Lübnan hükümetini şimdi devirmek neden artık bir zorunluluk?

img
Lübnan hükümetini şimdi devirmek neden artık bir zorunluluk? YDH

"15 aylık ihanet sicili ve sadece Amerika, Suudi Arabistan ile İsrail’i memnun etmeye çalışan yöneticilerin zihnindeki tehlikeli planlar..."




İbrahim el-Emin

YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim el-Emin, Lübnan hükümetinin ve Cumhurbaşkanı Aun'un direniş (Hizbullah) karşıtı tutumunu, dış güçlerle (ABD, İsrail, Suudi Arabistan) olan iş birliklerini ve orduyu halka karşı kullanma çabalarını hedef alıyor. El-Emin, hükümetin Lübnan'ın ulusal çıkarlarına ihanet ettiğini ve toplumsal bir bölünmeyi tetiklediğini kaydederek, mevcut kabinenin derhal düşürülmesi gerektiğini vurguluyor.

15 aylık ihanet sicili ve sadece Amerika, Suudi Arabistan ile İsrail’i memnun etmeye çalışan yöneticilerin zihnindeki tehlikeli planlar...

Washington ile Beyrut arasında Lübnan dosyasının finansmanı ve "deliler mangası" Graham’ın operasyonlarına dair perde arkası.

"Sulh için yer bırakmadılar." Mevcut iktidar erkanının ve hükümeti oluşturan güçlerin çoğunluğunun direnişe, tabanına ve destekçilerine yönelik tutumu tam olarak bu.

Hizbullah’ın silahını Lübnan için bir tehdit olduğu bahanesiyle elinden almak isteyen ekip, süregelen savaşın gölgesinde saf değiştirerek bu hedefi gerçekleştirmek için İsrail’e yardım etme noktasına geldi.

Bu ekip, bugün tek ortak noktaları direniş düşmanlığı olan çeşitli güç ve isimlerden oluşuyor. Meclisteki seçiminden dakikalar sonra devletin silahsızlanması gerektiğini savunan Cumhurbaşkanı Jozef Aun ile bu maddeyi hükümet programının en başına koyan Başbakan Nevvaf Selam bu sürecin başını çekiyor.

Lübnan Kuvvetleri'nden Ketaib Partisi’ne kadar hükümet içindeki ve dışındaki diğer odaklar ise zaten öteden beri İsrail’in bu görevi tamamlamasını bekliyordu.

Zamanla bu isimleri kollayan dış güçler için süreci yönetmede ciddi bir sorun olduğu aşikâr hale geldi. Hizbullah, 27 Kasım 2024 tarihli anlaşmanın maddelerine harfiyen uyarak rakiplerini zor durumda bırakırken; bu kesimler söylemlerini sertleştirmeye devam etti.

Direnişin suikastlara yanıt veremediğini öne sürerek alay eden, silahların orduya teslimini isteyen ve nihayetinde partinin tamamen tasfiyesine odaklanan bir kampanya yürüttüler. Fares Said’in şu sözleri bu zihniyetin en açık dışavurumu oldu: "Silahı alsak bile Hizbullah’ın elinde 27 milletvekili kaldıktan sonra neye yarar?"

Aynı tavır, Siyonist bankacı Antun Sehnavi’nin himaye ettiği isimler ve Bankalar Birliği Başkanı Selim Sufeyr liderliğindeki ekip tarafından da sergilendi.

Geniş bir medya korosu eşliğinde partinin sosyal yapılarının parçalanması çağrısında bulundular. Kard'ul Hasen kurumunu hedef alırken, Riyad Selame ve halefi Kerim Said gibi, bu yapının bir banka olmadığını, mevduat tutmadığını ve klasik anlamda bankacılık faaliyeti yürütmediğini gayet iyi biliyorlardı. Ancak Washington’ın burayı kapatma talebini yerine getirme iştahı, mudilerin parasını gasp edenler için yeni bir yağma fırsatı doğurdu.

Halkın altınlarını ve birikimlerini bankalara yatıracağı yönünde bir propaganda başlatsalar da asıl amaç, mudilerden geriye kalan paraya da el koymaktı. Bu kampanya eğitim ve sosyal kurumları da kapsayacak şekilde genişledi; hatta bir izci şenliği düzenlenmesi bile "eğitim alanında savaş ilanı" sayıldı.

