İran'ın caydıcılığı ve Amerika'nın gücünün sınırları

img
İran'ın caydıcılığı ve Amerika'nın gücünün sınırları YDH

"Umman'daki gelecek tur başarıya ulaşacak mı? Netanyahu'nun, Hava Kuvvetleri Komutanı Tomer Bar eşliğinde Washington'da Trump ile yapacağı görüşmeden ne çıkacak?"




YDH - İran, askeri ve bölgesel güç unsurlarını tahkim ederek Washington’ı kendi şartlarıyla müzakere masasına dönmeye zorlamış ve bölgedeki güç dengesinde stratejik bir kırılma yarattı. Al-Khanadeq portalı yazarı Dr. Muhammed Şems'in değerlendirmesine göre Umman merkezli yürütülen bu süreçte Tahran; füze programı, bölgesel ittifakları ve nükleer haklarından taviz vermeyeceğini ilan ederek dört temel kırmızı çizgi belirledi. Amerika Birleşik Devletleri’nin bu katı şartları kabulü, bir uzlaşıdan ziyade küresel ve yerel krizlerin kıskacında askeri bir tırmanmayı göze alamamasından kaynaklanan bir mecburiyet niteliği taşıyor. Gelinen noktada İran’ın caydırıcılık stratejisi, savaş ihtimalini şimdilik öteleyerek diplomasiyi yeni ve çok kutuplu bir zemin üzerinde yeniden tanımadı.

Amerika Birleşik Devletleri'nin İran İslam Cumhuriyeti ile müzakere kanalını yeniden açma ve Umman Sultanlığı'nı bu görüşmeler için tek çerçeve olarak kabul etme kararı, ani bir diplomatik değişimden veya Amerika'nın politikalarının ahlaki bir incelemesinden kaynaklanmadı.

Bu tablo; Tahran'ın askeri, bölgesel ve siyasi güç unsurlarını biriktirerek dayattığı gerçekçi bir caydırıcılık dengesinin sonucu olarak ortaya çıktı.

Bu denge, Washington'ı savaş seçeneğini -en azından geçici olarak- bir kenara bırakmaya ve önceki aşamalardan farklı şartlarla müzakere masasına dönmeye zorladı.

Beyaz Saray danışmanları, özellikle İran'daki nizamı hava saldırılarıyla devirme seçeneğinin imkansızlığı karşısında Trump'a bu yönde telkinde bulunmuştu.

İran, stratejik savunma konumundan denklemleri dayatma pozisyonuna, oradan da saldırgan bir stratejiye kademeli olarak geçiş yaptı.

Maruz kaldığı yoğun baskılar, boğucu yaptırımlar ile doğrudan ve dolaylı askeri tehditlerin ardından Tahran, çok katmanlı bir caydırıcılık sistemi inşa etmeyi başardı.

Bu sistem, Amerika'nın herhangi bir askeri seçeneğini maliyetli, riskli ve sonuçları belirsiz bir hale getirdi.

Washington'dan yükselen savaş gürültüsü artık saldırı kapasitesi üzerine değil; bu saldırının sonuçları, maliyeti ve bölgeyi daha büyük bir çatışmaya sürükleme ihtimali üzerine yoğunlaşıyor.

Washington'ın hesaplarını ne değiştirdi?

İran bugün, Amerika Birleşik Devletleri ile arasındaki caydırıcılık dengesini yeniden şekillendiren bir dizi güç kartına sahip. Bunların başında şunlar geliyor:

Topyekûn Savaş: İmam Seyyid Ali Hamenei'ni "savaşın bölgesel olacağı" yönündeki benzeri görülmemiş ve net çıkışıyla çatışma alanı bölgesel bir boyuta ulaştı. İran, caydırıcılık seviyesini yükseltebileceğini ve topyekûn savaşa yol açacak kırmızı çizgileri aşabileceğini kanıtladı. Bu durum, Amerika'nın geleneksel olarak önce tırmandırma sonra yatıştırma üzerine kurulu stratejisini sekteye uğrattı.

Asimetrik Askeri Kapasite: Tahran; hassas güdümlü balistik füze sistemleri, insansız hava araçları ve elektronik harp ağları geliştirerek kendisine yönelik her türlü saldırıyı, kontrol altına alınması veya sınırlandırılması zor, çok yönlü karşılıklarla riskli bir hale getirdi. Askeri yönetim, klasik savaşlara benzemeyen asimetrik bir mücadele yürüteceğini duyurdu.

