Güçten yoksun müzakere: Diyaloğun maskelenmiş bir teslimiyete dönüştüğü an

img
Güçten yoksun müzakere: Diyaloğun maskelenmiş bir teslimiyete dönüştüğü an YDH

"Müzakere, direnişin bir alternatifi değil; belirli bir olgunluk evresine eriştiğinde bizzat onun biçimlerinden biridir. Direnişten yoksun bir müzakere ise, nazik bir dille kaleme alınmış bir teslimiyetten başka bir şey değildir."




Kerim Haddad

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Kerim Haddad, müzakere kavramını teknik bir diplomasi aracı olmaktan çıkarıp, onu güç dengelerinin dilsel ve stratejik bir uzantısı olarak tanımlıyor. Haddad; Münih Anlaşması, Vietnam Savaşı ve Güney Afrika’daki Apartheid sonrası süreç gibi tarihsel örnekler üzerinden, masadaki başarının sahadaki birikmiş güce bağlı olduğunu vurguluyor. Robert Malley’in eleştirileriyle argümanını destekleyen yazar, "iyi niyet" gibi soyut kavramların güç dengesindeki yapısal bozuklukları telafi edemeyeceğini anımsatıyor.

Müzakere, yalnızca dil becerilerine veya masa başındaki maharete indirgenebilecek basit bir sanat değildir. O; yüzyıllardır süregelen beşerî çatışmalarla birikmiş teorileri, ekolleri ve uygulama alanları olan, başlı başına bir ilimdir.

Ancak, etrafını kuşatan tüm o teknik ve ahlaki haleye rağmen müzakere, hedeflere tek başına ulaşabilen sihirli bir değnek de değildir. Müzakere çatışmanın bir alternatifi değil; bilakis onun en karmaşık biçimlerinden biridir[1].

Çoğu zaman en çetin savaşlar, muharebe meydanlarında değil, müzakere masalarında verilir. İşte tam bu noktada, müphem siyasi söylemlerin görmezden gelmeye çalıştığı o katı gerçeklik gün yüzüne çıkar: Güçten yoksun bir müzakere, müzakere değil; kılık değiştirmiş bir teslimiyettir.

Karl von Clausewitz’in yazınından bu yana savaşın, siyasetin başka araçlarla devamı olduğu kabul gören bir gerçektir. Fakat bu denklemin diğer yüzü de en az onun kadar ehemmiyet arz eder: Müzakere de savaşın askeri olmayan araçlarla sürdürülmesidir. Yani müzakere, çatışma mantığının dışına çıkmaz; aksine onu farklı kurallar dahilinde yeniden şekillendirir.

Bu sebeple, meydanlarda neticeyi tayin eden güç dengeleri müzakere başladığında yok olmaz; masaya taşınır ve dilin yapısında, "mümkün" olanın sınırlarında, "makul" ve "gerçekçi" olanın tanımında yeniden formüle edilir [2]. Müzakereye zayıf giren, aslında mağlubiyetini -itiraf etmese de- peşinen yanında taşımış olur.

Tarihsel tecrübe, bu kaideyi sarsıcı bir netlikle teyit eder. 1938 Münih Anlaşması, İngiltere ve Fransa’nın Çekoslovakya’dan ödün vererek Adolf Hitler’i dizginleme girişimiydi; bu bir diplomasi zaferi değil, zayıflık mevziinden yapılan müzakerenin ibretlik bir örneğiydi.

İngiltere Başbakanı Neville Chamberlain, "zamanımızın barışını" tesis ettiği iddiasıyla Londra’ya döndü[3]. Ancak tarih, yaşananın barış değil, faturası çok daha ağır bir savaşın ertelenmesi olduğunu kanıtladı. Zira saldırgan taraf, verilen tavizi rasyonel bir uzlaşı olarak değil, bir zayıflık işareti olarak okumuştu.

Burada açıkça görülür ki müzakere, eğer güç dengesindeki köklü bir bozulma üzerine inşa edilmişse barış üretmez; aksine daha amansız bir savaşa zemin hazırlar.