Direniş her defasında yüksek bir sabır ve disiplin sergiledikçe, bu ekip kin ve nefretle beslenen saldırılarını daha da ileri götürdü. Cumhurbaşkanı Aun ve Başbakan Selam’ın kolaylaştırıcılığıyla resmi kararlar ve idari mekanizmalar bu savaşın aracı kılındı.

Aun bu tutumunu dış baskılara dayanamamasıyla gerekçelendirirken, Selam Hizbullah’tan kurtulmayı Lübnan’ın "ulusal çıkarı" olarak gördüğünü açıkça ifade etti; oysa Lübnan Başbakanı koltuğunda oturan birinin böyle bir kanaatle hareket etmesi kabul edilemez.

Bununla da yetinmeyip sinsi politikalarla toplumsal gerilimi tırmandırarak meseleye mezhepsel bir boyut kattılar. Lübnan’daki Şiiler kendilerini doğrudan hedef alınmış hissediyor: İş insanı yaptırımla, memur görevden alınmakla, asker tasfiye edilmekle, tüccar ambargoyla ve öğretmen ekmeğinden edilmekle tehdit ediliyor. Bu grubun benimsediği yeni doktrin, "aksini ispatlayana kadar her Şii bir Hizbullah üyesidir" mantığına dayanıyor.

Washington, 2024 savaşı sonrası göreve getirdiği isimlere baskı yaparak bu söylemlerin eyleme dökülmesini istedi. Ardından baskının yönü Lübnan Ordusu’na döndü. İktidardaki işbirlikçiler, silahları ancak ordunun zorla toplayabileceği konusunda Washington’ı ikna etmişti.

Ordu Komutanı’na yönelik istifa baskıları, onun "ordu halkla sokaklarda savaşmak için kurulmadı" şeklindeki kararlı duruşu sonrası en üst seviyeye ulaştı.

Meclis Başkanı Nebih Berri’nin uzattığı el, direnişçilerin kanı üzerinden bir ortaklığa dönüştürülmek istendi. Velid Canbolat’ın desteğiyle ilk uyarı dalgasını başlatan Berri, işin geri dönülemez bir noktaya ulaştığını gördü:

Cumhurbaşkanı’nın Amerikalılara direnişin kellesinden başka sunacak bir şeyi kalmamış, Başbakan Selam ise hükümetin her adımını silah meselesine bağlamıştı.

Washington’daki Lübnan dosyasında da çatlaklar oluştu. Savaş sonrası dosya Morgan Ortagus’a verildiğinde, Lübnanlı yetkililere emirler yağdırıp onlarla alay etti ancak kimsenin bu emirleri uygulama kabiliyeti olmadığını fark etti.

Dosya Tom Barrack’a geçtiğinde ise taviz vermeye hazır Lübnanlı yetkililere rağmen bir uzlaşı zeminine ulaşılamadı. Sonunda görevi yeni Büyükelçi Mişel İsa devraldı.

Lübnanlı olmakla övünen ancak zihniyeti iç savaş yıllarının "Lübnan Cephesi" sözlüğünde takılı kalmış olan İsa, Trump’a olan yakınlığını bir gösteriş malzemesi yaparak Lübnan yönetimini baskı altına almaya çalıştı. Ancak zamanla herkesle çatıştı.

Ne Aun ne de Selam onunla bir etkinlik kurabildi; tek anlaştığı isim ise her fırsatta "Başbakan olursam orduyu sürer, Hizbullah’ı ezerim" diyen Fuad Mahzumi liderliğindeki vekil grubu oldu.

Asıl sorun ise Siyonist Senatör Lindsey Graham’ın, Antun Sehnavi ve ekibi üzerinden Washington ve Beyrut’ta yeni kurallar dayatması oldu. Önce Ordu Komutanı General Rudolf Heykel’i hedef alarak Washington’da itibar suikastı düzenledi, ardından Amerika’daki bazı Lübnanlı figürlerle işbirliği yaparak onu görevden alma kampanyası yürüttü.

Bugün Beyrut, yetkililerin talimat beklediği karanlık günlere geri dönmüş durumda. Cumhurbaşkanı’na ABD’nin taleplerinin dikte edildiği, Başbakan’ın aynaya baktığında kendini direniş düşüncesinden "kurtarıcı" bir lider olarak gördüğü ve birilerinin "daha fazlasını yapamayız" bahanesiyle sustuğu bu dönemde; ulusal onuru korumak adına bu hükümetin düşürülmesi bir vatan borcudur.

Şimdi!

Çeviri: YDH