"Trump’ın çelişkili açıklamaları ise ABD’nin sonucu bir tür zafer gibi sunmasına imkan tanıyacak ateşkes şartları üzerinde bir pazarlığın ve dolaylı müzakerelerin sürdüğüne işaret ediyor."
Yahya Debbuk
YDH - ABD yönetimi, İran ile olan savaşı tek taraflı iradeyle ve kısa sürede bitirebileceği varsayımıyla hareket etse de sahadaki gerçekler bu öngörüyü boşa çıkardı. İlan edilen "koşulsuz teslimiyet" hedefi ile sahadaki yıpratma savaşı arasındaki uçurum, Washington'ı askeri başarısızlığı örtbas edecek bir "zafer anlatısı" kurmaya zorluyor. El-Ahbar gazetesi yazarı Yahya Debbuk'un değerlendirmesine göre İran'ın siyasi olarak kırılmaması ve misilleme kabiliyetini koruması, ABD ve müttefikleri üzerindeki ekonomik ve askeri yükü artırarak savaşı sürdürülemez bir yük haline getiriyor.
ABD Başkanı Donald Trump, İran ile girilen savaşa yönelik yaklaşımında görünüşe göre aynı değerlendirme hatalarını tekrarlıyor.
Özellikle savaşın sonlandırılmasından bahsetmeye başladığı şu günlerde, Trump'ın hesaplarının zamanla sorunlu olduğu kanıtlanan iki temel varsayıma dayandığı anlaşılıyor: İlki, savaşın geçmişteki bazı örneklerde olduğu gibi rakipleri siyasi olarak boyun eğdirecek, kısa sürede tam sonuç verecek, ani ve belirleyici bir hamle olacağı inancı.
Birincisinin doğrudan uzantısı olan ikinci varsayım ise karşı tarafın kendini mecbur hissedeceği veya can atacağı düşüncesiyle, savaşın tek taraflı bir Amerikan kararıyla bitirilebileceği zannı.
Böylece gerçekliğin verileri ve karmaşıklığından hareket etmek yerine, arzulanan ile mevcut olan harmanlanıyor; siyasi hedefler sahada henüz gerçekleşmeden söylemde kesin gerçekliklere dönüştürülüyor.
Trump, bu "arzulama" odaklı yaklaşımla uyumlu şekilde basit ve doğrudan bir mantık benimsiyor: Azami hedefi belirlemek, ardından olayların akışını sanki bu hedefe çok yaklaşılmış gibi ele almak.
Bu durum, İran’ın teslimiyetini askeri ve siyasi vakaların üretmesi gereken bir sonuç değil, önceden kabul edilmiş bir siyasi gerçeklik haline getiriyor.
Öte yandan, Amerika’nın savaş anlatısı her zaman tek düze kalmadı, aksine birbirini izleyen aşamalarla evrildi. Başlangıçta, İran rejiminin devrilmesi örtülü veya açık bir hedef olarak öne çıkarken, kısa süre içinde İran'ın teslim olmaya ve ABD'den af dilemeye mecbur kaldığı iması baskın geldi.
Bu iki hedefe de ulaşılamayınca söylem, İran'ın füze ve deniz kapasitesi başta olmak üzere askeri kabiliyetlerini zayıflatmaya odaklandı.
Fakat İran'ın direnci ve saldırılarının sürmesi karşısında, herhangi bir detay verilmeden "muazzam sonuçlar" elde edildiği propagandası yapılarak savaşın sona yaklaştığı yönünde görüşler yayılmaya başladı.
Sonrasında ise söylem -belki de anlaşmanın kendisi ve buna giden yolun gerekleri nedeniyle- gerçek bir sonun ancak İran'ın koşulsuz teslimiyetiyle mümkün olabileceği vurgusuna geri döndü.
Söylemdeki bu değişimler, ilan edilen hedefler ile ulaşılan sonuçlar arasındaki uçurumun genişlediğini gösteriyor.