Farklı bir bağlamda Vietnam tecrübesi, bu dersin tersinden sağlamasını sunar. Amerika Birleşik Devletleri, sahip olduğu ezici askeri üstünlüğe rağmen nihayetinde Paris’te müzakere masasına oturmaya mecbur kalmıştır. Bu, iradesi değiştiği için değil; sahadaki güç dengesi, Vietnam direnişinin yürüttüğü uzun soluklu bir yıpratma savaşıyla değiştiği içindir.

Buradaki müzakereler bir başlangıç noktası değil, dayatılan bir karşı gücün birikmiş neticesidir. Dolayısıyla Paris’te elde edilenler bir "müzakere lütfu" değil, sahadaki metanetin siyasi tercümesidir. Bu da müzakereyi gücün alternatifi değil, onun bir uzantısı kılar.

Bu çerçevede, Robert Malley’in Yarın Dündür (Tomorrow is Yesterday) adlı eseri özel bir önem taşır. Zira bu eser, Amerikan diplomasi tecrübesinin içerisinden, müzakerenin güç dengelerinden ve çatışmaların tarihsel hafızasından koptuğunda ne denli sınırlı kaldığını ifşa eder.

2000 yılındaki Camp David görüşmelerinde yer alan Malley, başarısızlığın -sonradan servis edildiği gibi- tek bir tarafın "uzlaşmazlığından" değil; güç dengesini yansıtmayan ve ötekinin anlatısını tanımayan sakat bir müzakere yapısından kaynaklandığını ortaya koyar. Buradaki müzakere eşit bir alan değil, mevcut dengesizliği diplomatik bir dille yeniden üretme teşebbüsüydü ve bu yüzden çöktü.

Malley, tecrübesinin hülasasında, pek çok müzakere sürecindeki temel yanılgının "iyi niyet" veya "diplomatik yaratıcılık" ile gerçek bir denge eksikliğinin telafi edilebileceğine dair inanç olduğunu yazar.

Ancak o, müzakerenin -askeri, siyasi veya toplumsal- gerçek bir güce dayanmadığı takdirde bir çözüm inşasından ziyade, bir yenilgi yönetimine dönüştüğü sonucuna varır.

Bu fikir bizi meselenin özüne taşır: Müzakere sadece önerilerin karşılıklı değişimi değil, bizzat gerçekliğin tanımı üzerine verilen bir kavgadır.

Belki de modern siyasi söylemde pazarlanan en tehlikeli vehimlerden biri, müzakereyi direnişin zıddı gibi göstermektir. Bu karşıtlık özünde sahtedir; zira etkin bir müzakere, türlü biçimlerde de olsa bir direnişin varlığını önkoşul kabul eder. Direniş sadece askeri değildir; ekonomik, toplumsal, kültürel hatta sembolik de olabilir.

Fakat her halükarda müzakereye ağırlığını ve anlamını veren odur. O olmaksızın müzakere, güçlü tarafın belirlediği şartlar dahilinde bir merhamet dilenme seansına dönüşür.

Güney Afrika tecrübesi bu hususta yol gösterici bir örnektir. Apartheid rejimini sonlandıran müzakereler; içerideki on yıllara yayılan direniş, uluslararası baskı ve rejime gerçek bir bedel ödeten ekonomik tecrit olmasaydı mümkün olamazdı.

Nelson Mandela, uzun hapis yıllarına rağmen müzakereye zayıflık mevziinden değil; kolektif bir mücadeleyle örülmüş ahlaki ve siyasi bir güçle gitmiştir. Dolayısıyla oradaki müzakere, eski bir dengenin içindeki bir ödün değil, yeni bir güç dengesine geçişin ifadesiydi.

Buna mukabil Oslo Anlaşmaları, gücün yapısal bozukluğu gölgesinde yürütülen müzakerelere örnek gösterilebilir. Filistinliler, Filistin Kurtuluş Örgütü’nün Lübnan’dan çıkışının ve Arap desteğinin gerilemesinin ardından stratejik bir zayıflık anında sürece dahil olurken; İsrail hem sahada hem siyasette üstünlük konumundaydı.

