MAKALELER    Alptekin DURSUNOĞLU
ARAP DÜNYASI | SURİYE | FİLİSTİN | IRAK | İRAN | İSRAİL | LÜBNAN | ASYA | RUSYA | KÜRDİSTAN | ANALİZLER | KİMDİR? | RÖPORTAJ |
29/06/2011 - 02:32 tarihinde eklendi
Türkiye’nin idealist dış politikasının Suriye sınavı
Alptekin DURSUNOĞLU
Suriye sorununun çözümünde samimiyet, Beşşar Esed’e reform tavsiyesi yapıldığı kadar, devrimden başka bir şeye razı olmayacaklarını vurgulayan muhaliflere de söylem ve eylemlerini Esed’le müzakere masasına oturabilecek düzeye çekmeleri için baskı yapılmasını gerektiriyor.

Amerika’da yayımlanan Wall Street Jorunal gazetesiyle İsrail istihbaratına yakınlığıyla bilinen Debka File, sitesinin Türkiye’nin Suriye’de yaşanan gelişmelere ilişkin tutumuyla ilgili haberleri, Türkiye’nin bölgeye yönelik politikasının ciddi bir sınavdan geçtiğini düşündürüyor.

Wall Street Jorunal “Suriye krizinin Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkileri ısındırdığını, Ankara ve Washington'u da daha yakın işbirliğine götürdüğü”[1]nü söylerken, Debka File, “Suriye sorununun, ABD-Türkiye ortaklığıyla çözülmesi kararına varıldığını ve ortaklaşa hazırlanan planda Türkiye’ye düşen esas rolün Suriye ile “askeri gerilimi tırmandırıcı adımlar atmak”[2]olduğunu öne sürüyor.

***

Suriye, Türkiye’nin, bir başka ifadeyle Ak Parti’nin bölgede gıpta ve hayranlık uyandıran “komşularla sıfır problem, azami işbirliği ve bölgesel entegrasyon” politikasının en önemli ayağını oluşturuyor.

Suriye ile yakınlaşma, Türkiye’nin öncülüğünü yaptığı Irak’a Komşu Ülkeler İnisiyatifi’nin etkisini arttırarak Ankara’ya Irak politikalarında manevra alanı açtı. Filistin ve Lübnan meselelerine İran ve Suudi Arabistan’dan farklı olarak üçüncü bir tezle müdahil olmasını kolaylaştırdı. Türkiye’nin İsrail’i dengeleyici bir bölge gücü olarak sivrilmesini sağladı. Güneydeki en uzun sınırı, teröre karşı korunaklı hale geldi. Lübnan’ı ve Ürdün’ü de içine alan vizesiz seyahat imkanı ile ticari ve insani entegrasyonun zemini güçlenmiş oldu.

Türkiye Suriye ilişkilerinin güçlendirilmesinin iki tarafa da sağladığı imkanların daha da geliştirilebilmesi, Türkiye’nin Mısır’da koyduğu; ancak Libya’da savrulduğu “idealist” dış politika tutumunu iyi etüt etmesine ve manipülasyonlara çok açık “demokrasi” ve “insan hakları” kavramları ile “idealist” tutumu arasındaki dengeyi realist bir şekilde kurmasına bağlı gözüküyor.

Türkiye’nin Suriye’deki gelişmelerle ilgili olarak bu dengeyi korumaya çalıştığını düşündüren bir tutumunun olduğu söylenebilirse de Suriyeli muhaliflere Antalya’da ev sahipliği yapması ve Şam’a politika dikte etiğini düşündüren telkinlerde bulunması, bölgede Türkiye’nin niyetleri konusunda kuşkular oluşturuyor.

Türkiye’nin Suriye konusundaki tutumunun seyrine ilişkin bir kronoloji turu yaptığımızda bölgede Türkiye’nin Suriye’ye yönelik tutumuna ilişkin kuşkuların çok da yersiz olmadığı sonucuna varabiliyoruz.

 Türk dış politikasının Suriye kronolojisi

7 Mart: Der’a’daki olayların patlak vermesine 11 gün kala, Türkiye’nin “bölgesel entegrasyon” hedefini oldukça güçlendirecek bir adım atıldı ve Türkiye, İran, Irak ve Suriye arasında “Şamgen” adı verilen ortak vize uygulaması konusunda anlaşmaya varıldığı açıklandı.[3]

27 Mart: Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in, 18 Mart’ta Der’a kentinde başlayan gösterilerin ardından reform süreci başlatıp 260 siyasi tutukluyu serbest bırakması, Türkiye tarafından olumlu karşılandı. Esed’i telefonla arayan Erdoğan, başlatılan reformları övdü ve reformların sürdürülmesi çağrısında bulundu.[4]

28 Mart: Başbakan Erdoğan, Mısır konusunda değişimden ve demokrasiden yana koyduğu “idealist” tutum konusunda Suriye’nin bir istisna oluşturmadığını açıkladı.[5]Türkiye’nin Suriye’deki gelişmelere yönelik ilgisini sınırların uzunluğu ve akrabalık bağıyla gerekçelendirdi.[6]

29 Mart: Değişimden ve demokrasiden yana tutumu konusunda Suriye’yi istisna etmemekle birlikte Türkiye Tunus, Mısır ve Libya konusunda attığı adımlardan çok daha ileri ve acil adımlar atmaya başladı. Suriye ile en üst düzeyde temaslarını arttıran Başbakan Erdoğan, MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı Şam’a gönderdi.[7]Halkın talepleri doğrultusunda reformlar yapan Beşşar Esed’in bu sorunu kolayca atlatabileceğini belirten Erdoğan, Esed’in reformları sanki Türkiye istediği için yapıyormuş kanaati uyandırırcasına açıklamasında reformların sözde kalmaması gerektiğini vurguladı.[8]

5 Nisan: Türkiye’nin Suriye konusunda rejim değişikliğinden değil, Beşşar Esed liderliğinde reformdan yana olan tutumu, İsrail’de eleştiri konusu oldu. İsrail’in bir dönem Türkiye’de de görev yapan ve Başbakan Erdoğan ve Ak Parti konusunda yazdığı kitapla da tanınan Türkiye uzmanı diplomatlarından Alon Liel, Erdoğan’ın Esed’e verdiği desteğin “Türkiye’nin bölgede büyük bir güç olma arzusundan kaynaklandığını savundu.[9]

7 Nisan: Başbakan Erdoğan’dan Suriye’ye mesaj götüren Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, Şam’a reformları ertelememe ve muhaliflerle görüşme tavsiyesinde bulundu.  “Beşşar Esed’in eşinin Sünni olmasının Sünnilere yaklaşımdaki olumlu yönlerini topluma anlatmayı” da tavsiye eden Davutoğlu, Ankara’nın Suriye’deki sorunu bir Sünni Alevi sorunu gibi algıladığını ortaya koymuş oldu.[10]