Zaman geçtikçe askeri ufkun tıkandığına dair emareler artıyor ve çatışma kademeli olarak karşılıklı bir yıpratma savaşına dönüşüyor. İran’ın maruz kaldığı kayıplara rağmen bu durum, stratejik bir geri çekilme veya teslimiyeti kabule yönelik net bir siyasi göstergeye dönüşmedi.
Buna karşılık, Trump başta olmak üzere Amerikan yönetimi, askeri çözümün sınırlarını kavramaya başlamış görünüyor. Ancak bu idrak henüz siyasi söylemde net bir değişikliğe yol açmadı; aksine hedeflere ulaşılamadığını açıkça itiraf etmeden savaştan çıkmayı sağlayacak bir "zafer anlatısı" inşa etme çabası eşlik ediyor.
Burada, bir zaferi gerçekten kazanmak ile onu sadece siyasi olarak ilan etmek arasındaki temel fark ortaya çıkıyor; bu fark, propaganda ne kadar güçlü olursa olsun bizzat gerçekliğin kendisi tarafından ifşa ediliyor.
Savaşların sonuçları, her bir tarafın askeri kazanımları somut siyasi kazançlara dönüştürme becerisiyle ölçülüyorsa, bu savaşın gidişatındaki bazı temel gerçeklerin değerlendirmeye alınması gerekir: Birincisi, İran siyasi olarak kırılmadı ve savaşı Washington’ın arzu ettiği şekilde bitirmekle ilgilenmiyor.
İkincisi, denklemin ana unsurlarından biri olan direnme iradesinin yanı sıra İran, hala etkili bir karşılık verme ve caydırıcılık kabiliyetine sahip. Bu durum operasyonların gidişatını etkileyerek süreci her iki taraf için de maliyeti artan bir yola sokuyor.
Üçüncü gerçek ise ABD, İsrail ve bölgesel müttefiklerin yüklendiği maliyetle ilgili. Bu maliyet, sadece İran'ın yanıtlarından kaynaklanan doğrudan askeri kayıplarla sınırlı değil; aynı zamanda ekonomik ve askeri yıpranmayı, hem taarruz hem de savunma operasyonlarının yönetimindeki operasyonel kapasite üzerindeki baskıyı da kapsıyor.
Bu boyut, Amerikan iç tartışmalarında savaşın kısa ve orta vadeli sonuçlarına dair uyarıların artmasıyla netlik kazanmaya başladı.
Buna ek olarak, Trump’ın hızlı zafer üzerine kurduğu siyasi bahisler, ekonomik baskıların artması ve Washington’ın savaşın yükünü paylaşacak geniş bir uluslararası ittifak kuramamasıyla kademeli olarak bir iç siyasi yüke dönüşüyor.
Sonuç olarak, ABD askeri operasyonlara devam edip kayıpları azaltarak ek kazanımlar elde edebilecek durumda olsaydı, savaşın sonundan bahsetmek için gerçek bir nedeni olmazdı.
Amerikan yönetiminin karşı karşıya olduğu temel mesele sadece çatışmanın seyri değil, aynı zamanda buradan nasıl çıkılacağı.
Bu çerçevede, arabuluculuk kanalları üzerinden ateşkes formülüne ulaşmak amacıyla yürütülen yoğun bir diplomasi trafiği gözleniyor.
Trump’ın çelişkili açıklamaları ise ABD’nin sonucu bir tür zafer gibi sunmasına imkan tanıyacak ateşkes şartları üzerinde bir pazarlığın ve dolaylı müzakerelerin sürdüğüne işaret ediyor. Ancak buradaki engel, İran'ın sadece direnişini bir başarı olarak görmekle yetinmeyecek olması.
Tahran, ateşkesi kabul etmek için henüz tüm detayları netleşmemiş kendi şartlarını dayatıyor. Dolayısıyla tarafların talepleri arasındaki bu kopukluk, her iki tarafı da masaya oturmadan önce elini güçlendirmek ve müzakere pozisyonunu iyileştirmek için operasyonları şiddetlendirmeye iterek savaşın süresini uzatabilir.
Çeviri: YDH