"Bize çiğ köfteyi McDonald’s masasında pazarlıyormuş gibi ders vermeyin; bu ülkenin çeşit çeşit mutfağı var, eksik olan yemek değil, muamelede saygı."

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı İmad Atullah, Tom Barrack ve Morgan Ortagus’un Lübnan’a yönelik küçümseyici sözlerini, sömürgeci geleneğin güncel bir yansıması olarak eleştiriyor. İktidardaki Jozef Aun–Nevaf Selam ikilisinin teslimiyetçi tavrının altını çizen Atullah, yeni hükümeti halkın onurunu ve direniş kaynaklarını pazarlık konusu hâline getirmekle suçluyor. Yazar, gerçek güzelliğin direniş ve sadakatte, çirkinliğin ise mandater vesayetin temsilcilerinde olduğunu vurguluyor.
Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş. Eğlenceli çirkinler Tom Barrack ile Morgan Ortagus’un kabalığı, Jozef Aun ile Nevaf Selam’ın esnek zarafetiyle tamamlanıyor. Çirkin ikilinin emirleri devlet/şaka içinde “karar” koridorlarında fink atıyor, güzel ikilinin esnekliği ise egemenlik öğütlerini Malox tarifesiyle hızlıca sindiriyor. Ne Barrack’ın Baabda Sarayı’nda salona attığı “hayvani” ses bombasından, ne de Ortagus’un mücahit Şeyh Naim Kasım’ın tutumuna yönelttiği “aptal” füzesinden söz ediyorum. Hayır.
Peki niye şaşırıyoruz? Komik ikili Tom ile Jerry’den ciddiyet bekleyelim mi? Vesayet ekranının çirkin güzeliyle yüksek komiserinden, “egemen ikiliye” alaydan başka ne gelir? Tiyatral ikili Tom ve onun gösterişli eşinden daha az küstahlık ve yüzsüzlük umabilir miyiz? Sömürge tarihi, kıtaları aşan dil sürçmesinden çok daha öğretici. Hakaret sözlüklerinin kökü daha derin, eski bir sömürgeci geleneğin devamı.
Martinikli şair ve düşünür Aimé Césaire, 1950 tarihli Sömürgecilik Üzerine Söylev adlı eserinde sömürgeciliğin medenileştirmediğini, aksine yozlaştırıp çürüttüğünü savundu: “Sömürgeci, ötekini hayvan olarak görmeye alışır ve hayvan gibi muamele etmeye alışır.” Yahudi Tunuslu filozof Albert Memmi ise 1957’de yayımladığı Sömürgeci ve Sömürgeleştirilen kitabında tahakkümün psikolojik temellerini eleştirir: “Sömürgeleştirilen insan insandan aşağı sayıldığı için, İnsan Hakları Bildirgesi ona uygulanmaz; korunmasız bırakılır… insanlığın altında tanımlanır.” Bu mesele sadece teoride kalmaz; Disney’nin eğlenceli ikilisinin sözleri, bugünde hâlâ atan eski bir damarın yankısı.
Gazze’de parça parça ya da topluca yapılan katliam ve Filistin halkına “insansı hayvanlar” denmesi, 19. yüzyılda bir ABD’li yetkilinin yerli halkların akıbeti sorulduğunda verdiği şu cevabı hatırlatıyor: “Bu ehlileştirilemez yaratıkları yeryüzünden silmek en iyisi.” Dolayısıyla Barrack ile Ortagus’un sözleri, halkları küçümsemenin ve sahte üstünlüğün köklü mirasına güncel birer yankı. Fakat bizi asıl kaygılandırması gereken, “bizden” olanların yani Lübnan’daki esnek ikilinin tepkileri ve tutumları.
İlk olarak, iktidardaki ikilinin hiç yaşamadığı ve asla yaşamayacağı bir hâle bakalım: “Şeref sendromu.” Barrack ile Ortagus’un kötü skeçlerini, pembe kravat takmamış, saçını Tony Mandalak gibi taramamış ama ayakkabısını cerrahi hassasiyetle çıkarıp George W. Bush’un kafasına lazer güdümlü hipersonik füze gibi fırlatan Iraklı basın mensubu Muntazar ez-Zeidi hatırlatıyor bana. Sanki “Onurum, vesayet protokollerinizden daha değerli,” diyordu.
O ayakkabı sahnesi ne galeyancı bir eylemdi, ne “hayvani”, ne de “aptalca.” Halkların, geleceğimizi dışarıdan kurgulayan oyunlardan bıkkın öfkesinden dokunmuş bir selamdı. Gerçek şu ki, eğer yetim kalmamış, helal süt emmiş bir evlat iktidarımızda olsaydı —mesela Emile Lahud, Mişel Aun veya Selim el-Hoss gibi— Barrack ile Ortagus böyle bir selamı hak ediyordu. Havada asılı duran ve tek bir cümleyle yetinen bir mesaj: “Yeter,” “Buraya kadar.” Bize çiğ köfteyi McDonald’s masasında pazarlıyormuş gibi ders vermeyin; bu ülkenin çeşit çeşit mutfağı var, eksik olan yemek değil, muamelede saygı.