Bölgesel Derinlik ve İttifaklar: İran artık izole bir devlet değil; Lübnan'dan Irak'a ve Yemen'e kadar aynı ortak düşmanın tehdidi altındaki müttefikleriyle uyumlu bir bölgesel ağın merkezi aktörü konumunda. Bu derinlik, Tahran ile girilecek herhangi bir çatışmayı tüm bir bölgesel sistemle hesaplaşmaya dönüştürüyor.

Amerikan Üslerine Yönelik Tehdit: İran, bugün bölgedeki en geniş ve en çeşitli sistemlerden biri sayılan, Batı Asya coğrafyasına yayılmış Amerikan askeri üslerini hedef alma kapasitesine sahip gelişmiş ve hassas bir füze envanterine sahip. Devrim Muhafızları ve Savunma Bakanlığı liderleri de dahil olmak üzere İranlı yetkililer, yaklaşık 60 bin askerin barındığı tüm Amerikan üslerinin İran ateş hattı menzilinde olduğunu ve Tahran'ın gerektiğinde bunları kullanmaktan çekinmeyeceğini defalarca vurguladı. Bu gerçek, Amerika'nın askeri varlığını bir baskı unsurundan ziyade, açık bir caydırıcılık zayıflığına dönüştürdü.

Seyrüsefer ve Enerji Sevkiyatının Felç Edilmesi: İran, küresel deniz ticaretinin ve enerji damarlarının, özellikle de deniz yoluyla taşınan petrolün yaklaşık üçte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı'nın akışını durdurma kapasitesine sahip. Ayrıca Bab el-Mendeb üzerindeki dolaylı nüfuzuyla küresel enerji güvenliğini her türlü gerilimin rehinesi haline getirebiliyor. İranlı yetkililer, güvenliğin ya herkes için olacağını ya da hiç kimse için olmayacağını, deniz yollarının güvenliğinin İran'ın güvenliğinden ayrılamayacağını ve çıkarlarının hedef alınması durumunda seyrüsefer trafiğinin doğrudan tehdit edileceğini kaydetti.

Hazırlıkla Harmanlanmış Stratejik Sabır: Askeri hazırlık ile siyasi ve diplomatik esnekliği birleştiren Tahran, baskıları göğüsleyerek bunları müzakere kozlarına dönüştürmeyi başardı.

Bölgesel Desteğin Yokluğu: İran Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Abdurrahim Musevi'nin uyardığı gibi, bölgeyi ve ülkelerini onlarca yıl geriye götüreceğini anlayan bölgesel müttefikler nezdinde savaş seçeneği kabul görmedi.

Savaş Seçeneğinin Belirsizliği: Askeri sonuçların garanti edilememesi, yüksek maliyetler ve sürecin gidişatının kontrol edilememesi yönündeki Amerikan askeri danışmanlarının uyarıları bu seçeneği zayıflattı. Ayrıca Başkan Trump'ın yakın çevresinde, bir çatışmanın siyasi hedeflere ulaşmayacağı, hızlı bitmeyeceği ve düşük maliyetli olmayacağı kanaati hakim oldu. Amerikan kamuoyunun büyük bir kısmının Batı Asya'da yeni bir savaşa dahil olmaya karşı çıkması da karar mekanizmasını kısıtlayarak daha az riskli seçeneklere yönelimi zorunlu kıldı.

Askeri Doktrin Değişikliği: İran Silahlı Kuvvetleri yıllardır stratejik bir değerlendirme gereği itidalli davranıyor ve savunma odaklı bir yaklaşım benimsiyordu. Ancak son aylarda karar mekanizmalarında derinleşen tartışmalar, özellikle Haziran ayındaki on iki günlük saldırganlığın ardından stratejik bir dönüşüme evrildi. Bu süreçte sadece savunma haliyle yetinmek yerine, angajman kurallarını yeniden belirlemek ve daha sağlam caydırıcılık denklemleri dayatmak amacıyla ölçülü bir saldırı yaklaşımına geçildi. Bu temel değişim, Washington'ı seçeneklerini gözden geçirmeye, gerilimi yükseltme konusunda duraksamaya ve müzakere yolunu tekrar açmaya sevk etti.