Öte yandan bölgedeki her gelişmeyle ilgili olarak ayrı ayrı senaryolar üzerinde çalışan “devletin zirvesi”nin (MGK) Suriye ile ilgili senaryoyu “rejim değişikliği olmaz” biçiminde yaptığı açıklandı. Genelkurmay Başkanlığı ve MİT’in de aktif katkı sağladığı “Gizli Kod” adı verilen senaryolar hazırlanırken “ülkelerdeki liderlerin durumunun, gücünün ve askeri desteğinin; isyanların ülke içindeki dağılımının ve katılım oranının; isyan çıkan ülkelerdeki Türklerin varlığının ve tahliye, askeri operasyon ve insani yardım gerekliliğinin göz önünde bulundurularak hazırlandığı bildirildi.[11]

Suriye için “rejim değişikliği olmaz” tespitiyle hazırlanan senaryonun mülteci akınını dikkate alan bir “insani yardım” merkezli senaryo olduğu bildirilmekle birlikte bu senaryodaki bir maddenin “çok gizli” koduyla tanımlandığı ve sadece sınırlı sayıdaki kişiler arasında paylaşıldığı ifade edildi.[12]

 Ankara söylemini sertleştirmeye başlasa da Esed’e destekte direniyor

26 Nisan: Bölgedeki isyan dalgasının Suriye’ye sıçraması üzerine CIA Başkanı Leon Panetta’nın mart ayı sonlarında Türkiye’ye çok gizli bir ziyaret gerçekleştirdiği bildirildi. MİT, hükümet ve genelkurmayla görüşmeler yapan Panetta’nın ziyaretinin ayrıntılarına ilişkin herhangi bir açıklama yapılmazken, görüşmeler sırasında Libya için “kriz”, Suriye için ise “kritik eşik” tanımlaması yapıldığı bildirildi.[13] Öte yandan ABD, Suriye’deki büyükelçilik personelinin aile üyelerinin ve acil durumlarda görev yapan personelin dışındaki çalışanların tahliyesi yönünde karar aldı.[14]Bu durum, Suriye için yapılan “kritik eşik” tanımlamasının kaynağı konusunda fikir vermiş oldu.

27 Nisan: Başbakan Erdoğan ile ABD Başkanı Barack Obama, yaptıkları telefon görüşmesinde “Suriye Hükümeti’nin şiddete başvurmaya derhal son vermesi ve Suriye vatandaşlarının demokratik arzularını yansıtan anlamlı reformları derhal hayata geçirmesi gerektiği yönünde de anlaştılar.”[15]Bununla birlikte Suriye’de istikrardan yana olan Türkiye, “istikrarın Beşşar Esed’le sağlanabileceğine” ve yola Esed’le devam edilmesi gerektiğine ilişkin tutumunu korumayı sürdürdü.[16]

28 Nisan: ABD ile Fransa ve İngiltere’den oluşan Avrupa ülkelerinin Suriye’ye yönelik baskılarını arttırmaya başlaması üzerine Türkiye MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı Kemal Madenoğlu başkanlığındaki bir heyeti Suriye’ye gönderdi.[17]Heyete başkanlık edenlerin makamları, Suriye’de Beşşar Esed öncülüğünde reformdan yana olan Türkiye’nin Suriye’deki reform sürecine katkı sunmayı hedeflediğini gösteriyordu. Öte yandan Türkiye’nin Şam Büyükelçisi Ömer Önhon aynı gün Türkiye’nin “yeni Suriye politikası”nın görüşüldüğü Milli Güvenlik Kurulu’nda bir brifing verdi.[18]

29 Nisan: Batı’nın Suriye’ye yönelik baskıları üzerine Suriye’deki reform sürecini hızlandırmaya çalışan Türkiye, Suriye’de görmek istediği reformlardan kendi modelini kastettiğini ortaya koydu. MİT ve DPT Müsteşarlarının başkanlığında Şam’a gönderilen heyetin Şam’a “Türkiye modelini” önerdiği ortaya çıktı. [19]

30 Nisan: Şam’a yönelik uluslar arası baskıların arttığı bir sırada Suriyeli muhaliflerin sorunu uluslar arası bir krize dönüştürme çabasının ürünü olduğunu düşündüren bir gelişme yaşandı. O güne kadar Suriye’nin Türkiye sınırına yakın hiçbir yerinde en küçük bir gösteri dahi olmamasına rağmen, çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu 250 kişilik bir Suriyeli grubu ellerindeki Türk bayraklarıyla ve Türkçe “Türkler gibi yaşamak istiyoruz, demokrasi istiyoruz” sloganları atarak Hatay’ın Yayladağı sınırındaki tel örgüleri aşarak Türkiye tarafın geçti.[20]Doğrudan Suriye muhalefeti tarafından örgütlenen bir gelişme olmasa bile bu gelişmenin 31 Mayıs’ta Antalya’da toplanan Suriyeli muhaliflere Türkiye sınırı yakınlarındaki Cisr eş-Şugur kentindeki olayları planlanma ve sorunun uluslar arası bir boyut kazanması için göç dalgası yaratma konusunda ilham verdiği söylenebilir.      

 Uluslar arası müdahale ihtimali ve Türkiye’nin tutumu

2 Mayıs: Başbakan Erdoğan, daha önce Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun da ifade ettiği gibi Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in eşinin Sünni olmasının Suriye’de Esed’i güçlü kılan bir durum olduğunu söyleyerek Türkiye’nin Suriye sorununu bir mezhep sorunu olarak algıladığını tekrar etti. Batı’nın Suriye sorununa yönelik yoğun ilgisinden dolayı Suriye sorununun Birleşmiş Milletlere gelebileceği öngörüsünde bulunan Başbakan Erdoğan, “BM Güvenlik Konseyi bunu masaya yatırdığı zaman, bu gelişmeler karşısında tabii ki burada en büyük rol Türkiye'nin üzerinde. Çünkü bizim gibi sınırı, bizim gibi ilişkileri olan yok. Onun için biz önümüzdeki günler içindeki ilişkileri çok daha ileri noktalara taşımak durumundayız. Çünkü biz bir daha Hama, Humus yaşamak istemiyoruz. Bunu da özellikle söyledik. Yani bir Hama katliamını Suriye bir daha görmemeli, bir daha yaşamamalı. Bu konuda çok titiz olmalısınız, çok hassas olmalısınız.' Bunların hatırlatmasını kendilerine yaptık. Eğer böyle bir şey tekrar yapılacak olursa, Suriye bunun altından zor kalkar diye düşünüyorum. Çünkü o zaman ister istemez insanlık burada tabii ki tavrını koyacaktır. Türkiye olarak biz üzerimize düşeni yapmak durumunda kalacağız”[21]diyerek sorunun uluslar arası bir boyut kazanması durumunda -tıpkı Libya örneğinde olduğu gibi- Türkiye’nin de istemeden de olsa “uluslar arası toplumun” (Batılıların) yanında yer alacağı mesajını verdi.     

