorunda kalan İhvancı Vaddah Hanfer, müdürü olduğu el-Cezire’ye 2003’te Irak’ı işgal eden Amerika’dan ‘işgalci’ diye bahsettiriyordu. 

Müslüman Alimler Birliği’nin başkanı olan Yusuf Karadavi ise Irak’tan dolayı el-Cezire’de tartıştığı İran’ın eski Cumhurbaşkanı Haşimi Rafsancani’ye suçlamalar yöneltiyordu.

Katar rejiminin öncülüğüyle bugün İsrail işgaline açılan Suriye’den sonra Arap ülkeleri arasında İsrail’le ilişkilerin normalleştirilmesini ihanet olarak suçlayan kalmadı. 

Arap rejimleri artık ihaneti, İran’la ilişkilerle ölçüyor ve Araplar sadece bu konuda birleşiyor.

Çünkü İran, Lübnan’da Hizbullah, Filistin’de Hamas, Yemen’de Sanaa hükümeti, Irak’ta Halk Seferberlik Güçleri, İsrail’le normalleşmeyi hala ihanet olarak görüyor. 



[1] The New Yorker, 19 Eylül 2026, Israel’s Qatargate Scandal

[2] Katar Dışişleri Bakanlığı resmi web sitesi. 7 aralık 2025, Prime Minister and Minister of Foreign Affairs Reaffirms Qatar's Enduring Support for Palestinians, Humanitarian Assistance

[3] Independent, 11 Eylül 2025 Katar: Bölgedeki ortaklarımızla İsrail saldırısına nasıl yanıt vereceğimizi görüşüyoruz

[4] Şuruk, 21 Mayıs 2011, أحمد زيدان للشروق:لم أصدق أن بن لادن كان يقيم في إسلام آباد

Alptekin DURSUNOĞLU

Yakın Doğu Haber Genel Yayın Yönetmeni

Bütün yazıları →

Aynı Yazardan