İran'ın müzakere masasındaki dört "hayır"ı

Tahran, müzakere maratonuna eli güçlenmiş bir aktör olarak girdi ve oyunun kurallarını kendi belirlediği dört temel kırmızı çizgi üzerine inşa etti:

Türkiye Yerine Umman; Mekân ve Aracı Seçimi: İran'ın görüşmeler için Umman Sultanlığı'ndaki ısrarı basit bir protokol detayı değil, derin bir siyasi mesajdı. Müzakerelerin; medya ve istihbarat baskısından uzak, tarafsız ve sakin bir ortamda yürütülmesi gerekiyordu. Tahran, hassas arabuluculuk süreçlerindeki tarihi başarısıyla Umman'ı güvenilir bir ortak olarak görürken; kendi ajandası olan Türkiye'ye bu konuda tam bir güven duymadığını hissettirdi.

Füze Programı Tartışmaya Kapalı: Tahran yönetimi, füze kapasitesini caydırıcılık sisteminin temel taşı olarak nitelendiriyor. Bu konudaki her türlü tartışmanın, Amerika ve İsrail'in hava üstünlüğü karşısında ülkenin asıl koruma kalkanından vazgeçmesi anlamına geleceğine inanılıyor. Bu mesele, İran içinde ulusal egemenliğe bir saldırı olarak görüldüğü için üzerinde tam bir iç mutabakat bulunuyor.

Bölgesel Rol ve Müttefiklik İlişkileri: İran; direniş hareketlerine verdiği desteği veya bölgesel ittifaklarını herhangi bir pazarlık sürecine dahil etmeyi kesin bir dille reddetti. Bu dosyayı, takas edilemez, egemenlik haklarıyla ilgili ve savunma odaklı bir alan olarak tanımladı.

Uranyum Zenginleştirmede Sıfır Noktasına Dönüşe Hayır: Tahran'ın görüşmeyi kabul ettiği tek başlık olan nükleer dosyada bile sınırları net: Zenginleştirme programının tasfiyesi veya sürecin sıfırlanması söz konusu değil. Bunun yerine; İran'ın tam nükleer yakıt döngüsüne sahip olma hakkının tanınması ve yaptırımların kaldırılması şartıyla; mekanizmalar, seviyeler ve güvenceler üzerinden bir müzakere yürütülebilir.

Amerika Birleşik Devletleri'nin bu yüksek müzakere tavanını kabul etmesi, bu şartlara ikna olduğu anlamına gelmiyor; aksine mevcut aşamada bu direnci kırmaya gücünün yetmediğini gösteriyor.

Washington, yalnızca baskının artık yeterli olmadığını ve "uçurumun kenarı" politikasında ısrar etmenin, bölgesel ve uluslararası hassasiyetlerin zirve yaptığı bir dönemde kontrolsüz bir patlamaya yol açabileceğini fark etti.

Ayrıca ABD'nin; Ukrayna'dan Çin'e, Jeffrey Epstein skandalından iç bölünmelere ve ekonomiye kadar devasa dosyalarla meşgul olması, Batı Asya'da yeni bir cephe açılmasını rasyonel bir seçenek olmaktan çıkarıyor.

Öte yandan İranlı yetkililer, Washington'ın askeri hazırlıklarını tamamlamak için zaman kazandığına ve bir yanıltma taktiği uygulayabileceğine dair şüphelerini koruyor.

Nitekim İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, "Tüm yolları denediler ve başarısız oldular, bu yüzden masaya dönmek zorunda kaldılar; onlara güvenmiyoruz, bir aldatmaca ihtimalini her zaman göz önünde bulunduruyoruz" diyerek teyakkuz halinin sürdüğünü belirtti.

Müzakere süreci birçok ihtimale açık olsa da şu ana kadarki tek sabit gerçek; İran'ın caydırıcılık stratejisinin savaş hayaletini uzaklaştırmayı başarmış olmasıdır. Bu durum, geçici bir taktiksel manevradan ziyade, güç dengesindeki gerçek bir kaymayı yansıtan yeni kurallar çerçevesinde bir müzakere mantığını dayattı.

Umman'daki gelecek tur başarıya ulaşacak mı? Netanyahu'nun, Hava Kuvvetleri Komutanı Tomer Bar eşliğinde Washington'da Trump ile yapacağı görüşmeden ne çıkacak?

Ali Laricani'nin Umman ziyaretindeki çantasında hangi mesajlar vardı? Önümüzdeki günler bu sorulara çok daha net yanıtlar verecektir.

Çeviri: YDH



Makaleler

Güncel