5 Mayıs: Suriye sorununun uluslar arası bir nitelik kazanması hususunda Türkiye’nin oynayabileceği rolün öneminin farkında olan Suriyeli muhalifler, Der’a kentinde Erdoğan adına gösteri düzenlediler.[22]

Carnegie Barış Girişimi analisti Henry Barkey de Los Angeles Times için kaleme aldığı makalesinde Türkiye’nin “Arap Baharı”na hazırlıksız yakalandığını, önceleri Libya’da Kaddafi rejiminden Suriye’de de Beşşar Esed’den yana tavır aldığını hatırlatıp, Türkiye’nin sonunda fikrini değiştirerek Kaddafi ile ilişkiyi kestiğini hatırlattı ve Erdoğan’a en kısa sürede devreye girerek Esed’in çekilmesini sağlaması tavsiyesinde bulundu.

Erdoğan’ı Suriye konusunda demokrasi ve insan hakları temelindeki “idealist” dış politika söylemi ile çelişmekle suçlayan Barkley, “Erdoğan’ın Esed’e yönelik ilk eleştirisinin Başkan Obama’yla yaptığı bir telefon görüşmesinin ardından gelmesi şaşırtıcı olmadığı” vurgusunda bulunarak “Esed sonrası rejime düzenli bir geçiş sağlanmasının hem Türkiye’nin hem de ABD’nin çıkarına olacağını” ifade etti. [23]

8 Mayıs: “Arap Baharı” konusunda demokrasi, insan hakları ve değişim kavramları üzerine bina edilmiş bir “idealist” dış politika söylemi benimseyen Türk yetkililer, bölgede yaşanan değişim sürecinin Ak Parti yönetimindeki Türkiye’nin bölgeye “devrim ihraç ettiğini” ima etmeye başladı. Başbakan Erdoğan’ın dış politikadan sorumlu baş danışmanı İbrahim Kalın, Ortadoğu’daki değişim sürecinin son 7-8 yıllık Türkiye tecrübesinden etkilendiğini savundu.[24]Arap Baharına ilişkin yapılan bu analiz, Türkiye’nin bölgede yaşanan gelişmeleri “realist” bir dış politika çerçevesinde okuma niyetinde olmadığını ortaya koydu.

10 Mayıs: Suudi Arabistan ve Katar gibi ABD müttefiki Arap rejimlerinin, bunlara bağlı medya organlarının, Batı’nın ve diasporadaki Suriyeli muhaliflerin liderliği, yönlendirmesi ve lojistik desteği ile tırmandırılan Suriye bunalımının “Suriye halkının özgürlük ve demokrasi talebinin rejim tarafından şiddet kullanılarak bastırılması” argümanı üzerinden okunması kendini bölgeye model olarak sunan Türkiye’den beklentilerin artmasına sebep oldu.[25]

 “Suriye’de rejim değişikliği olmaz” tavrından “Suriye’de düzenli geçiş” politikasına

14 Mayıs: Suriye ile ilgili senaryosunu “rejim değişikliği olmaz” biçiminde yapan Türkiye’nin bu algısını değiştirmeye başladığı yönünde sinyaller gelmeye başladı. Başbakan Erdoğan, “Suriye'de bir dağılmanın, bir parçalanmanın, bir mezhep çatışmasının doğmasına yönelik endişelerinin” olduğunu söyledi.[26]

18 Mayıs: Amerika, Suriye karşısında ortak bir tutum belirlemek için Türkiye ile koordinasyonlarını arttırdı. Başbakan Erdoğan’la acil görüşme talebinde bulunan ABD’nin Ankara Büyükelçisi Francis Ricciardone, Esad'ın reform konusunda çok yavaş hareket ettiğini belirtip, "Esad'a karşı ortak dil kullanmalıyız, mesajlarımızı senkronize etmeliyiz"[27]diyerek Suriye’de rejim değişikliği yönünde bir an önce adım atılmasını isterken, Başbakan Erdoğan da "Bölge zaten büyük bir değişimden geçiyor. Bölgenin dengeleri daha fazla sarsılmamalı. Acele etmeyin, düzenli geçiş sağlanmalı" diyerek alternatifi bulunmadan Esed’den vazgeçilmemesi gerektiğinin mesajını vermiş oldu. Erdoğan’ın Suriye’de rejim değişikliği için acele edilmemesine ilişkin tutumu, İsrail’de de eleştirilere hedef oldu.[28]

19 Mayıs: 1963’ten beri uygulanan olağanüstü hali kaldırmasına, siyasi tutukluları serbest bırakmasına ve bir dizi köklü reform için ulusal diyalog girişimi başlatmasına rağmen Batı ve Türkiye tarafından reform yapmamakla suçlanan ve Amerika’nın Türkiye üzerindeki baskılarını da arttırdığını fark eden Suriye CumhurbaşkanıBeşşar Esed, güvenlik güçlerinin hata yaptıklarını söyledi ve göstericilere yönelik müdahaledeki yanlışların eğitimde yeni olan polislerin tecrübesizliğinden kaynaklandığını söyledi.[29]

27 Mayıs: Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’den “şok terapi” tarzında reform talep eden Türkiye, kendisini Esed’i desteklemekle suçlayan Batılıların baskısına daha fazla dayanamayarak Şam yönetimini şoke eden bir adım atarak diasporadaki Suriyeli rejim muhaliflerinin Antalya’da toplanmasına izin verdi. Türk Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, Suriyeli muhaliflerin 31 Mayıs-3 Haziran arasında yaptığı toplantıya “izin verdiği” ya da “davet ettiği” iddialarını reddetti.[30]Ancak izin verilmeyen bir toplantının nasıl gerçekleşmiş olduğuna dair bir açıklama yapmadı. Bu arada Türkiye’ye gelen diasporadaki rejim karşıtı Suriyeliler yaptıkları açıklamalarla reformlarla ilgilenmediklerinin ve Beşşar Esed’in gitmesinden kendi deyimleriyle “devrimden” başka hiçbir şeye razı olmayacaklarının mesajını verdi.[31]

3 Haziran: 31 Mayıs’ta Antalya’da toplanan Suriyeli muhalifler, “Değişim için Suriye Konferansı” adını verdikleri toplantıda “Suriye dışında yaşayan muhalifleri temsil edecek ve seslerini dünyaya duyuracak 31 kişilik danışma komitesi oluşturdu.” Toplantı sonunda yayımlanan kapanış bildirisinde “Halk ayaklanması sırasında hiçbir yabancı gücün müdahalesine izin verilmeyeceği, Suriye’nin toprak bütünlüğünün korunacağı ve hiçbir etnik yapı ve tarafı mağdur etmeyen bir oluşumun destekleneceği” belirtildi. [32]

