İsrailli uzman: Amerika, İran'da stratejik çıkmazda mı?

img
İsrailli uzman: Amerika, İran'da stratejik çıkmazda mı? YDH

“Gerçekçi bir zafer teorisi yokluğunda, Amerika Birleşik Devletleri kendi stratejik içgüdüleriyle çelişen bir çatışmanın içine çekilme riskiyle karşı karşıyadır.”



YDH- INSS'de çalışmaları yayımlanan Danny Citrinowicz, ABD’nin İran karşısındaki askeri ve siyasi seçeneklerinin neden stratejik bir çıkmaza dönüştüğünü tartıştığı analizinde, İran’a karşı uygulanabilecek sınırlı bir askeri hamlenin, kalıcı bir dönüşüm yaratma kapasitesinin zayıf olduğunu vurgulayarak böyle bir adımın bölgesel istikrarsızlığı derinleştirme ve ABD’yi kontrol edilemeyen sonuçlara sürükleme ihtimalini öne çıkarıyor. Citrinowicz, ABD’nin net bir siyasi hedef tanımlamadan attığı her adımın, onu istemediği ölçekte ve sürede bir çatışmaya çekme riski taşıdığını gösteriyor.

Trump yönetimi, ABD çıkarlarını ilerletmek amacıyla askeri güç kullanma iradesini daha önce açık biçimde ortaya koymuştur. Ancak başkanın net bir tercihi vardır: kısa, kesin ve kamuoyuna pazarlanabilir bir zaferle sonuçlanan savaşlar.

İran, bu modele köklü bir meydan okuma sunmaktadır. Sınırlı ve kısa süreli bir askeri harekâtla kesin ve belirleyici bir stratejik sonuca ulaşılmasını mümkün kılacak inandırıcı bir yol bulunmamaktadır.

Buna karşılık, tırmanma riskleri—bölgesel bir savaş, ABD güçlerine yönelik saldırılar, enerji piyasalarında sarsıntılar ve uzun süreli bir angajman—son derece yüksektir.

Bu durum Washington’u iki cazip olmayan seçenekle karşı karşıya bırakmaktadır. Birincisi, yönetimin iştahının olmadığı ve Amerikan kamuoyunun desteklemesinin düşük ihtimal olduğu uzun ve maliyetli bir kampanyadır.

İkincisi ise kararlılık göstergesi sunabilecek, ancak özellikle İran rejimini zayıflatma ya da muhalefeti güçlendirme bakımından dönüştürücü sonuçlar üretmesi pek olası olmayan kısa ve sınırlı bir askeri operasyondur.

Durumu daha da karmaşık hâle getiren unsur, İran muhalefetinin mevcut durumudur. Zaman zaman Rıza Pehlevi gibi isimlere atıf yapılsa da, yönetim, rejimin zayıflaması hâlinde devralmaya hazır, birleşik ve güvenilir bir liderliğin bulunmadığının farkındadır. Daha da önemlisi, zaman Washington’un lehine işlememektedir. Dış baskının siyasal bir fırsata dönüşmesi gerçekleştiğinde, rejimin protestoları bastırmak için sistematik biçimde ölümcül güç kullanması nedeniyle ortada kurtarılacak bir muhalefet kalmamış olabilir.

Bu çerçevede yönetimin, iç huzursuzluğun ivmesini korumaya çalışırken Tahran’ı caydırmaya ve bölgeye yeterli ABD askeri kapasitesi konuşlandırılana kadar zaman kazanmaya odaklandığı görülmektedir. İran’ın baskı altında rota değiştireceğine dair kalıcı bir umut da söz konusu olabilir. Ancak Tahran, protestoları bir politika anlaşmazlığı olarak değil, varoluşsal bir tehdit olarak görmektedir. Bu nedenle şiddetin azalması, ABD taleplerine uyumdan ziyade sokakların tükenmesine bağlı olacaktır.

Bu arada, iç gerilimlere ve elitler arasındaki rekabete rağmen İran sistemi, büyük ölçüde Dini Lider Ali Hamaney’in temel stratejik dünya görüşü etrafında hizalanmış durumdadır. Mevcut politikalara özelde eleştirel yaklaşan yetkililer dahi, rejimin hayatta kalma reflekslerini anlamlı biçimde sorgulama konusunda sınırlı bir istek ya da kapasite sergilemektedir.

ABD açısından bakıldığında, en iyimser senaryo—İran rejiminin ani bir çöküşü—dahi rahatsız edici soruları beraberinde getirmektedir. Ertesi gün İran’ı kim yönetecektir? Ordusu, füze güçleri ve nükleer altyapısı kimin kontrolünde olacaktır? Washington, rejim sonrası İran’ın daha da istikrarsız ya da düşmanca bir aktöre dönüşmemesini nasıl güvence altına alacaktır?

Sonuç olarak, mevcut İran krizi, ABD’nin kenardan hareket edebildiği ya da sınırlı zorlayıcı araçlara yaslanabildiği geçmiş karşılaşmalardan temelden farklıdır. Bugün Washington, net biçimde tanımlanmış bir siyasal nihai hedef olmaksızın bir liderlik pozisyonundadır. Rejim değişikliği neredeyse kesin olarak geniş kapsamlı ve uzun süreli bir kampanya gerektirecek; buna karşılık İran muhalefeti, dış askeri baskıyı fırsata çevirebilecek ölçüde parçalı ve zayıf görünmektedir.

Gerçekçi bir zafer teorisi yokluğunda, Amerika Birleşik Devletleri kendi stratejik içgüdüleriyle çelişen bir çatışmanın içine çekilme riskiyle karşı karşıyadır: Hızlı olmak için fazla büyük, belirleyici olmak için ise fazla sınırlı.

Çeviri: YDH