“Her dışa dönük hamlenizle değer kaybediyorsunuz,” diye nasihat etmeyin; unutmayın ki asıl siz içimize dalıp onurumuzu, şerefimizi ve özgürlüğümüzü —yani sahip olduğumuz en değerli şeyleri— Siyonist açık artırmaya çıkardınız. Ve turunuzu “Davranışınızı değiştirmezseniz geri dönmeyeceğim,” şartıyla bitirmeyin. Eyvallah. Yolun açık olsun. Biz seni hiç özlemeyeceğiz. Gone with the Wind filminin Lübnan devamına gerek yok; yeter ki bir daha dönmeyin. Ama arada sırada nezaketen bir kartpostal göndermeyi unutmazsanız, kâfi.
İkinci ve son olarak iktidardaki esnek ikilinin, “cumhurbaşkanı/şaka” atamasından ve “başarısız başbakan” dayatmasından bu yana bıkmadan usanmadan sürdürdüğü tavrı inceleyelim: “Stockholm sendromu” ve ondan türeyen “alçak duvar sendromu.” Yani apaçık şu: Ülkemize hakaret eden, kararımızı bağlayan, toprağımızı gasp eden, göğümüzü tehdit edip denetleyen herkese öylesine bağlanmış ve sempati duyar hâle gelmişler ki, gerçek güç, savunma ve egemenlik kaynaklarından feragat ediyorlar. Bunun üstüne su ve doğalgaz zenginliğimizi, direnişin silahını da ekleyin; tek hedef başkalarının — Siyonistlerin ve Arapların — arzu ettiklerini yerine getirmek. Buyurun, gözleriniz şenlensin.
Her Lübnanlı, kendi onuruna değer veriyorsa, iktidardaki teslimiyet ve normalleşme ikilisine karşı çıkmalı. Disney ikilisinin mandater kara komedisindeki hakaretlerine hayıflanmakla yetinmemeli. Amerikan yüksek komiseri ve onun iki bacağı gibi davranan Suudi temsilcisi, Beyrut’a sanki bir güzellik yarışmasının uluslararası jüri heyetiymiş gibi akın ediyor; kurbanlarımızı sınıflandırıyor, davranışımızı puanlıyor, tavsiyeler savuruyor. Hepsi de yıkıntılarımızın üzerinde, yanan vatan bayrağımızın altında.
Ama moda şovlarını andıran siyaset podyumlarından ve hakaret tiyatrolarından uzak bir yerde, ışık istemeyen, alkışa muhtaç olmayan gerçek bir Disney sahnesi var. Orada, yıkıntılar arasında küçücük bir kızın yanında, sadık bir köpek kendi içine fısıldıyor:
“Elinin boyu 7 Ekim’den önceki hâline göre küçülmüş; bana dokunduğunda titriyor artık. Korkusunun kokusunu alıyorum. Derisinin altında eskiden et vardı, şimdi neredeyse doğrudan kemiğine dokunuyorum. Ona yedirecek tek bir kırıntı yok. Çiğneyecek bir ayakkabım bile yok. Sadece enkaz ve yıkım. Arap köpeklerinin sofrasına nasıl ulaşır, bu meleği nasıl doyururum? Ağladığında havlıyorum, gözünden yaş aktığında ben de ağlıyorum. Sadece, yanında hâlâ durduğumu hissetsin diye.
Onun kaderi benim kaderim. İstesem ateş çitlerinin üzerinden atlayıp kaçabilirim, ama yapmıyorum. Ona yaklaş diyorum içimden, birlikte kıvrıldığımızda açlık daha yavaş kemiriyor. Bilsem tanklardan ekmek çalardım. O sekiz yaşında, ben ondan yaşlıyım. Onu bırakmam. Yüksek komiser terk etse de, ben etmeyeceğim.
Kız, zayıf elini köpeğinin başına uzatıyor; eli titriyor ama sessizce gülümsüyor: “Beni bırakma. Yanımda kal. Sen, ailemden kalan son varlıksın.” Köpek gözlerini kapatıyor, sanki şöyle cevap veriyor: “Gökyüzü gitse de ben gitmeyeceğim.”
İşte o yıkıntı köşesinde, yok oluşun ortasından insaniyetin özü doğruluyor: bir köpek ve bir kız. Ne konferans dili konuşuyorlar, ne de pazarlık ediyorlar. Her türlü köpekçe anlaşmadan daha sadıklar. Lübnan hükümeti teslimiyetçi yolundan dönmezse, bizim kaderimiz de Gazze’nin, Batı Şeria’nın, Suriye’nin güneyi ve kıyısının, işgal altındaki Lübnan topraklarının kaderi olacak. Tarihimiz, köpek oğlu köpek yerine dönüşecek. Yalan barış, köpeğin vaatlerinin krallığı Fırat’tan Nil’e yükseldiğinde hüküm sürecek.
Bakanlar kurulu, Güzel ile Çirkin benzetmesini kovalarken, asıl canavar kameralarla ve vaatlerle gelenler. Güzellik ise bambaşka yerde: Lübnan direnişinin bağrında, gerçek Lübnan halkının asaletinde, Gazze’nin yıkıntıları arasında, bir köpek ile bir kızın sadakatinde. Tom Barrack’ın kavrayamayacağı, Morgan Ortagus’un anlayamayacağı bir sadakat bu. Kurban kızın yanında duran, ona vaat satan kasaplardan daha güzel.
Çeviri: YDH