"Bu savaş, yeni Ortadoğu’nun kapısını aralamak bir yana, muhtemelen eskisinin ömrünü uzatacak; İran’da değişim yaşansa da yaşanmasa da. Onu bitirme vakti geldi de geçiyor."
Dalia Dassa Kaye
YDH - Foreign Affairs dergisinde yayımlanan makalesinde, UCLA Burkle Uluslararası İlişkiler Merkezi Kıdemli Uzmanı Dalia Dassa Kaye, Trump’ın İran'a karşı başlattığı haydutluk eylemini, ABD çıkarlarına zarar verecek stratejik bir "tercihe dayalı savaş" olarak nitelendiriyor. Kaye, bu müdahalenin Ortadoğu’yu istikrara kavuşturmak yerine, ABD'nin bölgedeki nüfuzunu zayıflatacağını ve müttefiklerini tehlikeli bir hesaplaşmanın içine sürükleyeceğini ifade ediyor. Yazar, yönetimin İran’da rejim değişikliği ve bölgesel bir yeniden yapılanma konusundaki iyimser beklentilerinin gerçekçi olmadığını, aksine savaşın bölgedeki istikrarsızlığı derinleştirerek eski çatışmaları uzatacağını vurguluyor.
Daha önceki hiçbir Amerikan liderinin başaramadığını yapabileceğini kanıtlama hevesindeki Başkan Donald Trump, diplomasi yerine çatışmayı seçerek İran ile savaşa girdi.
Bu mücadelenin kendisi için bir varoluş meselesi olduğunu bilen İslam Cumhuriyeti; İsrail’e, Ortadoğu’daki ABD üslerine, Körfez ülkelerindeki hedeflere ve ötesine ölümcül füze ve İHA saldırılarıyla hızla misilleme yaptı.
Yaşananlar artık petrol ve finans piyasalarını, tedarik zincirlerini, deniz ticaretini ve hava ulaşımını altüst eden küresel etkili bölgesel savaşa dönüştü. Amerikalılara yönelik tehditler ve İran’daki can kaybı her geçen saat artıyor.
Bu yükselen riskler, savaş gerçeğe dönüşmeden çok önce tahmin edilebilirdi; bu da belki de daha önceki hiçbir başkanın Amerika’yı bu tehlikeli yola neden sokmadığını açıklıyor.
Bu savaşın nasıl biteceği belirsizliğini koruyor. Ancak bittiğinde, ABD sonrasında yaşanacaklarla yüzleşmek zorunda kalacak.
Trump yönetiminin "ertesi gün" planlarını ele aldığı kadarıyla; savaşın İran’ı ve Ortadoğu’yu nasıl yeniden şekillendireceğine dair bir dizi aşırı iyimser varsayımda bulunduğu görülüyor. Birincisi, Trump yönetimi -Trump’ın 28 Şubat’ta savaşı duyurduğu sosyal medya paylaşımı dahil- İran liderliğinin ve askeri kabiliyetlerinin amansızca zayıflatılmasının rejimi yeterince sarsacağını, böylece İran halkının ayaklanıp "yönetimi ele geçirebileceğini" savunuyor.
Yönetimin mantığına göre bu gerçekleşmese bile, İran’ın dişleri sökülecek ve kendi iç sorunlarıyla o kadar meşgul olacak ki artık bölgeye veya Amerika’nın çıkarlarına tehdit oluşturamayacak.
Washington, mevcut İran rejimini denklemden çıkarmanın bölgesel istikrarsızlığın en büyük kaynaklarından birini ortadan kaldıracağını ve ABD’nin arzuladığı yeni Ortadoğu’nun kapısını aralayacağını varsayıyor.
Fakat bu savaşın sonucu muhtemelen bu pembe tabloların çok gerisinde kalacak. Bombardıman sona erdiğinde, İran ve bölge, savaştan önceki durumundan daha kötü görünebilir veya en azından daha iyi olmayabilir.
Çatışmalar Tahran’da bir otorite boşluğu yaratabilir, ABD müttefiklerinin Washington ile ortaklıklarından soğumasına yol açabilir ve dünyanın başka yerlerindeki çatışmalar üzerinde dalga etkisi yaratabilir; üstelik tüm bunlar, İran’daki rejimle hiçbir ilgisi olmayan bölgesel çatışma kaynaklarını ortadan kaldırmadan gerçekleşebilir.