6 Haziran: Suriyeli muhaliflerin Antalya toplantısından 3 gün sonra Suriye’nin Türkiye sınırına yakın Cisr eş-Şugur kasabasında silahlı gruplar, Suriyeli 120 güvenlik görevlisini öldürdü.[33]

9 Haziran: Suriye’nin Cisr eş- Şugur kentinde silahlı gruplara yönelik operasyon başlatmasıyla birlikte Türkiye’ye mülteci akını başladı.[34]Türkiye Suriye’deki çatışmaların ve buna bağlı olarak göçlerin artması ihtimaline karşılık üç aylık bir eylem planı hazırladı. Jandarma Genel Komutanlığı bölgeye ek birlik kaydırdı. Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ait bir taburun sınır ötesinde mülteciler için güvenli bölge oluşturması gündeme alındı. Olası göç dalgası için 30 milyon TL ödenek ayrıldı. Suriye'den 500 bin ile 1 milyon arası mültecinin gelebileceğine ilişkin hazırlık yapan Ankara, Suriyeli muhaliflere Türkiye'den silah gönderildiğine ilişkin iddiaları ise yalanladı.[35]   

10 Haziran: Libya Temas Grubunun 3. Toplantısında Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile görüşen ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Suriye’de yaşanan gelişmelerden endişe duyduklarını, konuyla ilgili olarak Türkiye ile temaslarını sürdüreceklerini söyledi.[36]

11 Haziran: Amerika, Rusya’nın karşı çıkması sebebiyle BM’den Suriye’yi kınayan bir kararın çıkarılamaması üzerine Suriye’ye yaptırım öngören yeni bir karar taslağı üzerinde çalışıldığını açıklarken, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, reformlar konusunda sözünü tutmamakla suçladığı Suriye Cumhurbaşkanı Esed’in işinin artık zor olduğunu[37]söyleyerek Türkiye’nin ABD’nin baskılarına daha fazla dayanamayacağının ve Esed’e artık destek vermeyebileceğinin sinyalini vermiş oldu.

Öte yandan Başbakan Erdoğan, Suriye’nin adeta Türkiye’nin bir iç meselesi olduğunu belirterek ve Suriye’nin iç işlerine karışma anlamına gelebilecek bir çıkışta bulunarak Beşşar Esed’in kardeşi Mahir’i “vahşet peşinde koşmak”la suçladı. Suriyeli muhaliflerin reform değil devrim istediği göz önünde bulundurulduğunda Erdoğan’ın ve Davutoğlu’nun olayların büyümesinden reform yapmamakla suçladıkları Esed’i sorumlu tutan açıklamaları, aslında Türkiye’nin savrulmaya mahkum “idealist” dış politika tutumunu savunmaktan ibaretti.

Reel durum ve hem bölgenin hem de Türkiye’nin çıkarları Ankara’nın Beşşar Esed’in yanında durmasını gerektiriyordu. Nitekim Türkiye başından beri bu yönde bir siyaset izlemişti. Ancak ortaya koyduğu insan hakları ve demokrasiyi temel alan “idealist” dış politika söylemi ve ABD’nin insan hakları ve demokrasi üzerinden yaptığı baskı Türkiye’nin ayaklarına dolaşmaya başlamıştı. Nitekim Başbakan Erdoğan, aynı konuşmasında ABD’nin BM Güvenlik Konseyi’nde Suriye’ye yönelik karar hazırlığına dikkat çekip “BM Güvenlik Konseyi'ni de devreye sokuyor ve şu an orada da hazırlık var. Biz bunların karşısında kalkıp da hala Suriye diyemeyiz[38]diyerek Türkiye’nin yönlendirilmeye elverişli kavramlar üzerine bina ettiği “idealist” politikasının uluslar arası baskılara teslim olmaya doğru savrulmasının sorumluluğunu Mahir Esed’e yüklemiş oluyordu.

12 Haziran: “Mezhep ayrımcılığına karşı olma”, “silahlı mücadeleden uzak durma” ve “yabancı ülkelerin müdahalesini kabul etmeme” şeklinde üç kırmızıçizgileri olduğunu ilan eden Suriyeli muhalifler, daha sonra Türkiye’de tatil yapan Amerikalı Tom MacNaster[39]olduğu ortaya çıkan “Amina Arraf’ın” (Suriye rejimi tarafından göz altına alındığı iddia edilen ama aslında var olmadığı sonradan anlaşılan bayan muhalif) kurtarılması için Başbakan Erdoğan’dan olaya müdahale etmesini istiyordu.[40]   

14 Haziran: İnternet ve uluslar arası medya üzerinden Suriye’de büyük bir insani trajedi yaşandığına ilişkin kamuoyu oluşturma çabalarına hız verilirken, “Makam aracıyla Şam'dan Ankara'ya gelen Büyükelçi Önhon, kriz toplantısında yol boyunca geçtiği kasabalarda dükkânların açık olduğunu ve yas havası olmadığını aktarıyordu.”[41]Öte yandan Rusya’nın direnci sebebiyle ABD Dışişleri Bakanı Clinton’un Türk yetkilileri de telaşla Suriye’ye karşı sert açıklamalar yapmaya sevk eden Güvenlik Konseyi’nden Suriye’ye yönelik karar çıkarma çabasında pek de başarılı olamayacağı anlaşılmaya başlanmıştı.  

16 Haziran: Seçim zaferinden dolayı Başbakan Erdoğan’ı tebrik eden Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed, Özel Temsilcisi Hasan Türkmani’yi Ankara’ya gönderdi. Türkiye’ye sığınan Suriyelilere geri dönmeleri konusunda Esed’den güvence isteyen Erdoğan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlundan da Türkmani ile görüşmeden önce mültecilerle görüşmesini istedi. Hatay'a gelen 10 bine yakın Suriyelinin arasında hayatlarını güvence altına almak isteyenlerin yanı sıra kaçakçıların ve aşiret bölünmesi nedeniyle Türkiye'ye sığınanların da olduğu, gelenlerin bir bölümünün, sınırın yakın olması nedeniyle zaman zaman geri dönüp tekrar kampa geldiği ve son olarak 250'den fazla kişinin önceki gün kampı terk ettiği bildirildi.[42]Öte yandan Suriyeli mültecilerle birebir görüşen Davutoğlu’na bazı mültecilerin, "Bize ateş açıldı", "Eniştemin oğlu dava açtı, terörist oldu", "Komşumu öldürdüler" gibi iddialarda bulundukları, Davutoğlu’nun "Sen gördün mü, orada mıydın?" şeklindeki sorularının birçoğuna da Suriyelilerin, "Bana komşum söyledi", "Arkadaşım söyledi" gibi sözlerle cevap verdiği belirtildi.[43] Suriye’nin özel temsilci göndererek Türkiye’ye yaşanan durumu izah konusundaki çabaları sürerken, İngiliz Financial Times gazetesi ise Şam’ın Türkiye’nin önerilerini dikkate almaması durumunda Ankara’nın tutumunu daha da sertleştirebileceğini ve Güvenlik Konseyi’nden Suriye’ye yönelik bir kınama kararı çıkarılmasını destekleyeceğini öne sürdü.[44]

