Abu Dabi-Tahran anlaşması, İran liderliğinde bölge düzeninin ilk sonucu mu?
❝İran’a karşı savaş, Amerika’ya haddini bildirdiği için Birleşik Arap Emirlikleri’nin izlediği dış politikanın sınırlarını da ortaya koydu. Pek çoklarının -İsrail müttefikleri dahil- hesapları değişmeye başladı.❞
ABD-İsrail'in İran'a karşı başlattığı savaştan tam 8 gün sonra, Kuveyt’in Alrai televizyonuna konuk olan Kuveytli analist Müsait el-Mugannem çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.
Analist el-Mugannem’e göre, “İşler Devrim Muhafızları’nın iddia ettiği gibi değildi, Amerikalıların Körfez’i savunduğu yalandı”, “Bugün Amerikalıları koruyan Körfez ülkeleriydi.”
Kuveytli analist el-Mugannem, bölgedeki ABD askeri varlığının Körfez rejimleri için bir güvenlik kalkanı sunmaktan ziyade onları birer açık hedefe dönüştürdüğünü vurguluyordu. Bu sözler, aslında Körfez ülkeleri ile ABD’nin ‘müttefiklik ilişkisi’nin gerçek niteliğini ifşa ediyordu. İfşa edilen şuydu:
Körfez monarşileri, “korunan müttefikler” değil, ABD’nin bölgesel güç düzeninin ekonomik ve askerî yükünü taşıyan bağımlılardı. “Amerikan güvenlik şemsiyesi” ise egemenlik ve caydırıcılık üretmekten çok bu bağımlılık ilişkisini örten bir güvenlik kandırmacasıydı.
Aslında bu gerçeği yıllar önce Katar’ın eski Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Hamad bin Casim ifşa etmişti. Bin Casim, başbakanlığı döneminde el-Cezire televizyonuna verdiği bir mülakatta, milyarlarca dolar harcanarak Katar öz kaynaklarıyla inşa edilen el-Udeyd Hava Üssü'nün bir Katar vizyonu değil, doğrudan “Amerika'nın talebi” olduğunu açıklamıştı. Eski Başbakanın, “Eğer kalkıp size bu üssün kontrolünün yüzde yüz Katar’ın elinde olduğunu söylersem yalan söylemiş olurum” şeklindeki itirafı, meselenin basit bir askerî işbirliği değil; asimetrik bir bağımlılık ve egemenlik devri meselesi olduğunu kanıtlıyor. Mülakatta “Üssün kontrolü kimde?” sorusuna da içerleyen Bin Casim, son savaşta Körfez ülkelerini onlardan bile daha fazla savunma yarışına giren, İran’ı canhıraş biçimde kınayan safdil bölge ülkelerine adeta “Yahu bir durun da neyi savunduğunuza bir bakın!” demediği kalmıştı.
O dönemde Körfez ülkesinin eski liderinin sözleriyle açığa çıkan egemenlik yanılsaması, bugün ABD-İsrail’in İran’a karşı savaşında daha da görünür oldu. Körfez monarşileri de güvenlikleri için daha pragmatik yollar aramaya başladı.
Bu arayışın somut örneklerinden biri, İran Cumhurbaşkanı Mesud Pizişkiyan ile BAE Veliaht Prensi Şeyh Halid bin Muhammed bin Zayid Nahyan arasında 13 Eylül’de varılan anlaşma oldu. Pizişkiyan, Hindistan'ın başkenti Yeni Delhi'deki BRICS Liderler Zirvesi marjında, “Abu Dabi Veliaht Prensi ile geçmişi geride bırakıp geleceğe bakma ve geleceği iş birliği içinde nasıl inşa edebileceğimize dair ortak bir anlayışa varma konusunda anlaştık,” ifadelerini kullandı.