Savaş uzadıkça riskler artıyor; bu nedenle, "ertesi gün" tehlikelerini hafifletme umudu olacaksa, Kongre ve ABD müttefikleri hemen şimdi ateşkes için baskı yapmalı.
Aynı eski hikaye
Amerika’da, Amerikan karşıtı bir ideoloji üzerine kurulan ve uzun süredir terörü destekleyen İran rejiminin çöküşüne üzülecek az kişi bulunur. ABD-İran düşmanlığı, 1979 İran Devrimi’nden bu yana değişmez bir gerçek; hatta artık Soğuk Savaş’tan daha uzun sürdü.
Fakat Washington, İslam Cumhuriyeti’nin sonunu ne kadar görmek istese de rejimin askeri güçle Amerikan yanlısı bir rejimle değiştirilmesi muhtemelen işe yaramayacak.
İran, kenarda Washington’ın emirlerini yerine getirmeyi bekleyen Delcy Rodríguez gibi figürlerin olduğu bir Venezuela değil.
ABD ve İsrail’in İran’ın üst düzey liderlerine yönelik suikastlarının ardından Trump, "Aklımızdaki [potansiyel yeni liderlerin] çoğu öldü" diye itiraf etmişti.
Washington’daki bazı kesimlerin ve İran diasporasının desteklediği seçeneklerden biri, ABD’nin iktidara gelmesine yardım ettiği ve 1979 devrimiyle devrilen son İran şahının oğlu Rıza Pehlevi gibi Amerikan yanlısı bir sürgünü göreve getirmeye çalışmak.
Ancak Pehlevi’nin İran içinde ne kadar desteği olduğu bilinmiyor; Trump bile İranlıların onun liderliğini kabul edip etmeyeceği konusunda şüphelerini dile getirdi. Bölünmüş İran muhalefetinden başka net bir alternatif de çıkmadı.
Ortaya çıkması daha muhtemel olan senaryo, İslam Devrimi Muhafızları Ordusu’nun şahin bir kanadı tarafından yönetilmek veya ülkeyi uzun süreli bir kaos ve şiddet dönemine sürükleyecek bir rejim çöküşüyle siyasi boşluk oluşması. Her iki senaryo da daha az düşmanca ve daha pragmatik bir İran hükümeti vaat etmiyor.
İran’ın zayıflaması, Ortadoğu genelindeki çatışmaları körükleyen yerel hoşnutsuzlukları ve anlaşmazlıkları da kendiliğinden çözmeyecek.
Libya ve Sudan gibi ülkelerde süregelen çatışmalarda Arap ülkeleri ve Türkiye, İran’dan çok daha önemli roller oynuyor. İsrail-Filistin çatışması İslam Cumhuriyeti’nin ortaya çıkışından çok önce başlamıştı ve İran rejiminin yıkılması, bu çatışmayı besleyen bölünmeleri onarmayacak.
İran’ın, Irak’taki milisler, Lübnan’daki Hizbullah ve Yemen’deki Husiler dahil vekil güçlerine verdiği destek aracılığıyla baskın rol oynadığı ülkelerde ise bu gruplar en az İran kadar kendi hayatta kalmalarıyla ilgileniyor.
Onların sadece Tahran’a dayanmayan kendi yerel siyasi projeleri ve güç kaynakları var: Örneğin Yemenliler, yerli silah üretimini desteklemek için yaygın bir tedarik ağı kurdu ve İran dışı finansman kaynakları geliştirdi; Hizbullah ise kendi İHA üretim kabiliyetlerini oluşturdu.
Bu, İran’ın oyun dışı kalmasının önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. İran’ın ne kadar yatırım yaptığı göz önüne alındığında, Tahran’daki bir yönetim değişikliği Hizbullah’a ağır bir darbe indirebilir.
Uzun süredir iktidarda olan Beşar Esed'in 2024 sonundaki düşüşü, İran’dan Suriye üzerinden Hizbullah’a giden silah ve fon akışını zaten kesintiye uğratmıştı.
İran desteğinin tamamen kaybedilmesi, İsrail’in Lübnan’da yenilenen saldırılarının askeri baskısıyla birleşince, Hizbullah’ın kaynaklarını daha da zorlayacak ve Lübnan hükümetine Hizbullah’ın nüfuzunu kırma fırsatı verecek.