18 Haziran: Mülteci akınından sonra Suriye’ye yönelik tutumunu sertleştirmeye başlayan Türkiye, Amerikalıların takdirini kazandı. New York Times gazetesi, Suriye rejimini kınamasından ve Suriyeli muhaliflere konferans düzenleme izni vermesinden dolayıBaşbakan Erdoğan’ı alkışladıklarını” ifade etti.[45]

20 Haziran: Amerikalıların Suriye’ye yönelik tutumunu sertleştirmesinden dolayı Türkiye’yi öven yaklaşımları Türk yetkililerde heyecan yarattı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Danışmanı Erşat Hürmüzlü, el-Arabiya televizyonuna verdiği demecinde Suriye’ye bir haftalık süre tayin ederek reform yapılmaması durumunda dış müdahale olabileceği uyarısında bulundu.[46]

22 Haziran: Başbakan Erdoğan’ın doğrudan Mahir Esed’i hedef alan açıklamasına neden olan raporun ayrıntıları basına yansıdı. Raporda “vahşet” nitelemesini haklı çıkaran verilerin yanı sıra “Olaylara sakallı ve Suriye ordusundan olmadığı belirlenen askerlerin de katıldığı”na ilişkin ayrıntı, Suriye devletinin silahlı grupların kaos ve kargaşa çıkarmak için başvurduğu yöntemlere ilişkin açıklamalarını teyit etti.[47]

25 Haziran: Mavi Marmara gemisinin Gazze’ye gitmesinin engellenmesine ve Ankara ile İsrail arasında yapılan gizli görüşmelere göndermede bulunan Wall Street Journal gazetesi,  “Suriye krizinin Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkileri ısındırdığı, Ankara ve Washington'u da daha yakın işbirliğine götürdüğü” yorumunu yaptı.[48]Suriye, Türkiye'nin tampon bölge oluşturacağı iddiaları üzerine sınıra asker yığınağı yaptı. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Suriye askerinin Türkiye sınırındaki yığınağından kaygılı olduklarını, bu durumun bir sınır çatışması tehlikesini doğurduğunu söyledi.[49]

26 Haziran: Washington Post Gazetesi, Amerika’nın Suriye’deki gelişmelere müdahil olma konusunda liderliği Başbakan Erdoğan’a kaptırdığını öne sürerken, İsrail istihbaratına yakınlığıyla bilinen Debka File, adlı internet sitesi, askeri kaynaklara dayandırdığı haberinde, ABD Başkanı Barack Obama ile Başbakan Tayyip Erdoğan arasında 21 Haziran’da yapılan telefon görüşmesinin gizli tutulan içeriğine yer verdi.

Suriye Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in 20 Haziran’da yaptığı 3. konuşmasından birkaç saat sonra görüşen Erdoğan’la Obama’nın, Esed’in 4 ila 6 ay içerisinde düşeceği kanaatine vardıklarını belirten Debka, bu ihtimale göre hazırlanan yeni strateji doğrultusunda Esed’in daha erken devrilmesi amacıyla, ABD ve Avrupa’nın Suriye üzerindeki ekonomik baskıları arttıracağını yazdı. Debka, ortaklaşa hazırlanan planda Türkiye’ye düşen esas rolün ise Suriye ile “askeri gerilimi tırmandırıcı” adımlar atmak olduğunu öne sürdü.[50]

 Sonuçlar

1- Türkiye, “Arap Baharı” denen süreçle ilgili olarak ortaya koyduğu “idealist” dış politikasını Batılıların yönlendirmekte son derece mahir olduğu “demokrasi”, insan hakları” ve “değişim” kavramlaştırmaları üzerine bina etti. Türkiye bu idealist dış politika yaklaşımını, bölgeye uluslar arası müdahale yapılmasını önlemeye çalışarak ve bunalımın yaşandığı ülkelerdeki tarafları uzlaştırmaya çalışan bir arabuluculuğa soyunarak iyi niyetli olduğunu ispat etti. Ancak küresel güçler, uluslar arası kurumlar ve medya üzerindeki yönlendirici hakimiyeti sayesinde, Türkiye’yi tüm idealist söylemlerine rağmen “halklara karşı, rejimlerden yana” bir pozisyonda gösterebilmeyi başardı. İdealist dış politikası ayaklarına dolaşan Türkiye ise bu algıyı değiştirmek adına “bölge dışı müdahaleleri önlemek ve sorunu içeride çözmek için arabuluculuk yapmak” şeklindeki anlamlı duruşundan aşamalı olarak savrulmak ve uluslar arası iradeye teslim olmak zorunda kaldı.

2- Bölgede yaşanan halk isyanlarının tamamı “Arap Baharı” genel başlığıyla ve sanki aynı sebep-sonuç ilişkisinin sonucuymuşçasına sunuldu. Halk devrimlerine sahne olan Tunus ve Mısır’ın aksine Libya’dakinin uluslar arası müdahaleyle iç savaşa dönüşen bir “iç darbe girişimi”, Suriye’dekinin Şam’ı Tahran’dan ve Lübnan ve Filistin direnişlerinden uzaklaştırmaya yönelik dış yönlendirmeli “istikrarsızlaştırma operasyonu” ve Bahreyn’dekinin ise “barışçı reform talebi” olduğu görülemedi. Kaddafi’ye ve Esed’e “idealist” dış politika tutumuyla “reform yap veya git” çağrısı yapan Ankara, Washington, Riyad ve Katar ile olan ilişkilerini göz önünde bulundurarak Bahreyn konusunda son derece “realist” davrandı. Gerek Başbakan Erdoğan ve gerekse Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, adını isyanların yaşandığı diğer ülkelerin isimlerini sıralarken araya sıkıştırmaktan başka Bahreyn’le ilgili olarak hiçbir somut girişimde bulunmadı.

3- Libyalı isyancıların da başlangıçta “yabancı müdahale istemiyoruz” demelerine rağmen, ellerinde Fransız bayrağıyla Kaddafi’ye yönelik uluslar arası operasyonu engellemekle suçladıkları Türkiye’yi Bingazi konsolosluğunu basarak protesto ettiklerini hatırlayarak “yabancı müdahaleye karşı olmayı” kendileri açısından bir kırmızıçizgi olarak ortaya koyan Suriyeli muhaliflerin Türk bayraklarıyla Erdoğan adına gösteri yapmaları, örgütlenme merkezi olarak Türkiye’yi seçmeleri ve Türkiye’yi müdahil olmaya çağırmaları üzerinde iyi düşünmek gerekiyor.

