Atlantic Council analisti Nate Swanson, Washington'ın İran'a olası saldırısına ilişkin "ne hedef ne de çıkış stratejisi" olduğunu belirterek, ABD'nin "felaket senaryosuna" doğru ilerlediği uyarısında bulundu.
YDH- ABD, 2003 Irak işgalinden bu yana Batı Asya'da "benzeri görülmemiş" bir askeri güç yığınağına gitti.
Atlantic Council'den kıdemli bir analist, Washington'ın İran'a yönelik olası bir askeri harekatın neyi başaracağına veya hangi "felaket sonuçları" doğuracağına dair temel soruları henüz yanıtlamadığı uyarısında bulundu.
Yanıtlanmamış altı kritik soru
Atlantic Council İran Strateji Projesi direktörü ve ardı ardına gelen ABD yönetimlerine İran politikası danışmanlığı yapmış Nate Swanson, Washington'ın olası bir "büyük, haftalar sürecek" saldırısı öncesinde ABD'li politika yapıcıların yanıtlayamadığı veya yanıtlamaya "yanışmadığı" altı kritik soruyu sıraladı.
Swanson'ın analizi, uzun süredir Tahran'a karşı "azami baskı" mantığını yürüten Washington politikası içinden gelse de mevcut ABD politikasının "tutarsızlığını ve pervasızlığını" gözler önüne seriyor.
Swanson, Beyaz Saray'ın askeri olarak neyi başarmayı umduğunu tanımlamakta başarısız olduğunu kabul ediyor. Olası hedefler arasında nükleer taviz koparmak için saldırıyı kullanmak, İran liderliğini "başsız bırakmak" veya sokak göstericilerine destek görünümü vermek için sembolik saldırılar düzenlemek yer alıyor.
Swanson'a göre, her bir hedef "önemli engeller" barındırıyor.
"İran teslim Olmayacak"
Swanson'un en dikkat çekici tespitlerinden biri, İran liderliği, savunma sistemlerini tamamen kaybetmenin, ABD saldırısına uğrayıp 'bu saldırıyı göğüslemekten' daha büyük bir risk olduğunu düşünüyor.
Başka bir deyişle Washington, “askeri bedeli ne olursa olsun ABD taleplerine teslim olmayacağına karar vermiş bir ülkeyle” savaşmayı değerlendiriyor.
Swanson “diplomatik bir çıkış yolunun fiilen kapandığını” kabul ederken, sorumluluğun nerede olduğuna da işaret ediyor.
Trump rejiminin geleneksel anlamda bir anlaşma değil, "İran teslimiyet paktı"na yakın bir şey aradığını belirtiyor. İran ise sivil nükleer program konusundaki egemenlik hakkında ısrar ediyor. İki pozisyon arasındaki uçurum, İran diplomasisinin başarısızlığından ziyade, ABD'nin müzakereye yer bırakmayan "azami taleplerinin" bir yansıması.
İnsani bedel ve bölgesel muhalefet
Swanson'un analizindeki en önemli kabullerden biri, ABD'nin desteklediği İsrail'in Haziran 2025'te İran'a yönelik "provokasyonsuz savaşının" insani bedeli.
Saldırıda aralarında çok sayıda sivilin de bulunduğu 900'den fazla İranlı hayatını kaybetti.
Analist, yeni ve uzun süreli bir harekatın çok daha fazla kayba yol açacağı ve İranlıların büyük çoğunluğunun buna karşı çıkacağı uyarısında bulunuyor.
Swanson ayrıca, on iki günlük savaş sırasında İranlıların hükümete karşı sokaklara dökülmediğini, bu nedenle büyük çaplı bir ABD saldırısının İslam Cumhuriyeti'ni devirecek protestoları tetikleyeceğine inanmak için hiçbir neden olmadığını belirtiyor.
ABD'nin Arap ve Türk ortakları geçtiğimiz ay boyunca Washington'ı uçurumun kenarından geri adım atmaya çağırdı. Körfez ülkeleri, İran'a yönelik saldırılar için ABD'ye hava sahalarını kullandırmayı kamuoyu önünde reddetti.
Askeri tırmanışa karşı bölgesel konsensüsün çarpıcı olduğu ancak Washington'ın savaş hesaplarında “büyük ölçüde görmezden gelindiği” vurgulanıyor.
"Savaş ilk başvurulan araç"
Swanson ayrıca, İran'ın tırmanışı durduramaması halinde Körfez ülkelerine misilleme yapma olasılığını gündeme getiriyor.
Bu, İran'ın son "azami baskı" kampanyası sırasında BAE ve Suudi Arabistan altyapısını vurduğu 2019 emsalini hatırlatıyor. Washington'ın savaşlarının nadiren hedeflenen bölgelerle sınırlı kaldığının bir hatırlatıcısı olduğu belirtiliyor.
Swanson'ın analizi, ABD dış politika kurumunun içinden kaleme alınmış olmasına rağmen, nihayetinde "rahatsız edici bir gerçeğin" altını çiziyor.
ABD, net bir hedef olmadan, uygulanabilir bir diplomatik yol olmadan, bölgesel destek olmadan ve kendi nüfusunun yüzde 70'inin isteklerine rağmen potansiyel olarak yıkıcı bir savaşın eşiğinde duruyor.
Swanson'ın sorduğu soruların, B-2 bombardıman uçakları Diego Garcia'ya konuşlandırılmadan ve uçak gemisi grupları Körfez'e gönderilmeden önce yanıtlanması gerektiği vurgulanıyor. Bu soruların yanıtsız kalmasının, analiz başarısızlığından değil, savaşı "ilk başvurulan araç" olarak gören bir dış politika anlayışının doğasından kaynaklandığı ifade ediliyor.