Ancak genel olarak, İran yenilse bile bölgedeki militan faaliyetler bastırılamayacak. Hizbullah gibi gruplara katılımı genellikle tetikleyen İsrail karşıtı duygular; İsrail’in Gazze’de ve Lübnan’daki yenilenen bombardımanı dahil bölge genelindeki askeri operasyonlarıyla daha da alevlendi.
Bu durum, Hizbullah’ın hayatta kalmasına yardımcı olabilir ve İsrail ile ABD’ye düşman yeni militan grupların oluşmasını tetikleyebilir.
Ayrıca, IŞİD gibi Sünni aşırılık yanlısı hareketler dahil İran tarafından desteklenmeyen militan gruplar, bu savaşın sonucundan bağımsız olarak bir sorun teşkil etmeye devam edecek.
Savaşın bölge ülkelerini Tahran’a yaklaştırmasa bile Amerikan yörüngesine veya İsrail ile normalleşmeye daha fazla itebileceği umudu asılsız çıkabilir.
Çatışma başladığından beri İran neredeyse tüm komşularına saldırdı; sadece ABD askeri üslerini değil, kritik petrol ve doğalgaz altyapısını, Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki Amazon veri merkezleri dahil ekonomik hedefleri, Doha ve Dubai gibi şehirlerdeki merkezi kentsel alanları ve havalimanlarını hedef aldı.
Tahran, Washington’ı savaşı bitirmeye zorlamaları için Amerikan ortaklarına bedel ödetmeyi amaçlıyor. Bu, Arap ülkelerinin vekil güçler üzerinden yıllardır süren İran müdahalesine karşı hissettiği antipatiyi pekiştirebilecek ve İran, Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki son yakınlaşmayı sekteye uğratabilecek riskli bir hamle.
Fakat kapsamlı ekonomik bağları ve coğrafi yakınlıkları göz önüne alındığında, Körfez ülkeleri bu savaş bittiğinde İran ile bir tür ilişki sürdürmeye devam etmek zorunda kalacak.
Ve İran’a olan öfkeleri, ABD’nin otomatik olarak kazanacağı anlamına gelmiyor. Savaş bunun yerine bölgedeki halkların ABD ve İsrail’e yönelik tepkisini körükleyebilir. Körfez ülkelerinin ABD’nin güvenlik garantilerine bir alternatifi olmasa da bu çatışma, Amerikan askeri kuvvetlerine ev sahipliği yapmanın tehlikesini, yani bu ülkeleri bir ABD-İsrail-İran hesaplaşmasının hedef tahtasına koyduğunu bir kez daha vurguladı. Amerikan üsleri Körfez ülkelerini dış saldırılardan korumak içindi, onları davet etmek için değil.
Ve eğer bu ülkeler, ABD’nin kendilerini İran’ın füze ve İHA saldırılarına karşı yeterince savunmadığına veya İsrail’in savunma ihtiyaçlarını kendilerininkinden üstün tuttuğuna inanırsa, Washington’a yönelik hoşnutsuzluk büyüyebilir.
Savaşın, bölge halklarını İsrail ile normalleşmeye karşı daha güçlü bir şekilde döndürmesi de muhtemel. İsrail’in hem sınırlarının yakınında hem de geçtiğimiz eylül ayında Doha’daki Hamas liderliğini vurduğu Katar gibi uzak yerlerde, bölge genelinde pervasızca askeri saldırılar düzenlediğine dair yaygın bir algı zaten mevcut.
Arap halkları Gazze’deki savaş ve İsrail’in Batı Şeria’yı ilhak tehditleri konusunda hâlâ öfkeli. İsrail’in Lübnan’daki mevcut harekatı başka bir göç krizini tetikliyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin bu savaşı başlatmak için İsrail ile yaptığı işbirliği her iki ülkenin itibarına daha fazla zarar verecek; Suudi Arabistan gibi nüfuzlu ülkelerdeki Arap liderler ise normalleşmeye karşı çıkan halkın nabzını çok iyi tutuyor.
Savaşın, ABD’nin müttefiki olarak saydığı bazı otoriter liderleri tehlikeye atmak gibi -demokrasi ve insan haklarına önem verenlerin bir umut ışığı olarak görebileceği- istenmeyen bir etkisi de olabilir.
Yönetimdeki monarşinin Sünni olduğu ancak nüfusun yarısından fazlasının Şii olduğu Bahreyn’de, bazı insanlar İran’ın Bahreyn içindeki ABD kuvvetlerini hedef alan son saldırılarını kutlamak için sokaklara döküldü.