4- Suriye’de olayların yatışmaması, Cumhurbaşkanı Beşşar Esed’in reform yapmamasından veya reform yapmamakta direnmesinden kaynaklanmıyor. Suriye meselesinde taraf olanların taleplerinin farklılığından kaynaklanıyor. Dolayısıyla da Suriye konusu her gündeme geldiğinde olayları Şam’ın reformlarda yetersiz kaldığını söyleyerek açıklamanın ve Esed’i suçlamanın hiçbir anlamı bulunmuyor.

Çünkü Suriye’de yaşanan olayların taraflarından;

a) Şam yönetimi, 48 yıllık olağanüstü hali kaldırarak, en karışık ortamda bile siyasi tutukluları serbest bırakarak, çeşitli yasal düzenlemeler yaparak ve ulusal diyalog başlatarak reform yapma konusunda ciddi bir irade sergiliyor.

b) Türkiye, reformların Esed öncülüğünde yapılmasını isteyen resmi tutumuyla, Şam’a en yakın taraf olarak gözüküyor. Ancak MİT ve Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlarını göndererek kendi modelini öneren Türkiye, kendisinin 30 yıllık Kürt meselesinin çözümüne ilişkin reformlarla ilgili yaşadığı sorunları unutarak 48 yıl boyunca olağanüstü halle yönetilen Suriye’den “şok terapi” yöntemiyle birkaç haftada reform başarmasını talep ediyor.

c) Amerika ve Batı, Mısır ve Tunus’ta devrilen, Ürdün’de, Suudi Arabistan’da, Katar’da Bahreyn’de vb. hala hüküm sürmekte olan diktatörlük veya krallıklarla olan ittifak ilişkileri düşünüldüğünde genel anlamda Batı’nın özelde ise Amerika’nın Suriye’yi demokratikleştirecek reformlarla ilgilendiklerini söylemek çok gerçekçi gözükmüyor. Bölgeyle ilgili politikasını büyük ölçüde İsrail’in güvenliği meselesi üzerine kuran Amerika “düzenli bir geçiş” için alternatif bulunması durumunda Suriye’de rejimin değişmesini tercih ettiğini ortaya koyuyor. Halen Fransa’da mülteci olarak yaşayan eski Suriye Cumhurbaşkanı Abdulhalim Haddam, “düzenli geçiş” için ABD tarafından tercih edilecek isimlerin ilk sıralarında yer alıyor. Suriye’de bir “düzenli geçiş”in öngörülebilir olmaması durumunda ise ABD’nin tercihi, Şam’ın Tahran ile Lübnan ve Filistin direnişleriyle arasına mesafe koyuncaya kadar Suriye’deki istikrarsızlığın sürdürülmesi biçiminde gözüküyor.

d) Muhalifler, gösterilere önderlik ettiği öne sürülen siyasi görüş ve program açısından son derece heterojen yapıdaki bu kesim de reformla ilgilenmiyor, devrim istediğini ilan ediyor. Şam ve Halep gibi büyük kentlerde gösteri yapmayı başaramayan, bir başka ifadeyle sınırlı sayıda katılımın olduğu Hama ve Humus’un dışında neredeyse hiçbir ilde gösteri yapamayan, gösterileri Ürdün, Lübnan ve Türkiye sınırındaki kasabalarla sınırlı kalan bu kesim devrimden başka bir seçeneği kabul etmediği için Suriye’de olayların yatışmamasıyla Beşşar Esed’in reformlarda yavaş davranması arasında sebep sonuç ilişkisi kurmak anlamsızlaşıyor.

e) Uluslar arası medya, Şam yönetiminin 48 yıllık olağanüstü hal alışkanlığıyla devlet merkezli bir enformasyon politikası izlemesi sebebiyle, Suudi sermayeli medya ile Katar’ın el-Cezire televizyonun “görgü tanığı” diye sundukları rejim muhalifleri üzerinden yaptıkları psikolojik savaş operasyonunun etkisi artıyor.

Bütün bunlar göz önünde bulundurulduğunda, Hüsnü Mübarek, Zeynelabidin Bin Ali ve Ali Abdullah Salih’le kıyaslanamayacak bir halk desteğine sahip olan Beşşar Esed’in gitmesi de Suriye’de “düzenli bir geçiş”in sağlanması da pek muhtemel gözükmüyor. Türkiye’nin yeniden Antalya toplantısı türünden toplantılar düzenleterek bölgeyle ilgili açılımlarında merkez ülke konumundaki Suriye’yi kaybetmesine sebep olacak adımlardan uzak durması gerekiyor.

Suriye sorununun uluslar arası müdahaleye kapı aralayacak boyutlar kazanıp kazanmaması, büyük ölçüde Türkiye’nin Suriye politikasına bağlı gözüküyor. Dolayısıyla sürekli olarak Suriye’deki olayların yatışmamasıyla Şam’ın reformlarının yetersizliği arasında sebep sonuç ilişkisi kurma yanlışına son verilmesi, Beşşar Esed’e reform tavsiyesi yapıldığı kadar, devrimden başka bir şeye razı olmayacaklarını vurgulayan muhaliflere de söylem ve eylemlerini Esed’le müzakere masasına oturabilecek düzeye çekmeleri için baskı yapılması gerekiyor.

 [email protected]

 