Netice ise egemenliğin farklı araçlarla yeniden tesisine açık, ucu belirsiz bir anlaşma oldu. Burada müzakerenin, bir güçle desteklenmediği takdirde, işgali sona erdirmek yerine onu yönetilebilir kılma mekanizmasına nasıl dönüşebileceği görülür.

Bu itibarla hakiki müzakere masada değil, masadan çok önce başlar. Güç inşa etmekte ve çatışmayı, karşı tarafı sizi vazgeçilmez bir aktör olarak tanımaya mecbur bırakacak şekilde yönetmekte başlar.

Masaya oturduğunuzda sıfırdan başlamazsınız; beraberinizde biriktirdiğiniz kapasite ve etkiyi getirirsiniz. Şayet bir bakiyeniz olmadan gelirseniz, tartışma ne kadar açık görünürse görünsün, neticesi peşinen tayin edilmiş bir sürecin içine girmiş olursunuz.

Nihayetinde müzakereyi, "şiddetin" karşısında duran salt ahlaki bir tercihmiş gibi basit bir kalıba sokmak mümkün değildir. Bu basitleştirme, temel bir gerçeği gizler: Müzakerenin kendisi de güç dağılımını yeniden belirlediği ve halkların kaderini tayin ettiği için kendine has bir şiddet barındırabilir.

Bu yüzden soru "Müzakere edelim mi, etmeyelim mi?" değil; "Hangi mevkiden, hangi araçlarla ve hangi gaye için müzakere ediyoruz?" sorusudur.

Hülasa müzakere, direnişin bir alternatifi değil; belirli bir olgunluk evresine eriştiğinde bizzat onun biçimlerinden biridir. Direnişten yoksun bir müzakere ise, nazik bir dille kaleme alınmış bir teslimiyetten başka bir şey değildir.


[1] Müzakere ve Çatışma İlişkisi: Orijinal: التفاوض ليس بديلاً عن الصراع، بل هو أحد أشكاله الأكثر تعقيداً (Et-tefâvudu leyse bedîlen ani’s-sirâ’, bel huve ehadu eşkâlihi’l-ekseri te’kîdâ): Metinde geçen tefâvud (müzakere) kelimesi, karşılıklı bir durumu ifade eden "tefâ’ul" veznindedir. Yazar, bu kelimeyi sadece diplomatik bir terim olarak değil, güç dengelerinin dilsel bir arenada çarpışması olarak kurgular. "Bedîl" (alternatif) kelimesini reddederek, müzakereyi çatışmanın "asıl doğasının" bir parçası olarak tanımlar. Bu, realist siyaset felsefesinin dildeki karşılığıdır. (ç.n.)

[2] Güç ve Gerçeklik İnşası: Orijinal: وتُعاد صياغتها في بنية اللغة، وفي حدود الممكن، وفي تعريف ما هو «معقول» و«واقعي» (Ve tu’âdu siyâgatuha fî binyeti’l-luga, ve fî hudûdi’l-mumkin, ve fî ta’rîfi mâ huve "ma’kûl" ve "vâki’î"): Burada "siyâga" (formüle etme, döküm yapma) kelimesi çok kritiktir; zira bu kelime kuyumculuktan gelir. Gücün dilin potasında yeniden eritilip şekillendirilmesini ifade eder. Yazar; "ma’kûl" (akla uygun) ve "vâki’î" (gerçekçi) kavramlarını tırnak içine alarak, bunların tarafsız terimler olmadığını, masadaki güç dengesi tarafından dayatılan tanımlar olduğunu vurgular. (ç.n.)

[3] Zamanımızın Barışı: Orijinal: السلام في زماننا (Es-selâmu fî zamâninâ): : Bu ifade, Neville Chamberlain’in Münih sonrası meşhur "Peace for our time" sözünün Arapçaya birebir aktarımıdır. Yazar bu ifadeyi kullanarak, diplomatik başarısızlığın en trajik tarihsel sembollerinden birine telmihte bulunur. (ç.n.)

Çeviri: YDH