Kimilerine göre BAE’nin Tahran’la bir uzlaşı araması, ideolojik bir tercih ya da diplomatik bir jest. Kimilerine göre ise bu tablo, “İran’ın İsrail müttefiki BAE ile yürüttüğü bir arka kapı diplomasisi”. Halbuki bu uzlaşının arkasında somut güvenlik ve çıkar hesapları var. Bu uzlaşı, Fars Körfezi’nde değişen güç dengelerinin BAE üzerinde yarattığı baskının ve Abu Dabi’nin güvenliğini ve ekonomik çıkarlarını koruma arayışının bir sonucu.
Bir başka deyişle bu uzlaşı, Amerika’nın İran karşısında bükemediği elinin BAE tarafından öpülmesinden ibaret. Tahran’ın “Abu Dabi ile sorunlarımızı hallettik” açıklaması, Amerika’nın sunduğu gerçek dışı güvenlik illüzyonu karşılığında sürdürülen on yıllık haraç düzeninin İran’ın gerçek askerî gücü karşısında çöktüğünü ve Körfez’in artık Tahran’la uzlaşmak zorunda olduğu yeni dönemin başladığını ilan ediyor.
Körfez'in hasar ve zafiyet analizi
Savaşın ilk haftalarında İran ve müttefikleri, Körfez’deki ABD üslerine bin 200’den fazla balistik füze ve 4 bin kamikaze İHA fırlattı. Batı medyasının %95 önleme oranı açıklamasına rağmen, uygulanan "doyurma taktiği" ABD savunmasını kilitledi. bin 500 Patriot ve 200 THAAD füzesinin (ABD stoklarının %65'i) harcanmasıyla, birkaç günlük tüketim ABD'nin yıllık üretimini aştı (The Economist/CNN).
Savunma maliyeti saldırının beş katına ulaştı. İlk 10 günde Ürdün, Suudi Arabistan, BAE, Katar ve Kuveyt'te 42 ABD uçağı ile 4 milyar dolar değerinde 16 kritik sistem (4 THAAD radarı, AN/FPS-132, Patriot sensörleri) imha edildi.
Zafiyet deniz ticaretine de yansıdı; sigorta primleri 10-15 kat arttı. Dubai Cebel Ali Limanı %90 kapasite kaybıyla küresel sıralamada 32. sıraya, Halife Limanı ise %65 düşüş yaşadı.
BAE sivil havacılığı 4,3 milyar dolar zarar etti. Hürmüz Boğazı’ndan geçen petrol akışı yüzde 45 düştü, Suudi boru hattı ve Ruveys Rafinerisi vuruldu; Brent petrol 119 dolara çıktı. Körfez’in haftalık petrol gelirleri de yüzde 65-85 oranında eridi. Financial Times’ın aktardığına göre, Suudi Arabistan’ın gösterge endeksi yüzde 0,8, Saudi National Bank hisseleri ise yüzde 1,9 değer kaybetti.
Kriz, Körfez ile Washington ittifakını da sarstı. BAE'li milyarder Halef el-Habtur'un Trump’ı eleştirmesi monarşilerin “terk edilmişlik” hissini yansıtırken, bütçe baskısı artan Körfez ülkeleri ticari sözleşmelerde “mücbir sebep” maddelerini işletti (FT). Planet Labs uydu verilerini 96 saat askıya aldı, Körfez başkentleri ise ABD'nin stratejilerine “faturayı biz ödüyoruz” tepkisi gösterdi. Carnegie Vakfı, milyar dolarlık yatırımların ve İbrahim Anlaşmaları'nın bile Körfez’i koruyamadığını belirtti. Açığı kapatmak için İngiltere bölgeye yeni hava savunma sistemleri sevk etti.
Körfez bloğunda da çatlaklar oluştu. BAE; Suudi Arabistan ve Katar'ı ortak askerî cepheye ikna edemeyip yalnız kaldı (Bloomberg). Tahran’ın, müttefik savunma stoklarını eritmeyi hedefleyen “bin kesikle ölüm” stratejisi sonuç vermeye başladı. Suudi Arabistan, Katar ve Kuveyt, Tahran’a mesaj göndererek savaşın dışında kalmaya çalıştı. Bu durumu fırsata çeviren İran, Umman ve diğer Arap ülkeleriyle Hürmüz Boğazı'nda yabancı müdahalelerden bağımsız yeni bir güvenlik sistemi kuracağını açıkladı.