Paylaşım
Facebook da Paylaş
Yorum Yaz Yorum
Yorumlar
MURAT NAZLI tarafından 29-06-2011 18:07:56 Tarihinde yazıldı.
BASİRET
SON ZAMANLARDA AT İZİNİN İT İZİNE KARIŞTIĞI MALUM...MUHAFAZAKAR KESİM VE MEDYANIN NASIL SURİYE SÜNNİSİ DOSTU ALEVİSİ DÜŞMANIDA OLDUĞU GÖZÜKTÜ...BU SİSLİ HAVADA YAZILMIŞ ENGÜZEL YAZI DİYE BİLİRİM..TEŞEKKÜRLER?SURİYE POLİTİKASIYLA AKP NİN DIŞ POLİTİKASI ÇÖKECEK?ESAT GİDERSE AKP YE NE OLUR BİLEMEM AMA TÜRKİYEDE DE ÇOK ŞEYLER DEĞİŞİR..?ÇÜNKÜ SURİYE ORTADOĞUDA AYSBERGİN UCU.....IRAK GİBİ DEĞİL.İRAN SAVAŞI VE KÖRFEZ SAVAŞI IRAKIN HAVASINI ALDI?SURİYE PATLATILIRSA YANKISI DEĞİL...ALEVİ HERHALDE ANTALYADAN ? DEĞİL AMA İSTANBULDAN ÇIKAR?ZATEN KIYAMETTE YAKLAŞTI HERHALDE...UMULURKİ SURİYEDE BİR UZLAŞI OLUR ESAD VE MUHALİFLER ANLAŞIR..TÜRKİYEDE ZOR DURUMDA KALMAZ?SURİYE POLİTİKASININ ÇÖKMESİYLE AKP DIŞ POLİTİKASI ÇÖKMEZ..AKP NİN 10 YILLIK DÖNEMİ TUZLA BUZ OLUR...O ZAMAN SURİYEDEN GELEN GÖRÜNTÜLERİ YANIMIZDA YAŞAMAYA BAŞLARIZKİ..ALLAH KORUSUN...HAYIRLISI VESSELAM
OSMAN AKKAR tarafından 29-06-2011 21:13:40 Tarihinde yazıldı.
FERASET
BU DEĞERLİ ANALİZİNDEN DOLAYI TŞK,, HER HALDE DIŞ POLİKADA İSRAİLLEŞİYORUZ.. BU AKP'NİN EKSEN KAYMASI..SIFIR SORUNDAN,, 3 GÜNDE ÇOK PROPLEME. DİYETMİ ÖDETİYORLAR SORUSU GELİYOR AKLIMA...
simurg61 tarafından 29-06-2011 23:32:56 Tarihinde yazıldı.
tebrikler
veri, analiz ve çözüm, hepsi bir yazıda, çok güzel olmuş. Bir de bu stratejinin Türkiyedeki sözde İslamcı siteler üzerinden desteklenmesi var ki, ona da değinilebilirdi, gerçi resim ortada.
Selami AYDIN tarafından 30-06-2011 17:31:25 Tarihinde yazıldı.
Kişisel Sorunlar ve Dış Politika Analizi
Bir İslamcı yazarın Türkiey'nin dış politkasını "idealist politika" diye nitelemesi, ancak Türkiye'ye Fransız kalmakla açıklanabilir. Aksi bu sözün "eksen kayması", "yeni osmanlıcı dış politika" gibi Batılı manipülasyonlardan zerre farkı olmadığını söylemek zorunda kalırız. Dursunoğlu'nu kınıyorum. Bir an önce kanaatlerini oluştururke "kişisel", "duygusal" ortamından çıkmasını diliyorum. İktidarı alkışlamasına hiç gerek yok. Ama dünyada ve Türkiye'de değişen bir şeyler olduğunu nasıl görmez, görmezden gelir. Gerçekten ve samimi olarak diliyorum ki bir kişisel muhasebe yapsın.
z tarafından 03-07-2011 03:52:27 Tarihinde yazıldı.
baas dostu olmak
goruluyor ki esad ailesinin ve gailesinin dostlari sadece samdaki aleviler degil. turkiyedeki bazi islamci analistler de bu isin icinde. bu arada hamada ki 500 binlik gosteriyi gorememenizi de anlayisla karsiliyorum. maslahat anlayisi ile. kirli ve lanetli.
Ahmet Bozkır tarafından 03-07-2011 22:02:30 Tarihinde yazıldı.
Amerika ve İsrail dostu olmak
39 dipnotun kullanıldığı gelişmelerin onlarca parametreye dayalı olarak analiz edildiği bir yazıdan "baas dostu olmak" sonucu çıkaran arkadaş ve gibilerinin Suriye ile ilgili söyledikleri tek şey "Suriye rejimi diktatördür, ne şekilde olursa olsun yıkılmalıdır" sloganından ibaret. Ben şimdiye kadar Suriye'nin demokrasiyle yönetildiğini söyleyeni ve Suriye rejiminin gösterilere müdahale ediş şeklini doğru bulanı duymadım. Bu yazıda da böyle bir iddiada bulunulmuyor. Burada Suriye sorununa taraf olanların yaklaşımları, rejim değişikliği ihtimalinin gerçekçi olup olmadığı ve Suriye'de yaşanan gelişmelerin muhtemel sonuçları analiz edilmiş. Birilerine yaşasın birilerine kahrolsun deme kolaycılığına düşmeyen biri baas partisi dostu diye suçlanıyorsa, birileri de bu suçlamayı yapanları ABD ve İsrail dostu, Suudi borazanı diye suçlayabilir. Ve şundan emin olun ki ikinci suçlama daha doğru ve gerçekçi olur. Son bir not. 5 ilçeden oluşan Hama'nın ilçeleriyle birlikte toplam nüfusu 2.125.856, merkezinin nüfusu ise 696,863; Hama'da 500 bin kişilik gösteri yapıldığına inanan bu arkadaşımız ya sayı saymasını bilmiyor ya da çizilmeye çalışılan tablonun aksine Suriye rejiminin aslında çok müsamahakar olduğunu iddia etmiş oluyor. Çünkü küçücük Cisr el şugur kasabasına tanklarla girip 10 bin kişiyi mülteci haline getiren Suriye rejiminin 500 bin kişilik gösteri yapılan hama şehrinde taş taş üstünde bırakmaması gerekiyordu.
z tarafından 04-07-2011 00:42:25 Tarihinde yazıldı.
Dostluk Belirtileri
Alptekin Beyin yazisindan... *** Peki Esed yönetimi, kendisine çekilen resti görür, en kötü ihtimalle nüfusunun yarısının verdiği toplumsal desteğe, ordusuna, geleneksel müttefiklerine dayanarak direnmeyi seçer ve savaşı göze alırsa ne olur? *** Türkiye, gerçekten “bir Suriyeli gibi Suriye’nin geleceği konusunda kaygılı” ve “Suriye’de Beşşar Esed öncülüğünde bir reform görmek” talebinde samimiyse sahnelenen mülteci mizanseni karşısında soğukkanlılığını kaybetmeden ve Suriye yönetimiyle bağları koparmadan aklıyla hareket etmeli *** Libya konusunda başlangıçtaki tarafsız, ilkeli ve yapıcı tutumundan uzaklaşarak ABD’nin baskılarına teslim olma noktasına gelen Türkiye’nin, Suriye konusunda içerideki ajitatör STK’ların ve uçuk romantiklerin çizdiği tabloyla değil, devlet aklıyla politika belirleme zorunluluğu ve sorumluluğu bulunmaktadır. ***** Suriye sorununun çözümünde samimiyet, Beşşar Esed’e reform tavsiyesi yapıldığı kadar, devrimden başka bir şeye razı olmayacaklarını vurgulayan muhaliflere de söylem ve eylemlerini Esed’le müzakere masasına oturabilecek düzeye çekmeleri için baskı yapılmasını gerektiriyor. ***
z tarafından 04-07-2011 00:52:30 Tarihinde yazıldı.