Bu kişiler, Suudi desteğiyle kendilerini yıllardır baskı altında tutan bir hükümete muhalefetlerini dile getiriyordu. On yılı aşkın bir süre önceki Arap Baharı ayaklanmalarının bastırılmasından bu yana bu tür protestolara veya hesap verebilirlik ve hukukun üstünlüğü çağrılarına pek alan kalmamıştı. Ancak bu son gösteriler Bahreyn’de veya başka yerlerdeki toplumsal huzursuzluğun sonu olmayabilir.
Bu arada savaşın zarar verici küresel sonuçları, anlık finansal ve ticari sarsıntıların ötesine geçiyor. Kuvvet kullanımını kısıtlayan uluslararası hukuk ve normlar, ABD ve Avrupa’nın Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini hemen kınayıp İsrail’in Gazze saldırısı için aynısını yapmamasıyla ortaya çıkan ikiyüzlülük nedeniyle zaten sarsılmıştı.
Şimdi, yakın bir İran saldırısına dair kuvvet kullanımını haklı çıkaracak bir kanıt sunulmadan başlatılan ABD-İsrail’in İran harekatı, bu normları daha da zayıflatıyor.
İran’ın kağıt üzerindeki müttefikleri olsalar da hem Çin hem de Rusya, ABD’nin bu savaşla meşgul edilmesinden fayda sağlayabilir.
Çin, Washington askeri kabiliyetlerini Asya’dan Ortadoğu’ya kaydırdıkça, Tayvan üzerindeki baskıyı artırmak için bir fırsat penceresi doğduğuna inanabilir; bu avantaj, Pekin’in bağımlı olduğu Ortadoğu petrol arzındaki kesintiye dair endişelerinden daha ağır basabilir.
Rusya ise Suriye’deki Esed hükümetinin düşüşünden sonra başka bir bölgesel müttefikinin devrilmesini istemez. Ancak Ukrayna’daki savaş Rusya’nın önceliği ve İran’ın savaşı Moskova’ya bu mücadelede en azından geçici bir avantaj sağlayabilir.
Nitekim Ukrayna Devlet Başkanı Vladimir Zelenskiy, ABD silahlarının Ortadoğu’ya kaydırılmasının Ukrayna’nın Rusya’ya karşı kendini savunma kabiliyetine zarar verebileceği uyarısında bulundu.
Hasar kontrolü
Daha istikrarlı bir Ortadoğu yaratmak için sihirli bir değnek yok. Aksine, bölgeyi İran tehdidinden kurtarma vaadiyle başlatılan keyfi bir savaş, ABD’nin niyet etmediği ve nihayetinde çıkarlarına zarar veren sonuçlar doğurabilir.
Giderek daha fazla hukuk tanımaz hale gelen ve istikrarsızlaştırıcı olan dış bir gücün askeri müdahalesi yoluyla bölgeyi gaddar ve istikrarsızlaştırıcı bir rejimden kurtarmak, uzun vadeli barışın reçetesi sayılamaz.
Fakat bu tehlikeli savaşı başlatma kararını almış olan Trump yönetimi, olumsuz sonuçları hafifletmek için elinden geleni yapmalı. Savaşın yarattığı kargaşanın daha geniş bir insani krize dönüşmesini önlemek için İran’ın komşularına mültecileri kabul etmeye hazırlanmaları konusunda yardım etmesi gerekecek.
Ayrıca bölge ülkelerinin kendilerini beklenmedik saldırılardan korumalarına yardım etmesi ve savaş sırasında İran salvolarıyla zarar gören veya yok edilen altyapıyı güçlendirmesi gerekecek.
Bu noktada, hasar kontrolünden fazlasını hedeflemek gerçekçi değil. Maalesef, anketler Amerikalıların çoğunluğunun savaşa karşı olduğunu gösterse de çok sayıda Amerikalı lider, Amerikan gücüyle Ortadoğu’yu şekillendirmeye dair hayali beklentiler beslemeye devam ediyor.
Gerçekte ise bu güç, bir başka pervasız ve maliyetli savaşla daha da azalıyor. Bu savaş, yeni Ortadoğu’nun kapısını aralamak bir yana, muhtemelen eskisinin ömrünü uzatacak; İran’da değişim yaşansa da yaşanmasa da. Onu bitirme vakti geldi de geçiyor.
Çeviri: YDH