İşte tam bu noktada, BAE Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid; Tahran ile gerilimi düşürme görevini Devlet Başkanı Yardımcısı Mansur, Dışişleri Bakanı Abdullah ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Tahnun bin Zayid'e devretti (FT).
O eskiden Körfez'in parlayan yıldızıydı
BAE, 28 Şubat 2026’da savaşa doğrudan taraf olmuştu. ABD'nin talebiyle Lavan Adası petrol rafinerisi hedef alınırken; Qeşm, Ebu Musa, Bender Abbas ve Aseluye'ye ortak hava harekâtları düzenlendi.
İsrail basınına göre Mossad Başkanı David Barnea, Mart ve Nisan aylarında Abu Dabi’ye giderek Lavan saldırısını, Demir Kubbe sevkiyatını ve İsrail operasyonlarını bizzat koordine etti.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, BAE’nin düşman safında yer aldığını BRICS toplantısında kanıtlarıyla sundu ve işgal başbakanı Netanyahu ile Muhammed bin Zayid gizli görüşmesini “affedilemez” olarak nitelendirdi. İran Meclisi BAE’yi “düşman üssü” ilan ettikten sonra, Devrim Muhafızları er-Ruveys'te konuşlu ABD THAAD radar sistemini füzelerle imha etti. BAE’deki altyapı ağır hasar aldı. Yetersiz sığınak sistemleri binlerce yabancının tahliyesine yol açtı. Amazon Web Services (AWS) Dubai veri merkezinin vurulması bölgesel bulut hizmetlerini çökertti.
Tahran, Dubai’de 160 Amerikan askerinin bulunduğu üssü 230 İHA ve füzeyle vurdu. Goldman Sachs ve Citigroup gibi devlerin tahliyeleriyle Dubai ekonomisi sarsıldı. İran’ın Habşan gaz tesisini vurmasıyla Adnoc Gas'ın nisan ayındaki net geliri %15 düşerek 1,079 milyar dolara geriledi.
Eş zamanlı olarak İran, BAE'ye 8 maddelik bir liste ileterek adalar (Ebu Musa, Tonb) üzerindeki egemenliğini tanımasını, ABD üslerini kapatmasını ve dondurulan İran fonlarını serbest bırakmasını talep etti; aksi halde 7 stratejik enerji hattının vurulacağı tehdidini savurdu.
Siber cephede ise Hanzala grubu, Dubai resmî kurumlarından 149 terabayt veriyi ele geçirip 6 petabaytlık veriyi imha etti. Saldırılar karşısında İsrail, BAE'ye gizlice Demir Kubbe bataryası gönderdi ve BAE'ye fırlatılan 2.750'den fazla İHA/füze tehdidini bastırmak için Güney İran'ı vurdu.
Güvenlik ve ekonomi baskısı altındaki BAE, Nisan ayında OPEC’ten ayrıldı. Fuceyra Limanı’na güvenilerek alınan bu karar, tesislerin vurulmasıyla boşa düştü. İran, Hürmüz’de yeni bir “deniz kontrol bölgesi” ilan etti ve Fuceyra’nın günlük 4 milyon varillik ihracatı 500 bin varile düştü. Demir Kubbe’nin yetersizliği ve altyapıdaki çöküş, Dubai'den sermaye kaçışını hızlandırdı.
Gerçeklikle yüzleşen BAE, İran'ın 10-20 milyar dolarlık varlığını serbest bırakma ve Cebel Ali Limanı’ndan ticareti yeniden başlatma kararı aldı. İmzalanan mutabakatla Hürmüz Boğazı trafiğe açıldı, uçuşlar yeniden başladı.
Zorunlu pragmatizme dönen BAE’nin bu tutumunu milyarder Halef el-Habtur özetledi: “Dostumuz yok, sadece çıkarımız vardır.”
BAE neden bükülemeyen İran'ın elini öpmeye mecbur kaldı?