ufuk acici bir yazi
http://dunyabulteni.net/?aType=haber&ArticleID=165509 böyle analizleri sizde de görmek isteriz. eskiden bize irancilar derlerdi. megersem kadrolu irancilar varmis. mübarekler emekli olmayi mi bekliyorsunuz. Herseyi iran israil veya amerika merkezli düsünmek neden ?
Selami AYDIN tarafından 04-07-2011 14:22:57 Tarihinde yazıldı.
Vekil Ahmet Bozkır'a
Yazıyı savunan "vekil" Ahmet Bozkır'a!. Çok laf, doğrulara işaret etmez. Bu yazının bir tek parametresi yok, nerde onlarca. Yazı, malumatfüruşluktan ibaret. Yazı, Suriye'den de, Türkiye'den de bihaber. Bölgenin Statükosundaki tarihi kırılma anlarını hiç bilmiyor. Osmanlı sonrası statükonun şeklini, muhtevasını, aktörlerini, soğuk savaş kırılmasını, baasçı dayatmaları, sözüm ona devrimleri... Nihayet soğuk savaşın bitmesini, bölgede oluşan vakumu, ABD'nin yeni dünya düzeni hamlelerini ve sonunda 11 Eylül kırılmasını... Türkiye'deki temel değişimi... Tüm bunların nelere yol açtığını... Bunların hiç birini derli toplu açıklayamıyor. O kadar laf kalabalığının tek amacı: Türkiye'nin romantik bir dış politikayla vakit heba etmekte olduğunu söylemek. Tıpkı Monşer'ler ve onların dışarıdaki efendilerinin iddia ettiği gibi.
servet haciahmetoğlu tarafından 04-07-2011 16:26:22 Tarihinde yazıldı.
iran ve israil stratejisi
Sayın dursunoğlunun analizleri, eğer okuyucular takip edebilirse iran ve israil in dolaylı söylemleriyle ne kadar örtüştüğünü göreceklerdir. en azından şu çumlelerde aslında dursunoğlunun bilerek yada bilmeyerek düşüncesini ortaya koymaktadır."kendi modelini öneren Türkiye, kendisinin 30 yıllık Kürt meselesinin çözümüne ilişkin reformlarla ilgili yaşadığı sorunları unutarak 48 yıl boyunca olağanüstü halle yönetilen Suriye’den “şok terapi” yöntemiyle birkaç haftada reform başarmasını talep ediyor" diyor. aslında baas rejiminin devamını istiyor. çünkü demokrasısi gelişen bir ülke iranın ekseninden kopabilir. buda iranın etki gücünün zayıflaması anlamına gelir. alptekin kardeşime, israil,iran ve suriye stratejileri konusunda da bir analiz yapması dileğiyle..
MUSTAFA tarafından 06-07-2011 00:47:08 Tarihinde yazıldı.
BİR BİLEN SELAMİ AYDIN
laf kalabalağı ile itham ettiğiniz makalenin açılımı yaparmısınız,,bu kırılmalar karşısında oluşan milli politaka nedir, nerde oluşturuldu,,
Diğer İlgili Başlıklar
[ Tümü ]
İdlib için ‘yeni bir sayfa’ mümkün 11/07/2019 - 03:21 tarihinde eklendi
İsrail, Trump yönetiminden ne kadar korksa yeridir! 22/05/2019 - 03:10 tarihinde eklendi
Tahran ve Şam’dan Amerika’ya uyarı, Rusya’ya ayar 02/03/2019 - 01:40 tarihinde eklendi
Adana mutabakatı, Türkiye’nin 'berat belgesi' 29/01/2019 - 09:22 tarihinde eklendi
Sahi kim Kürt düşmanı? 26/12/2018 - 15:41 tarihinde eklendi
Suudi makamında Yemen ağıtları 17/12/2018 - 03:36 tarihinde eklendi
Yemen savaşı biter mi? 25/11/2018 - 21:26 tarihinde eklendi
‘Şii İran Hilali’ne karşı ‘Sünni Siyon Yıldızı’ 04/11/2018 - 14:06 tarihinde eklendi
Bir acayip zirve 29/10/2018 - 16:26 tarihinde eklendi
Netanyahu’yu kim işletti? 30/09/2018 - 01:47 tarihinde eklendi
Soçi anlaşması, Fırat’ın doğusu ve Türkiye’nin İdlib rolü 23/09/2018 - 01:25 tarihinde eklendi
Suriye’ye müdahale ihtirasının acı meyvesi İdlib 15/09/2018 - 15:42 tarihinde eklendi
İran Rusya ortaklığında neler oluyor? 02/06/2018 - 03:54 tarihinde eklendi
Sadr’ın ‘zaferi’ Irak’ın belirsizliği 20/05/2018 - 02:23 tarihinde eklendi
Mağluplar cephesinin savaş tehdidi 03/05/2018 - 03:26 tarihinde eklendi
‘Doğu Guta’dan ‘Doğu Fırat’a Suriye’nin toprak bütünlüğü 26/02/2018 - 14:02 tarihinde eklendi
İsrail’in ‘panik atak’ sorunu 12/02/2018 - 03:44 tarihinde eklendi
Meğer İran halkı ne istiyormuş? 04/02/2018 - 20:45 tarihinde eklendi
Amerika’nın yeni Suriye stratejisi ve Türkiye'nin safı 21/01/2018 - 17:13 tarihinde eklendi
İran’a dair iki tasvir 01/01/2018 - 09:04 tarihinde eklendi
Güncel
23:53 (14.04.2019)
İsrail Kanal-12 TV: Birleşik Arap Emirlikleri uçakları ve subayları ile İsrail hava kuvvetleri Yunanistan'da ortak askeri tatbikat yaptı.
23:36 (25.03.2019)
İsrail kabinesi, ateşkesi reddetti, Gazze'ye yönelik saldırıların sürdüğünü açıkladı.
22:44 (25.03.2019)
SANA: Terörist gruplar, Halep'in el-Cedide mahallesine roket saldırısı yaptı.
22:22 (25.03.2019)
El Kuds: İşgalci rejim uçakları Cibaliya'nın doğusunu vurdu.
22:11 (25.03.2019)
El Hades: Halk Cephesi: İsrail bombardımanı, ateşkes ilan edildikten sonra durdu.
22:06 (25.03.2019)
El Cezire: İsrail Han Yunus'un batısındaki balıkçı limanına hava saldırısı yaptı.
21:50 (25.03.2019)
Direniş Grupları Ortak Operasyon Odası: Mısır'ın çabaları ile ateşkes anlaşması gece saat 10'da başlayor.
21:42 (25.03.2019)
El Cezire: Filistin Sağlık Bakanlığı: İsrail'in Gazze'nin kuzeyini hedef alan saldırısında 3 Filistinli yaralandı.
Haftanın Yorumu
Alptekin DURSUNOĞLU
İdlib için ‘yeni bir sayfa’ mümkün
Siyasi Analizler
En Çok
Okunan Yorumlanan Paylaşılan
Hava Durumu
İstanbul Ankara İzmir
ISTANBUL ANKARA IZMIR
Piyasa Verileri
Anket
Türkiye'nin Irak politikasının hedefi ne olmalıdır?
Üç ayrı devlete bölünmesini desteklemek.
Ulusal birliğini ve toprak bütünlüğünü korumak.
Yeni federal bölgelerin kurulmasını sağlamak.
Mevcut durumun devamını desteklemek.
Yakın Doğu Haber ® 2006 - 2012
Sitede bulunun içerikler ve analizler kaynak gösterilerek alıntılanabilir  RSS Tasarım & Yazılım : Network Yazılım