BAE’nin 13 Eylül 2026’da Tahran’la el sıkışması rasyonel bir geri çekilmedir. Ortada İsrail eksenli koalisyonun korunduğu klasik bir normalleşme değil; İran’ın dayattığı deniz kuşatması ve ABD’nin koruma kapasitesinin iflasından kaynaklanan bir mecburiyet bulunuyor.
İran, yalnızca Hürmüz Boğazı’nı kapatmakla kalmayıp Pakistan sınırındaki Çabehar’dan başlayarak tüm Umman Körfezi’ni kapsayan geniş bir “yaptırım güzergâhı” ilan etti. Bu hamleyle Tahran, Umman ve Arap Denizi hatlarında izinsiz gemi geçişlerini yasaklayarak bölgedeki deniz trafiğini kontrolü altına aldı.
Bu tablo BAE için doğrudan varoluşsal bir tehdide dönüştü. Hürmüz Boğazı’ndaki riskleri aşmak amacıyla Umman Körfezi kıyısındaki Fuceyra Limanı’nı alternatif bir ihracat kapısı olarak kullanan Abu Dabi, İran’ın bölgeyi kendi kontrol alanına almasıyla bu nefes borusunu da kaybetti.
Tahran ile koordine etmeden petrol satmanın, ticareti sürdürmenin ya da gemileri sigortalatmanın imkânsızlaşması, Emirliklerin küresel ticaret merkezi konumunu derinden sarstı.
Körfez’in yaşadığı stratejik sıkışma Hürmüz ve Umman hatlarıyla da sınırlı kalmadı. Yemen ordusunun Kızıldeniz kıyıları ve Babülmendeb Boğazı çevresini kontrol altına alması, İran’ın baskısına ikinci bir jeoekonomik katman ekledi.
Suudi Arabistan’ın Hürmüz’deki aksamalar üzerine devreye soktuğu Doğu-Batı boru hattı ve Kızıldeniz çıkışlı alternatif güzergâhlar da bu hamle karşısında işlevsizleşti. Uluslararası analistlerin “coğrafyayı silaha dönüştürmek” olarak tanımladığı bu çok cepheli kuşatma, Körfez ülkelerini iki sert seçenekle baş başa bıraktı: Ya enerji ihracatındaki kesintilerin ve askeri harcamaların yıkımını göze almak ya da ekonomik istikrarı koruyabilmek için Tahran’la uzlaşmak.
İsrail müttefiki BAE’nin evdeki hesabı çarşıya uymadı
Savaş, Körfez’de yıllardır ayakta duran “Amerika korur” anlayışını ciddi biçimde sarstı. Yaşananlar, Emirlikler gibi küçük devletlerin büyük maceralara kalkışma imkânlarının ne kadar sınırlı olduğunu da gösterdi. Özellikle büyük güçlerin rekabet ettiği ve doğrudan tehdit altında oldukları bir bölgede, Batı ittifakına güvenmenin tek başına yeterli olmadığı ortaya çıktı.
Körfez ülkeleri, güvenliklerini sağlamak için bölgedeki güç dengelerini hesaba katmak ve İran başta olmak üzere komşularıyla daha pragmatik ilişkiler kurmak zorunda kaldı.
İran’a karşı savaş, Amerika’ya haddini bildirdiği için Birleşik Arap Emirlikleri’nin izlediği dış politikanın sınırlarını da ortaya koydu.
Abu Dabi, yıllar boyunca ekonomik bağlantılarını, bölgesel ilişkilerini ve farklı aktörlerle kurduğu ağları kullanarak etkisini büyütmeye çalıştı. Ancak savaş, bu tür bir gücün coğrafyanın dayattığı gerçeklerin önüne geçemeyeceğini gösterdi.
Tahran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisi, Çabehar’dan Umman’a uzanan deniz hattındaki ağırlığı ve Yemen’in Babülmendeb’de oluşturduğu baskı, pek çoklarının -İsrail müttefikleri dahil- hesabını değiştirmeye başladı.
